Fatih Yaşlı
Konut sorunu: ABD, Almanya, İspanya
Yayın Tarihi: 06.10.2026 , 16:58 Güncelleme Tarihi: 07.10.2026 , 00:06
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Engels “Konut Sorunu”nu yazdığında yıl 1872’ydi ve Engels’e göre konut sorunu basitçe günümüze ve modern işçi sınıfına dair olmayıp ezilen sınıflar bütün bir tarih boyunca bununla karşı karşıya kalmışlardı. Kapitalizm çağında böylesine yoğun bir biçimde konuşulması ise konut sorununun sadece işçi sınıfını değil küçük burjuvaziyi de etkiliyor oluşuyla, yani küçük burjuvazinin de mülksüzleştirilmesiyle ilgiliydi.
Konut Sorunu’nun yazılışının üzerinden neredeyse yüz elli yıldan fazla bir zaman geçti ama tam da Engels’in “kapitalizm içerisinde çözülmesi imkânsızdır” demesine uygun bir şekilde konut sorunu süreklileşmiş bir kriz başlığı olarak günümüzde de devam ediyor; üstelik hem ABD hem de Avrupa gibi kapitalizmin en gelişkin olduğu iki coğrafya bugün bir kez daha bu sorunla sınanıyor.
Geçtiğimiz yıl Kasım ayında ABD’de yapılan seçimlerde New York belediye başkanlığını kazanan “demokratik sosyalist” Zohran Mamdani’nin başarısının gerisindeki en büyük faktör, sosyal belediyeciliğe dair vaatlerinin merkezine şehirde yaşanan konut krizine dair çözüm önerilerini yerleştirmesiydi.
Mamdani’nin hızlı bir şekilde uygulamaya koyacağını söylediği ilk vaadi kiraların üst sınırlarının belediye tarafından belirlendiği “kira denetimli” konutlarda kiraların dondurulmasıydı. Sahiden de 1 Ekim 2026 itibarıyla bu konutlardaki kira artış oranı sıfırlandı ve böylelikle milyonlarca kişinin geçim koşulları görece de olsa hafiflemiş oldu.
Mamdani’nin konut sorununa dair diğer bir vaadi ise sosyal konut projeleriydi. Mayıs 2026’da duyurulan ve 28 milyar dolarlık çok büyük bir bütçeye sahip olan bu projelerde hedef, önümüzdeki on yıl içinde uygun fiyatlı 200 bin konut inşa edilmesi ve mevcut 200 bin konutun da kamu tarafından uygun fiyatlı bir şekilde kiraya verilmesiydi.
Mamdani bununla da yetinmedi ve New York toplu konut idaresine belediyeden önemli ölçüde para aktararak alt sınıfların yaşadığı bölgelerdeki mevcut binaların bakım ve onarımının hızlanmasını sağladı, ev sahiplerine karşı kiracıları koruyacak kontroller ve cezalar artırıldı, şehrin lüks bölgelerinde sosyal konut yapımını zorlaştıran bürokratik düzenlemeleri baypas edecek yasal adımlar atıldı ve buralara da sosyal konutlar yapılabilmesinin önü açıldı.
Tüm bunlar elbette ki sosyalist politikalar değil, en fazla “sosyal demokrasi” kapsamında değerlendirilebilecek politikalardı; zaten ABD siyasetinde “demokratik sosyalizm” de ancak “sosyal demokrasi” olarak değerlendirilebilirdi. Ancak yine de bu önlemler bile taşıdıkları sosyalizan karakter nedeniyle Mamdani’yi ve temsil ettiği “demokratik sosyalizm”i ABD halkı nezdinde muteber kılmaya yetti. Tüm dünyada olduğu gibi merkez siyaset ABD’de de çözülürken radikal sağ ile birlikte ABD koşullarında “radikal” denilebilecek bir solun yükselişinin önü açıldı.
***
Mamdani’nin kazandığı zafer, Almanya’daki Die Linke (Sol Parti) için de bir örnek teşkil etti. Ülke çapında ve özellikle Doğu Almanya’da radikal sağ AfD ile birlikte yükselirken Berlin eyalet seçimlerini Türkiye kökenli Elif Eralp’in başbakan adayı olduğu Die Linke kazandı ve burada da meselenin merkezinde konut krizi vardı.
