Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Daron Acemoğlu ve kapitalizmin kayıp cenneti

Dünyanın bu gidişatını durduracak olan şey “işçi sınıfı liberalizmi” değilse ne peki? İşçi sınıfının önüne atılan kırıntıları değil dünyayı istemesi ve insanlığın kapitalizmi aşarak eşitlikçi bir düzeni kurması elbette. Bunu ütopik bulanların ise bizzat içinde yaşadığımız distopyaya bakması gerekiyor.

Yayın Tarihi: 01.09.2026 , 23:42 Güncelleme Tarihi: 02.09.2026 , 00:00

Krizlerin kapitalizmin bizzat doğasında mevcut olduğunu ve sistemin devresel  ve düzenli krizlere girdiğini Marx’tan beri biliyoruz; 20. Yüzyıldan bugüne tanıklık ettiklerimiz ise bu krizlerin büyük iktisadi, siyasal ve toplumsal dönüşümleri tetiklediğini gösteriyor.

1929 krizi kapitalizmin 20. yüzyıldaki ilk büyük kriziydi ve büyük bir paradigma değişimini beraberinde getirmiş, kapitalistler “kendiliğinden dengeye gelen piyasa” fikrini reddetmeye ve devlet müdahalesini savunmaya başlamışlardı. Kapitalizmi o krizden çıkaran isimlerden en büyüğü olan Keynes, piyasanın uzun vadede kendiliğinden dengeye geleceği yönündeki klasik liberal iddiaya müstehzi bir şekilde “uzun vadede hepimiz ölüyüz” diye yanıt veriyordu.

Peki Keynes’in gördüğü şey neydi? Keynes, işçi sınıfının bir siyasal özne olarak sahneye çıktığını ve esas belirleyici olanın sınıf mücadeleleri olduğunu fark etmişti, buna bir de tarihin ilk işçi devleti Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkışı eklenmişti. Bu nedenle de kapitalizmin kendisini bir devrimden koruması ve ayakta kalabilmesi için üretilen refahtan az da olsa işçi sınıfına pay vermesi gerektiğini görüyordu. Devlet ekonomiye talep yanlısı müdahalelerde bulunmalı, yani halkın alım gücünü artırmalı, istihdam yaratmalı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi başlıklarda da devreye girmeliydi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Keynesçilik kapitalist dünyanın neredeyse tamamına egemen oldu ve 1970’lerin ortalarına kadar devam eden bu dönem bir tür “altın çağ” olarak görüldü. Çünkü kârlarla birlikte daha az oranda olmakla birlikte ücretler de artıyor, ekonomi büyüyor, hızlı bir kalkınma gerçekleşiyor, sosyal devlet ve refah devleti mekanizmaları güçleniyordu.

Bu altın çağı iktisat tarihçileri bir uzlaşma, bir mutabakat çağı olarak değerlendirdiler; ABD ve Avrupa’da devlet-sermaye-emek üçlüsü birkaç on yıl boyunca devam edecek bir uzlaşıya varmışlar, sınıf mücadelelerinin dozajı ciddi ölçüde düşmüş, devrim tehlikesi önlenmişti.

Ancak Keynesçi politikalar da kapitalizmin krizini engellemeye yetmeyecekti; 1960’ların sonlarına doğru Batı’da öğrenci hareketine eşlik edecek şekilde işçi sınıfı yeniden ses çıkarmaya başladı, buna siyah hareketi ve kadın hareketi gibi yeni toplumsal hareketler eklendi, dünyanın geri kalanında da sömürgecilik karşıtı mücadeleler yükselişe geçti. 1970’lerin başında kâr oranlarında düşüş işaretleri görülmeye ve bir mali krizin ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı artık. 1973’teki Arap-İsrail savaşının ardından ise petrol fiyatlarındaki artışın tetiklediği o büyük kriz geldi; bu, kapitalizmin 20. yüzyıldaki ikinci büyük kriziydi.

İlk büyük krizde çözüm devletin ekonomiye müdahalesi olarak görülmüştü; şimdi ise paradigma tekrar değişecek, devlet müdahalesi krizin asıl nedeni olarak gösterilecek ve serbest piyasaya dönüş çağrıları yapılacaktı. Büyük şirketler, Hayek, Mises, Friedman gibi isimler ve dâhil oldukları Mont Pelerin Cemiyeti gibi yapılanmalar yıllardır pusuya yatmış bir şekilde serbest piyasacı fikirlerinin bir kurtuluş çaresi olarak görüleceği zaman bekliyor, bunun için de networkler kuruyor, kitaplar, makaleler yazıyor, farklı ülkelerin kapitalistleriyle ortak mesai yürütüyorlardı.

