Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

NATO 3.0’dan 3. Dünya Savaşı’na

NATO 3.0, yapay zekanın merkezinde olduğu bir mücadele konjonktüründe ve 3. Dünya Savaşı’na doğru giden bir dünyanın içerisinde şekilleniyor, emperyalist savaş makinesi buna hazırlanıyor ve askeri stratejisini ve ittifak politikalarını buna göre yeniden belirliyor.

Yayın Tarihi: 30.06.2026 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 01.07.2026 , 00:01

NATO’nun yeni dönemi için seçilen adlandırma WEB 3.0’a, yani internetin günümüzdeki gelişmişlik seviyesine atıfla NATO 3.0 oldu. Savaşların giderek yapay zekâya ve algoritmaya dayalı hale geldiği, emperyalist savaş makinesinin distopik ölçüde teknolojik bir karaktere bürünmeye başladığı günümüz dünyasında bu adlandırma isabetli görünüyor. 

Ancak NATO’nun üçüncü dönemi sadece teknolojideki gelişmeler üzerinden kavramsallaştırılmıyor. Birinci dönem Soğuk Savaş’ın başlangıcından Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar geçen döneme, yani 1949-1991 yılları arasına işaret ediyor. Bu dönem temel hedef komünizmle ve Sovyetler Birliği’yle mücadele ve NATO bunu sadece askeri yöntemlerle yapmıyor, illegal kanadı olan Gladio üzerinden ve farklı ülkelerdeki tetikçileriyle sola karşı suikastlar, sabotajlar, kitle katliamları düzenliyor.   

İkinci dönem, sosyalizm tehlikesinin ortadan kalktığı, küreselleşme çağının başladığı, tek kutuplu bir dünya düzeninin kurulduğu, tarihin sonunun ilan edildiği 90’lı yılların başından 2024 yılına kadar uzanıyor ve bu döneme damgasını NATO’nun genişlemesi vuruyor. Reel sosyalist coğrafyanın birçok ülkesi ittifaka dahil olurken bu sefer Sovyetler değil ama Rusya hedef tahtasına yerleştiriliyor. Öte yandan yeni dünya düzenine uygun bir şekilde ve “hümaniter” söylemli askeri operasyonlar düzenleniyor. 1999’da BM kararı olmadan yapılan ilk uluslararası askeri operasyonla Yugoslavya hedef alınıyor ve parçalanıyor. Daha sonra Afganistan ve Libya’ya yönelik operasyonlarda da NATO’yu sahnede görüyoruz.

Üçüncü dönem, NATO 3.0 ise 2024’te başlıyor. 2024 hem Trump’ın iş başına gelişine hem de iki yıldır devam eden Rusya-Ukrayna savaşının belirleyiciliğine tekabül ediyor. Trump, NATO’yu ABD için bir yük olarak gördüğünü ve ittifakın asıl yükünü artık Avrupa ülkelerinin çekmesi gerektiğini söylüyor ve Avrupa’dan hem silahlanma harcamalarını hem de asker sayılarını artırmalarını istiyor. Öte yandan Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna açıkça bir vekil güç olarak kullanılıyor, bugün sahada aslında NATO ile Rusya savaşıyor ve bu vekâlet savaşının asli bir savaşa dönüşme ihtimali giderek yükseliyor. Avrupa ülkeleri, bir yandan Rusya’ya yönelik bir savaşa hazırlanırken, diğer yandan da Rusya’nın en geç 2030’da Avrupa’ya saldıracağını öne sürüyorlar.

Bu üçüncü dönemi, NATO 3.0’ı Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru giden bir sürecin içerisine yerleştirebilir miyiz peki? 

Uygun görünüyor; çünkü dünya hızlı bir şekilde yeni bir savaşa doğru gidiyor, pazarların ve kaynakların bölüşümüne dair çıkar uyuşmazlıkları ve anlaşmazlıklar giderek normal yöntemlerle çözülemez hale geliyor. Özellikle yapay zekâ teknolojisi ve bunun için ihtiyaç duyulan enerji kaynakları ve nadir mineraller, egemenlik mücadelesinin somutlaştığı esas başlıklar olarak karşımıza çıkıyor.

Burada ise asıl mesele Çin’in yükselişi elbette. Çin artık sadece geleneksel sanayiinin lokomotifi olma niteliğini taşımıyor, yapay zekâ teknolojisinde de ABD’nin önüne geçmek üzere ve bunun için gereken nadir mineraller hem kendi topraklarında mevcut hem de Çin’in bunları işleyecek bir teknolojisi var. ABD ise hâlâ dünyanın en güçlü ordusuna sahip, hâlâ dünya finansal sistemini kontrol ediyor ve dolar hâlâ rezerv para ama Çin’in çok uzak olmayan bir gelecekte –müttefikleriyle birlikte- başta askeri güç olmak üzere bu başlıklarda da dengeyi sağlayacağı görülebiliyor. 