Bu konut krizinin gerisinde Berlin’in son yıllarda aldığı yoğun göç ve konut arzındaki yetersizlik gibi nedenler de bulunmaktaydı ama esas neden iktidarların uzun zamandır izlediği neoliberal politikalardı. 2000’li yılların başından itibaren devlete ait sosyal konutlar özelleştirme kapsamında büyük gayrimenkul fonlarına satılmış ve sektörde tekel niteliğinde olan fon sahibi şirketler, satın aldıkları binlerce konutta kiraları düzenli olarak ve fahiş bir şekilde artırmaya başlamıştı. Yine neoliberal politikalar doğrultusunda devletin yeni sosyal konutlar yapmamasıyla birlikte kriz giderek derinleşmiş, konut sistemi bütünüyle bir kâr ve rant kapısına dönüşmüştü.
İşte Die Linke Mamdani’yi de örnek alarak, hatta seçimler öncesi New York’a bir istişare heyeti de göndererek seçim vaatlerini belirledi ve kampanyasının merkezine de konut krizini çözmeyi yerleştirdi. Eralp’in ve Die Linke’nin izleyeceği politika ise Mamdani’ye nazaran biraz daha radikaldi; büyük konut tekellerinin elindeki yüz binlerce konutun parası ödenerek de olsa kamulaştırılması öngörülüyordu. Böylece konut piyasası tekellerin elinden kurtarılabilecekti.
Kiralara belli bir tavan sınırı getirilmesi, “soylulaştırma” projeleriyle kiraların fahiş bir şekilde artırılması teşebbüslerine karşı yasal düzenlemelerin yapılması ve belediye iştirakleri üzerinden kamunun yeniden sosyal konut yapımına girişmesi de Die Linke’nin konut krizine dair topluma sunduğu vaatler arasında yer alıyordu. Bunların hepsi bir bütün olarak seçimin kazanılmasında en büyük rolü oynadı.
Kuşkusuz ABD’deki “demokratik sosyalizm” gibi Almanya’da da Die Linke’nin sosyalist olduğunu, kapitalist üretim ilişkilerini ilga ve sosyalizmi inşa etme hedefiyle hareket ettiğini söylemek mümkün değil. Ancak tıpkı ABD’de olduğu gibi Almanya’da da alt sınıfları kollayan birtakım politika vaatlerinin toplumda hızlıca karşılık buluyor oluşu, sahici bir sosyalist siyasetin hangi zemin üzerine kurulması gerektiğini bir kez daha göstermesi bakımından son derece önemli.
***
23 Eylül günü İspanya’nın başkenti Madrid’de 87 yaşında olan ve artık yürüyemediği için tekerli sandalye kullanan Maricarmen Abascal isimli bir kadın 71 yıldır yaşadığı evden polis zoruyla çıkartıldı. Çünkü evi satın alan bir yatırım fonu kirayı 500 avrodan 2 bin 650 avroya çıkarmıştı. Bu, Abascal’ın emekli maaşının iki katına tekabül ediyordu ve elbette ki ödemesi mümkün olmayan bir miktardı.
Görüntülerin medyaya düşmesi İspanya’da büyük bir öfkeyi tetikledi ve ülke çapında yüz binlerce insan sokaklara çıktı, başını Kiracılar Sendikası’nın çektiği büyük protesto eylemleri düzenlendi. Ancak bu öfke basitçe yaşlı bir kadına yapılan kötü muameleye yönelik değildi; esas mesele Abascal’ın başına gelenlerin İspanya halkının büyük bir çoğunluğunun yaşadıklarını sembolize etmesi, konut krizini açığa çıkarmasıydı. İspanya’da ev sahibi olmak ya da kiraya çıkmak o kadar zorlaşmıştı ki 26-34 yaş arasındaki İspanyolların yüzde 47,3’ü aileleriyle birlikte yaşamaya mecbur bir durumdaydılar.
