Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Yemen çöllerinden Washington’a uzanan yollar 

İran’dan Yemen’e uzanan savaş hattında yaşananlar, enerji üzerinden küresel bir enflasyon yaratarak bütün bir dünya siyasetini ve ekonomisini biçimlendiriyor. Kapitalizm 2008 finansal krizinin artçı sarsıntılarını hâlâ yaşarken bir de bunun üzerine enerji merkezli bir krizin gelmesinin sonuçlarını hep beraber yaşayarak göreceğiz.

Yayın Tarihi: 23.09.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 23.09.2026 , 00:01

ABD Merkez Bankası FED son toplantısını geçen hafta, 15-16 Eylül günlerinde yaptı ve üç yıl sonra ilk kez faiz artırımına gitti. FED toplantısının başladığı gün Suudi Arabistan tarafından yapılan ve yalan olduğu üzerine geniş bir mutabakat bulunan açıklamada, Yemen’deki Ensarullah Hareketi’nin (bilinen adıyla Husilerin) Mekke’ye bir İHA saldırısı düzenlediği ama bunun önlendiği iddia ediliyordu.

Peki aralarında binlerce kilometre bulunan farklı iki coğrafyada gerçekleşen bu iki hadise arasında bir bağlantı, bir ilişki var mı? İki hadiseyi bir bütünlüğün içerisine oturtarak okumak mümkün mü? 

Öyle görünüyor, Yemen çöllerinden Washington’a, Washington’dan Yemen çöllerine uzanan yollar var. 

Trump ikinci kez iş başına gelirken en büyük vaatlerinden biri faizlerin düşürülmesiydi; böylece krediye ulaşmak daha kolaylaşacak, istihdam yükselecek, ekonomik canlılık artacaktı. Öyle ki Trump bu sene mayıs ayında görev süresi dolan Jerome Powell’ı faizleri aşağıya çekmediği için defalarca kamuoyu önünde eleştirmiş, FED’in düşük faiz politikası izlemesi için Powell’ın üzerinde büyük bir baskı kurmuş, ancak Powell ve FED’in yol haritası değişmemişti. 

Powell’ın görev süresinin bitiminin ardından atadığı Kevin Warsh’la yakın bir ilişkisi bulunan Trump, ilk başlarda Warsh’un sözünü dinleyeceğini ve faiz oranlarını aşağıya çekeceğini ümit etmişti. İşler olağan akışında gitseydi belki sahiden de Warsh ve FED faiz indirimine gidecekti, ancak işler olağan akışında gitmedi, çünkü Warsh iş başına geldiğinde Trump İran’a savaş açmıştı ve bunun çok ciddi ekonomik sonuçları olacaktı.

Elbette ki Trump kendi sorumluluğunu kabul etmedi; bizzat kendisinin atadığı Warsh’u kayırsa da FED’in diğer yöneticileri için “mümkün olduğunca bana zarar vermek ve işleri kötüleştirmek için faiz artırıyorlar" ifadesini kullandı. Oysa savaşın başından beri yaşanan bütün gelişmeler gidişatın nereye doğru olduğuna işaret ediyordu.  

ABD-İsrail koalisyonunun başlattığı saldırının ilk şokunu kısa süre içerisinde atlatan İran, saldırıya Hürmüz Boğazı’nı kapatarak yanıt vermişti. Bu, dünya enerji ticaretinin en önemli geçiş güzergâhlarından birinin fiilen işlemez hale gelmesi demekti ve İran’ın yaptığı hamlenin küresel ölçekte petrol fiyatlarını artıracağı açıktı. Ancak İran bununla da yetinmedi, kendi topraklarını ABD-İsrail ikilisine açan Arap ülkelerinde hem ABD üslerini hem de kimi enerji tesislerini ağır zayiat verdirecek şekilde vurdu. Enerji fiyatlarındaki artışın bir nedeni de buydu. 

Özellikle sanayinin, ulaşımın ve taşımacılığın temel girdisi olan petrol fiyatlarındaki artışın küresel ölçekte ve ABD’de enflasyonu artırmaması imkânsızdı; çünkü maliyet artışı, firmaların fiyat artırımına gitmelerini beraberinde getiriyordu ve bu da enflasyon demekti. Sahiden de öyle oldu ve ABD enflasyonu uzun bir aradan sonra artış eğilimleri göstermeye başladı. Enflasyonu belli bir seviyede tutmak, neoliberal iktisat politikalarının temel unsurlarından biri olduğu, bunun için de talep kısıcı politikalar uygulamak zorunlu görüldüğü için, bu duruma FED’in müdahale etmemesi imkânsızdı ve kaçınılmaz olan gerçekleşti; FED üç yıl sonra faizleri artırdı.