Dünya 1980’lere girerken yeni paradigma olan neoliberalizmle tanıştı. İlk kez Şili’deki Pinochet darbesinin ardından Friedman’ın takipçileri tarafından uygulanan neoliberal iktisat politikaları 1979’da İngiltere’de Margaret Thatcher’ın, 1981’de ise ABD’de Ronald Reagan’ın iktidara gelmesiyle hakim paradigma haline geldi. Şimdi sıra emek düşmanı, sermaye dostu ve piyasacı neoliberal karşı-devrimi hayata geçirilmesine gelmişti. Özelleştirmeler, sosyal devletin zayıflatılması, kamuculuğun geri çekilişi, şirketlerin mutlak egemenliği vs. neoliberal karşı-devrimin yıkım politikalarının ana başlıklarıydı.

Neoliberalizm evresindeki kapitalizmin ilk krizi ise 2008’de gelecekti; ABD merkezli bu kriz ABD’de çok sayıda şirketi ve finans kuruluşunu batırmakla kalmadı, gelir eşitsizliğini tüm dünyada daha da artırdı, yoksulluğu daha da derinleştirdi. Ancak kriz neoliberalizmi ve neoliberal küreselleşmeyi de dünya ölçeğinde sorgulanır hale getirdi, göç ve iklim krizi eşitsizlikçi ve piyasa odaklı neoliberal politikaların yarattığı iki büyük kriz başlığı olarak gözle görülür bir veçheye kavuştu.

Bunun yanı sıra ABD’de Demokratlarla Cumhuriyetçilerin, yani merkez siyasetin dışında kimsenin varlık gösteremediği siyasal alanda merkezin dışında kalan sağda Trump, solda ise Bernie Sanders gibi figürler ortaya çıktı. Kriz özellikle ABD sağını güçlendirdi ve önce Tea Party hareketi ardından da Trump’ın MAGA hareketi ortaya çıktı, Trump iki kere devlet başkanı seçildi.

Solda ise “demokratik sosyalist” denilen ama en fazla sosyal demokrat diyebileceğimiz Zohran Mamdani gibi bir isim New York Belediye başkanı olurken, Kasım’da yapılacak seçimler için Demokrat Parti’de yapılan ön seçimlerde geleneksel parti çizgisinin dışında kalan kimi demokratik sosyalist adaylar önemli başarılar elde etti ve aday olmaya hak kazandı.

İşte Acemoğlu’nun son kitabı “Hangi Liberal Demokrasi” ABD’nin içinde bulunduğu bu krize, özellikle de sağ popülizmin ve teknoloji şirketlerinin yükselen egemenliğine karşı liberal sol perspektiften bir müdahale çabası, yeni bir Keynesçilik aracılığıyla liberalizmin kayıp cennetine dönüş arayışı olarak karşımızda duruyor.

Acemoğlu kitabın hemen başında ABD’deki temel kriz ve kutuplaşma başlıklara odaklanıyor ve kurumlara duyulan güvenin tarihin en düşük seviyelerinde olduğunu, dolayısıyla sisteme yönelik güvenin de giderek aşındığını, ABD toplumunun ülkenin siyasi durumunu “kötü, yozlaşmış, ayrıştırıcı, kaotik, karmaşık ve kutuplaşmış” olarak değerlendirdiğini söylüyor ve özellikle kutuplaşmaya dikkat çekiyor. Tüm bunları ise liberalizmin ve liberal demokrasinin kriziyle birleştirerek, ABD’nin içinde bulunduğu krizden çıkışın ancak liberal demokrasinin yaşadığı krizden çıkmasıyla mümkün olabileceğini söylüyor.

Kuşkusuz Acemoğlu’nun ABD için yaptığı çoklu kriz tespitleri doğru; ancak Acemoğlu’nun bu krizin nedenlerini gerçekten tespit edip edemediği ve çözüm önerilerinin gerçekçi olup olmadığı üzerine düşünmek gerekiyor. Bunu yapabildiğini söylemek ise güç; çünkü bir burjuva iktisatçısı olarak sınıfsal bir analiz yapmaktan özenle kaçınıyor ve bu da hem tezleri ve tespitlerini hem de çözüm önerilerini büyük ölçüde boşa düşürüyor.

Acemoğlu, içinde bulunulan durumdan çıkış için az önce anlattığımız “liberalizmin kayıp cenneti”ne, o “altın çağ”a ve o altın çağdaki mutabakata işaret ediyor; ancak o mutabakatın kuruluşunu liberal demokrasinin doğal bir sonucu olarak görüyor. Oysa biz biliyoruz ki Keynesçi politikalar da, bu politikaların ABD’deki yansıması olan New Deal da liberal demokrasinin doğal bir sonucu değildi, sınıf mücadelelerinin bir sonucuydu.

Yani işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizm tehdidi olmasaydı, liberalizm demokrasiyle buluşmaya ihtiyaç duymayacak ve ortaya liberal demokrasi diye bir şey çıkmayacaktı. Liberalizm ilk ortaya çıkışı itibariyle burjuvazinin aristokrasiye ve monarşiye karşı mülkiyet hakkını yasal garanti altına alma arayışının bir ürünüydü ve bu niteliğiyle de tarihsel olarak ilerici bir karakter taşıyordu. Ancak 19. yüzyılın ortalarıyla birlikte burjuvazinin yönetici sınıf haline gelmesi ve işçi sınıfının da bir siyasi özne olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bu karakterini yitirmişti, demokrasiyle ise herhangi bir bağlantısı zaten yoktu.