Bunun da gerisinde elbette ki yine kapitalizm vardı. ABD’deki 2008 krizine kadar düşük faizler üzerinden çılgınca bir konut yapımına girişilmiş ama krizle birlikte tıpkı ABD’de olduğu gibi finansal yatırıma dönüştürülmüş olan konut balonu patlamış, bu nedenle krediler geri ödenemez hale gelmiş, sektör de çökmüştü. Şimdi ise konut arzında fazlalık olmasına rağmen, konut bedeli ve kirası o kadar yüksek bir haldeydi ki halkın büyük çoğunluğu bunlara ulaşamıyordu. Ayrıca tıpkı Almanya’da olduğu gibi İspanya’da da neoliberal politikalar doğrultusunda sosyal konutlar satılmış, yeni sosyal konut yapımı projelerine de artık girişilmez olmuştu.
Aslında Sanchez hükümeti son yıllarda krizi çözmek adına kimi adımlar atmış, örneğin Mayıs 2023’te bir ulusal konut yasası çıkararak kira artış oranlarına sınırlamalar getirmişti. Ayrıca turistik kiralamalara ve boş tutulan konutlara yönelik de kimi düzenlemeler yapılmış ve çeşitli cezalar belirlenmişti. Ancak İspanya’da konut politikalarında inisiyatif esas olarak yerel yönetimlerdeydi ve muhalefetteki sağcı Halk Partisi “komünist bir müdahale” dediği bu uygulamalara başta Madrid olmak üzere yönettiği bölgelerde izin vermemişti.
Sanchez hükümeti son yaşanan protestolarla birlikte krizi biraz da olsa hafifletmek için iki acil eylem planını parlamentoya sundu ama merkez sağ Halk Partisi’yle birlikte radikal sağcı Vox Partisi de “hayır” yönünde oy kullandı. Ancak hayır oyları bununla da sınırlı kalmadı ve hükümeti dışarıdan destekleyen ayrılıkçı Katalan partisi Junts da “hayır” dedi.
Sanchez hükümeti muhalefetin bu blok halindeki restine başka bir restle cevap verdi ve ülkeyi 29 Kasım’da erken seçime götüreceğini açıkladı. Bir konut tekelinin 87 yaşındaki bir kadını polis zoruyla tahliye ettirmesinin neticesi ülkenin erken seçime götürülmesi oldu ve belki de Sanchez hükümeti için yolun sonunu getirdi. Yapılacak seçimlerden Sanchez bir kez daha iktidar olarak çıkabilecek mi yoksa daha yüksek bir ihtimal olduğu söylenen Halk Partisi-Vox Partisi koalisyonu mu İspanya’yı yönetmeye başlayacak, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bildiğimiz şey ise konut krizinin her iki durumda da öyle kolay kolay çözülemeyecek olması.
***
Peki Türkiye’nin bir konut sorunu, bir konut krizi yok mu? Elbette ki var, üstelik son yaşanan fon krizi bile bir yerinden konut sorununa bağlanıyor aslında. 2014 yılında konut sahipliği oranı yüzde 61,1 seviyesinde iken 2025 itibarıyla bu oran yüzde 57,7’ye geriledi. Yani ev sahibi olma oranı düştü, kiracı sayısı arttı.
Bunun gerisinde elbette ki ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik ve politik durum var. “Enflasyonla mücadele programı” doğrultusunda yüksek tutulan faiz oranlarıyla birlikte ev alabilmek emekçi sınıflar için giderek imkânsız hale geliyor. Ayrıca ücretlerin bilinçli bir şekilde düşük tutulduğu ve ortalama ücretlerin asgari ücrete yakınsadığı, asgari ücretle çalışanların oranının da arttığı bir emek rejiminde ev sahibi olmak artık pek mümkün değil.
Dolayısıyla “komünistler iş başına gelirse hepimizin evini elinden alacaklar” retoriğinin yıllardır tedavülde olduğu bir ülkede bizzat kapitalizmin kendisi ev sahibi olmanın önündeki en büyük engele dönüşmüş durumda, bu da özel mülkiyeti kutsayan ama mülksüzleştirme üzerine kurulu bir sistem açısından gayet normal. Anormal olan ise memleketin sahici birçok meselesi gibi konut krizinin de bir siyasi gündem başlığı haline getirilemiyor ve bunun üzerinden kitlesel bir mobilizasyon yaratılamıyor oluşu.