Dolayısıyla ucuz benzin, ucuz enerji, düşük faiz, düşük enflasyon gibi vaatlerle ABD’nin alt ve orta sınıflarına seslenen Trump, iş başına gelişinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, bu vaatlerinin hiçbirini yerine getiremediği gibi tabloyu da tersine çevirdi, alt ve orta sınıfların yaşam standartlarını daha da kötüleştirmeye başladı. 

Bunun siyasi sonuçları olacak elbette ve üstelik bu sonuçları çok yakın zamanda göreceğiz. Kasım ayında ABD’de yapılacak ara seçimlerde büyük olasılıkla Trump ve Cumhuriyetçiler büyük bir yara alacak, Trump son iki yılını daha zayıf bir başkan olarak geçirecek, adaylık için şansları yüksek görünen J.D Vance ve Michael Rubio gibi isimlerin işleri ise daha da zorlaşacak.

***

Artık buradan Yemen’e geçebiliriz. ABD şu an Yemen’le savaşmıyor, ancak Yemen de aslında İran’a yönelik savaşın hem fiziki hem siyasi coğrafyası içerisinde yer alıyor ve yaşananlar ABD’yi de bağlıyor. 

Kurucuları Hüseyin Bedreddin el-Husi’ye atıfla Husiler olarak da adlandırılan ve Suudi destekli hükümete karşı başkent Sana da dâhil olmak üzere Yemen’in çok büyük bir bölümünü elinde tutan Ensarullah Hareketi, “Direniş Ekseni”nin bir parçası. “21 Eylül devrimi” olarak bilinen 2014’teki halk ayaklanmasından beri Yemen’de fiili iktidar Ensarullah’ta ve hareket hem ABD-İsrail ikilisi hem de Suudi Arabistan tarafından bir tehdit ve İran’ın vekil gücü olarak görülüyor. Ensarullah yıllardır zaman zaman hem ABD-İsrail ikilisiyle hem de Suudilerle ve onların desteklediği güçlerle savaşıyor. Özellikle Gazze'deki soykırım sırasında Ensarullah füze ve İHA’larla doğrudan İsrail’i hedef aldı ve İsrail de Yemen’e çok büyük misilleme saldırılarında bulundu.  

Bir süredir fiili ateşkes durumunda bulunan savaşın yeniden alevlenmesi ise yine İran’la ilgili gelişmelerden kaynaklandı. Temmuz 2026’da Ayetullah Hamaney’in cenaze törenine katılan Ensarullah üyelerini taşıyan İran havayollarına ait bir yolcu uçağının Sana havalimanına inmesine Suudi yönetimi ve desteklediği hükümet çok sert tepki vermiş, Suudi uçakları da havalimanını bombalamıştı. 

Bu saldırıya Ensarullah’ın verdiği yanıt beklenmedik ölçüde büyük oldu. Suud destekli güçlerin kontrolündeki topraklara büyük bir taarruz başlatan Ensarullah, çok hızlı bir şekilde ilerledi ve üst üste kritik noktaları ele geçirdikten sonra tıpkı Hürmüz Boğazı gibi enerji ticareti açısından kilit önemde olan Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nı da aldı.    

Şimdi ise sırada Suudi destekli hükümetin kontrolünde olan ve “geçici başkent” ilan edilen Aden var. Eğer kuşatmanın ağırlaştığı şu günlerde Taiz düşerse, Ensarullah oradan Yemen’in en stratejik kenti ve küresel enerji arzı açısından çok önemli bir nokta olan Aden’e yürüyecek. Aden’i almaları halinde ise Kızıldeniz’den geçen petrol güzergâhı bütünüyle Ensarullah’ın kontrolüne geçecek ve bu hem Suudi Arabistan açısından hem de enerji arzını kontrol etmeyi hedefleyen emperyalizm açısından ağır bir yenilgi anlamına gelecek.  

Ensarullah her ne kadar şu an için Babülmendep’i kapatmadıysa da hareketin boğazdaki kontrolü ele geçirmesi bile küresel sistem üzerindeki baskıyı artırmaya yetti; buna bir de Suudi Arabistan’ın petrol tesislerini ve petrol boru hatlarını vurmaları eklenince sadece petrol fiyatları değil navlun ve sigorta fiyatları da fırladı, tedarik zincirlerinde aksamalar görülmeye başlandı.

