Fatih Yaşlı
Donroe Doktrini’ninden Brezilya seçimlerine
Yayın Tarihi: 29.09.2026 , 22:15 Güncelleme Tarihi: 30.09.2026 , 00:21
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Birleşmiş Milletler zirvesi bu sene de her sene olduğu gibi New York’ta toplandı ve bu sene de her sene olduğu gibi uluslararası sistemin eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu yapısının üzerini örten büyük bir müsamere sergilendi.
Dünya liderleri BM kürsüsünden demokrasi, insan hakları, adalet, barış vb. gibi başlıklar üzerinden nutuklar atarken, küresel gelir dağılımı daha da adaletsizleşiyor, savaş tamtamları daha da fazla duyuluyor, insanlığın kaderi küresel şirketlerin çıkarlarına daha da bağımlı hale getiriliyor ve en önemlisi Gazze’deki soykırım devam ediyordu.
Bu sene BM zirvesine eş zamanlı olarak yapılan toplantılardan biri Türkiye’de fazla gündem olmadı; çünkü konu Amerika kıtasıyla ve özellikle de Latin Amerika’yla ilgiliydi. “Amerikalar Kalkanı” adı verilen yeni oluşum için yapılan bu toplantı ABD emperyalizminin Trump dönemindeki yeni yönelimlerinin somutlaşmış bir göstergesiydi ve gelecekte kıtada yaşanacaklara dair de önemli ipuçları veriyordu.
ABD’nin yeni ulusal güvenlik belgesi, Trump ikinci kez iş başına geldikten sonra, geçen yıl Aralık ayında yayınlanmıştı ve biz de söz konusu belgeyi bu köşede yayınlanan “ABD emperyalizmine Trump ‘ilave’si” adlı yazıda ele almıştık. “İlave” sözcüğünü kullanmamızın nedeni ise belgenin Monroe Doktrini’ne yeni bir ilave yapması ve güncellemesiydi. 1823 tarihli Monroe Doktrini, ABD’nin Avrupa’ya karşı Latin Amerika’daki hegemonyasını tekelleştirmesinin ilanıyken, şimdi bu doktrine bir “Trump ilavesi” yapılıyor ve Donald adına atıfla “Donroe doktrini” olarak anılacak bir şekilde, Latin Amerika ABD emperyalizminin öncelikli meselesi ilan ediliyordu.
O yazıda da söylediğimiz üzere;
Stratejik olarak öncelik Latin Amerika’ya verilmiştir ve burası adeta ABD’nin yeni “lebensraum”u/“yaşam alanı” ilan edilmiştir; burada göç ve uyuşturucu öne çıkarılmakta, bunlarla mücadele merkeze yerleştirilmektedir; esas hedef ise kıtadaki anti-Amerikan, anti-emperyalist iktidarları devirmek ve yerine Amerikancı ve radikal sağcı rejimleri yerleştirmektir. Trump’ın hem Venezuela’yı hedef alması hem de son Şili seçimlerinde yaşananlar gidişatın nereye doğru olduğunu göstermektedir.
Sahiden de belgenin yayınlanmasından kısa bir süre sonra ABD, kendi tarihinin en haydutça eylemlerinden birini gerçekleştirerek Venezuela’ya bir operasyon düzenleyerek devlet başkanı Maduro’yu kaçırdı. Bugün gelinen noktada ise işbirlikçi Rodriguez hükümetiyle varılan mutabakat uyarınca Venezuela petrolü yeniden sömürgeleştirilerek ABD şirketlerine peşkeş çekildi.
ABD bugün Venezuela’dan sonra Küba için de bir askeri operasyon seçeneğini masada tutuyor, hatta Pentagon’da hazırlıklar da yapılıyor. Ancak Latin Amerika’ya yönelik yeni emperyalist projeksiyon sadece askeri müdahalelerle sınırlı değil ve işte “Amerikalar Kalkanı” adlı oluşum ve yapılan toplantı da tam olarak bu projeksiyonla ilgili.
Amerikalar Kalkanı, Trump yönetimi tarafından Latin Amerika ve Karayipler’deki 13 ülkenin katılımıyla bu yılın Mart ayında kurulmuş ve ABD’nin Latin Amerika’daki yeni politikalarına uygun bir şekilde öncelikli hedef olarak önüne “uyuşturucu kartelleri”ni ve “sınır güvenliği”ni koymuştu.
Oysa bu ABD’nin kıtaya yönelik emperyalist müdahaleleri için bulduğu yeni bir gerekçeden başka bir şey değildi ve esas amaç kıtayı geçmişte olduğu gibi bir kez daha ABD dışındaki güçlere, en başta da Çin’e kapatmaktı.
İşte bu seneki BM zirvesi esnasında yapılan toplantıda tam da buna uygun kararlar alındı ve Amerikalar Kalkanı’nın basitçe “uyuşturucuyla mücadele” eksenine oturmuş bir ittifakın ötesine geçmesi adına önemli adımlar atıldı. Üye ülkeler arasında bir ekonomik entegrasyonun kurulması, kartellerle devrimci örgütlerin aynı listede buluşturularak bunlarla ortak mücadele edilmesi ve ABD Güney Komutanlığı bünyesinde kurulan “Batı Yarımküre Müşterek Görev Gücü”nün askeri bir merkez haline getirilmesi, alınan kararların temelini oluşturuyordu.
Bu ittifaka en sert tepkiyi veren ülkelerden biri Brezilya oldu; Brezilya Devlet Başkanı Lula bölge ülkelerini ABD’nin yeni hegemonik heveslerine karşı uyarırken, Latin Amerika’yla ilgili o çok bilindik tabire de başvurarak “Brezilya kimsenin arka bahçesi değildir” dedi.