Liberalizmi demokrasiyle ve sosyal devletle buluşturan sınıf mücadeleleri oldu. İşçi sınıfının mücadelesi olmasa seçme-seçilme hakkından tutun da 8 saatlik iş gününe, siyasi partilerin kurulmasından tutun da sigorta/emeklilik hakkına uzanan bir genişlikte liberal demokrasi ve sosyal devlet diye bir şey olmayacaktı.

Acemoğlu, kayıp cennet olarak gördüğü dönemin sınıf mücadelelerinin ve Sovyetler Birliği’nin varlığının bir sonucu olduğunu analize dâhil etmek yerine o dönemi liberalizmle özdeşleştirdiği için, bu “sınıf körü” bakışın söz konusu mutabakatın neden bittiğini de doğru bir şekilde ortaya koyması mümkün değildi ve sahiden de kitap boyunca bu soruya sahici bir yanıt verilemiyor, teknolojinin yükselişi bunun ana nedeni olarak gösteriliyordu.

Oysa nasıl ki liberalizmin kayıp cenneti 1929 krizinden sonra ortaya çıktıysa, o cennetin yok olmaya yüz tutması da 1974 krizinin bir sonucudur. Yeni kriz mutabakatı sona erdirmiş, devleti, sermayeyi ve emeği yeni pozisyonlar almaya itmiş, devletle sermaye yeni bir mutabakatta buluşmuş, bu mutabakat karşı-devrimci bir karakter taşımış ve ikili mutabakattan dışladığı işçi sınıfına yönelik büyük bir karşı-devrimci saldırı başlatmıştır. Yani mesele işçi sınıfı yanlısı olduğu ileri sürülen liberal demokrasinin krizi değil, bizzat sermaye sınıfının kendi krizinden emekçi sınıflara yönelik büyük bir saldırıyla çıkabileceğini görmesi ve bunun için harekete geçmesi, bu esnada da liberalizmle demokrasi arasındaki ilişkiyi parçalayıp liberalizmi özüne döndürmedir.

Acemoğlu, krizlerin sınıfsal boyutlarını analize dâhil etmediği için meseleyi basitçe teknolojideki değişimlere, işçi sınıfına daha az ihtiyaç duyulmasına, üniversite mezunu kişi sayısının artmasına ve bunların yeni elit sınıfı oluşturmasına bağlıyor. Oysa yaşanan kriz, açıkça bir kârlılık krizidir ve 2008’den beri derinleşerek devam etmekte, büyük şirketler ve tekeller de devletlerle birlikte emeğe ve doğaya yönelik saldırganlıklarını artırmakta, gelir dağılımını hem uluslararası hem ulusal ölçekte alt üst etmekte ve artık açıkça görüldüğü üzere militarizm ve savaş hızla bir kez daha sistemin merkezine yerleşmektedir.

Acemoğlu, çare olarak teknoloji şirketlerinin ve yapay zekânın artıracağı refahtan tıpkı 1929 krizi sonrasında olduğu gibi işçi sınıfına pay verilmesiyle ve ABD’deki liberallerin buna yönelik bir politika izlemesiyle çıkılabileceğini söyleyerek günümüze dair Keynesçi bir müdahalede bulunmak istiyor. Buna da abartılı bir biçimde “işçi sınıfı liberalizmi” diyor. Oysa tekrar hatırlatmak gerekiyor; liberalizmle işçi sınıfı arasındaki mutabakat, geçici ve konjonktüreldi, bu nedenle de fazla uzun sürmedi.

Dahası kapitalizmin bugün geldiği noktanın, böylesi bir geri dönüşe izin vermeyeceği de açık görünüyor. The Economist’in kitabın yayınlanmasının hemen ardından Acemoğlu’na yönelik bir itibar suikastına girişmesinin gerisinde de bu var. Günümüz kapitalizminin bu tür naif denilebilecek önerilere bile tahammülü yok; hele teknoloji şirketlerinin giderek oligarşik bir karaktere büründüğü, enerji kaynakları ve pazarlar üzerine verilen rekabetin giderek derinleştiği, faşizmin çeşitli türevlerinin yükseldiği ve Çin gibi bir faktörün Batı’nın bütün kodlarını alt üst ettiği şu konjonktürde hiç yok.

Dünyanın bu gidişatını durduracak olan şey “işçi sınıfı liberalizmi” değilse ne peki?

İşçi sınıfının önüne atılan kırıntıları değil dünyayı istemesi ve insanlığın kapitalizmi aşarak eşitlikçi bir düzeni kurması elbette.

Bunu ütopik bulanların ise bizzat içinde yaşadığımız distopyaya bakması gerekiyor.

Yazarın Son Yazıları