İran’dan Yemen’e uzanan bu savaş hattında yaşananlar, enerji üzerinden küresel bir enflasyon yaratarak bütün bir dünya siyasetini ve ekonomisini biçimlendiriyor; sadece FED değil diğer merkez bankalarının çoğu da bu süreçte faiz artırımına gitmeye mecbur kaldılar ve bu devam edecek. Yüksek faiz ise durağanlaşan ve daralan bir ekonomi anlamına geliyor; kapitalizm 2008 finansal krizinin artçı sarsıntılarını hâlâ yaşarken bir de bunun üzerine enerji merkezli bir krizin gelmesinin sonuçlarını hep beraber yaşayarak göreceğiz.    

***

Öte yandan yaşanan sürecin Türkiye ekonomisi ve siyaseti üzerinde de etkileri olacak. FED’in faiz artırımı, Türkiye’nin zaten işlemeyen enflasyonla mücadele programını daha da işlemez hale getirecek ve zaten ulaşılması imkânsız hedeflere ulaşılamayacak. Bir süredir devam eden Batı eksenine güçlü bir şekilde hizalanma süreci ise daha da hızlanacak. Önce İran havayolları Mahan Air’in Türkiye uçuşlarının askıya alınması, ardından da İran bankası Bank Mellat’ın faaliyet izninin kaldırılması, ABD’nin İran’a yönelik yeni yaptırımlarına dâhil olunduğunun bir işareti olarak karşımızda duruyor.

Ancak mesele bununla sınırlı değil; tam da çok kısa bir süre önce Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye, maddelerinden biri “birine yapılmış saldırı diğerine de yapılmış sayılır” olan bir ittifak anlaşması imzalamışken, Türkiye’nin bu sürece neresinden ve nasıl dâhil olacağı da bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. 

Ortada adı “Mekke İttifakı” olan bir ittifak varken ve ittifak üyelerinden biri ne tesadüftür ki Mekke’ye yönelik bir saldırının son anda önlendiğini açıklamışken, ittifakın diğer üyelerinin gidişata kayıtsız kalma ihtimali görünmüyor. Zaten önce Pakistan, Suudilere yönelik destek açıklamalarıyla birlikte ittifakın devreye girebileceğini belirtti, ardından da Türkiye adına Dışişleri Bakanı Fidan benzer açıklamalar yaptı. Bu, çok büyük olasılıkla bir kara gücü gönderme şeklinde olmayacaktır ama izleme, gözetleme, nokta operasyonları, istihbarat paylaşımı gibi başlıklarda kimi adımların atılması ya da zaten atılmış olması muhtemeldir. Suriye’deki Colani yönetiminin cihatçıların bir kısmını Yemen’e gönderdiği yönündeki duyumlar da bunun Türkiye’den habersiz yapılma ihtimali olmadığına göre bu adımlara dahil edilmelidir. 

Hatırlanacağı üzere Trump geçtiğimiz günlerde Mekke İttifakı’nın kuruluşundan duyduğu memnuniyeti bildirmişti, bunun nedeni ise tam da Trump’ın istediği üzere bu ittifakın ABD’nin azaltmak istediği bölgesel yükünün bir kısmını üstlenebilme potansiyeli ile ilgiliydi. Ayrıca ABD, daha geçen yıl bir savunma anlaşması imzalamalarına rağmen Suudi Arabistan’ın Ensarullah’a yönelik destek ve hava saldırısı talebini, Kızıldeniz’deki gemilere büyük çaplı saldırıların yeniden başlaması riskini alamadığı için şimdilik reddetmiş, operasyondan son anda vazgeçmiş durumda. Bu ise Trump’ın bu üçlüye tam da kendi dış politika yönelimlerine uygun bir şekilde “kendi işinizi kendiniz görün” şeklinde bir mesaj vermesi anlamına geliyor olabilir ve İngiltere ile Fransa’nın da Suudiler adına sahaya inmeye hazırlandığı bir konjonktürde Türkiye’nin bir şekilde bu savaşın taraflarından biri haline gelmesini kolaylaştırabilir.  

Her ne olursa olsun, görüldüğü üzere Yemen çöllerinden Washington’a uzanan yollar var ve o yolların bazıları Türkiye’den de geçiyor. İnsanlık ise Ukrayna, İran, Lübnan, Gazze, Yemen derken o yollardan adım adım savaşın ve çoklu krizlerin rutinleştiği karanlık bir çağa doğru ilerliyor.    

Yazarın Son Yazıları