Lula iktidarı, Latin Amerika’da iş başında olan son birkaç sol hükümetten biri ve devlet başkanlığı seçimleri bu hafta, 4 Ekim’de yapılacak. Eğer ilk turda adayların hiçbiri yüzde 50’yi geçemezse 25 Ekim’de ikinci tura gidilecek.
Lula başkanlığa bir kez daha aday; karşısında ise geçen seçimlerde yendiği Bolsonaro yok ama başka bir Bolsonaro var. Önceki seçimde aldığı yenilgiden sonra darbe girişiminde bulunduğu gerekçesiyle ceza alan Jair Bolsonaro aday olamıyor ama oğlu senatör Flavio Bolsonaro Lula’nın en güçlü rakibi olarak sahnedeki yerini almış durumda. ABD ve Trump açıktan Bolsonaro’yu destekliyor ve Lula’nın iktidarı kaybetmesiyle birlikte kıtadaki son pürüzleri de ortadan kaldırmak istiyor.
Aslında Brezilya siyasetinde yaşananlar bize yabancı değil. Önce Lula’nın halefi olarak hem 2010 hem 2014 seçimlerini kazanan İşçi Partili Devlet Başkanı Dilma Roussef yolsuzluk iddiaları üzerine kurulu bir komployla 2016 yılında görevden azledildi. Ardından benzer bir süreç Lula için işletildi ve Sergio Moro adlı bir savcı evine baskın yaparak Lula’yı gözaltına aldı. Lula’nın bir inşaat firmasından rüşvet aldığı iddiası üzerine kurulu yargılamaların neticesinde Lula 9 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı ve yüksek yargının da onaylaması üzerine Nisan 2018’de hapse atıldı. Yüksek Seçim Mahkemesi Lula’nın aynı yıl yapılacak seçimlerde aday olamayacağına hükmetti ve seçimi radikal sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro’nun Adalet Bakanı ise Lula’yı hapse attıran Sergio Moro oldu.
Lula’nın cezaevine atılması ve seçimleri Bolsonaro’nun kazanması Brezilya İşçi Partisi öncülüğündeki sol koalisyonun temel mücadele başlıklarından birini oluşturdu; destekçileri Lula’nın hapiste tutulduğu 580 gün boyunca cezaevinin önünde nöbet tuttu, ellerindeki megafonlarla seslerini içerideki Lula’ya ulaştırarak onun moralini yüksek tutmaya çalıştı. 2019’da Lula’ya yönelik komplonun kanıtları medyaya düştü ve mahkeme Lula’yı serbest bırakmaya mecbur kaldı, 2021 yılında bütün siyasi hakları iade edilen Lula, yeniden Bolsonaro’nun karşısına çıktı ve onu yendi. Şimdi Lula iktidarda, Bolsonaro cezaevinde, karşısındaki ise onun oğlu Flavio var.
ABD, yeni ulusal güvenlik doktrini doğrultusunda bütün bir Latin Amerika kıtasında işbirlikçi rejimleri iktidara getirmeyi ve Çin’i kıtadan kovmayı hedefliyor. Lula aslında hiçbir zaman Küba ya da Chavez dönemi Venezuela’sı gibi bir sosyalist siyaset izlemedi, hep “pembe dalga”nın bir temsilcisi oldu, “sosyalizmi inşa” gibi bir projeye hiç girişmedi. Ancak onun döneminde Çin'le geliştirilen ilişkiler, Brezilya'nın ABD emperyalizminin hedef tahtasına yerleştirilmesi için yeterli oldu.
Trump yönetiminin Bolsonaro’ya verdiği destek öyle bir boyuta ulaştı ki Facebook ve Instagram’ı bünyesinde bulunduran Meta, Lula’nın seçim kampanyası kapsamında bu mecralara reklam vermesini yasakladı. Dahası İsrailli teknoloji şirketlerinin de Lula’nın kaybetmesi için sosyal medyayı manipüle etmeye yönelik operasyonları ortaya çıktı.
Lula’nın daha ilk iki döneminin sonlarında, yani 2009’da, 1929 yılından beri Brezilya’nın en büyük ticari ortağı olan ABD’nin yerini Çin almıştı. Bu dönemde Brezilya Çin’e şeker, kahve, demir cevheri, soya fasulyesi, sığır eti gibi ürünler sattı ve Çin’den gelen milyarlarca doları sosyal devlet mekanizmalarına ve yoksullukla mücadeleye aktardı, bu da Brezilya’da gelir dağılımında adaleti ve refah artışını gözle görülür bir hale getirdi.
Bugün ise iki ülke arasındaki ilişkiler hammadde ticaretinin ötesine geçmiş durumda; Çin ve Brezilya yakın zamanda nadir minerallere, yapay zekâya, elektrikli araba üretimine ve yenilenebilir enerjiye dair sayısız anlaşmaya imza attı, BRİCS içerisinde de iki ülke ortak hareket ederek çok kutuplu bir dünya düzeninin inşası adına önemli hamleler yaptılar.
İşte ABD emperyalizmi ve Brezilya sağı bu seçimleri tüm bu gidişatı tersine çevirmek için bir fırsat olarak görüyor; seçimleri Lula’nın kazanması kendisine yönelik her türlü haklı eleştiriye rağmen insanlık açısından bir mevziinin korunması anlamına gelecek, Bolsonaro’nun zaferi ise yaşadığımız karanlığı biraz daha büyütecek ve maalesef sıranın Küba’ya gelmesini kolaylaştıracak.