Trump ABD’sinin Atlantik İttifakı’nı çatlatması ilk bakışta Avrupa’nın aleyhine görülse de Avrupa yönetici sınıfı bunu bir fırsata çevirmek istiyor. Çünkü nüfusuyla, teknolojisiyle, doğal kaynaklardan ve sömürgelerden yoksun oluşuyla giderek gerileyen bir Avrupa var ve Avrupa kapitalizmi sahip olduğu sermaye için kendisine yeni değerleme alanları arıyor. Bunun için de eldeki en kestirme yol militarizasyon, yani askeri harcamaları ve silahlanmayı artırmak. Başını Almanya, Fransa ve İngiltere’nin çektiği yeni bir Avrupa silahlanması döneminin ayak seslerini duymak şimdiden mümkün. 

Ama silahlanan sadece Almanya merkezli Avrupa değil, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda olduğu gibi Japonya da yeniden ve elbette ki ABD emperyalizmiyle koordineli bir şekilde yeniden silahlanıyor. Geçtiğimiz aylarda iş başına gelen Başbakan Sanae Takaiçi, yeni Japon militarizminin siyasi temsilciliğini üstlenmiş durumda ve bu da elbette ki en çok Çin’de rahatsızlık yaratıyor. 

Tüm bu gelişmelere nükleer silahların yeniden konuşulur hale gelmesinin eşlik etmesi ise elbette ki şaşırtıcı değil. En son örnekte Finlandiya parlamentosunda yapılan oylamayla yeni NATO konsepti doğrultusunda Finlandiya topraklarında nükleer silah bulundurulması yasağı kaldırıldı. Finlandiya’nın Ukrayna-Rusya savaşıyla birlikte NATO’ya üye olması ve Rusya ile komşuluğu akla getirildiğinde bu yasağın neden kaldırıldığı kolayca anlaşılabiliyor

Velhasıl NATO 3.0, yapay zekanın merkezinde olduğu bir mücadele konjonktüründe ve 3. Dünya Savaşı’na doğru giden bir dünyanın içerisinde şekilleniyor, emperyalist savaş makinesi buna hazırlanıyor ve askeri stratejisini ve ittifak politikalarını buna göre yeniden belirliyor.      

Türkiye mi? Türkiye de elbette bu tablodan azade değil; Türkiye yönetici sınıfı dünyanın gidişatının nereye doğru olduğunu görüyor ve kendisine bu gidişattan avantajlar devşirmek için var gücüyle çalışıyor, bu yılki zirvenin Türkiye’de yapılacak olması da bu yüzden büyük bir avantaj olarak görülüyor. 

Türkiye yönetici sınıfı, tıpkı ilk Soğuk Savaş’ta olduğu gibi bu seferki yeni Soğuk Savaş’ta da Türkiye’yi özellikle jeopolitik konumu üzerinden Batı için bir “ileri karakol” haline getirmeyi hedefliyor; ancak bugün denkleme yeni faktörler dâhil edilmiş durumda. Her şeyden önce 1946’dan farklı olarak bugün yeni-Osmanlıcılık devletin adeta resmi ideolojisi haline gelmiş durumda, emperyal, yayılmacı bir vizyonla karşı karşıyayız. Öte yandan silah sanayi ile ilgili de bir fark var; Türkiye kapitalizmi merkezinde silah sanayinin bulunduğu ciddi bir dönüşüm sürecinden geçiyor, silah üretimi ve ihracı sanayinin merkezine yerleşiyor, savaşların niteliği değişirken özellikle İHA/SİHA teknolojisi bir avantaja çevrilmek isteniyor. Ayrıca ABD’nin görece geri çekileceği bir Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde TSK’nın geçmişe nazaran çok daha önemli roller oynayabileceğine dair projeksiyonlar yapılıyor, ordu yeniden “Türkiye’nin en büyük ihraç ürünü” olarak görülüyor. 

Bunun için de iki somut gelişme öne çıkıyor: Adana’ya kurulacak yeni NATO Kolordu Komutanlığı ve İstanbul’da kurulacak yeni deniz görev gücü. İran ve Rusya’ya kolektif Batı’nın bakışı belli olduğuna göre bunların ne amaçla kurulduğu anlaşılıyor. 

Tüm bunlar ise elbette ki iktidarın ikbal ve beka arayışıyla doğrudan ilgili. İktidar 31 Mart seçim sonuçlarının da ortaya koyduğu üzere elindeki en güçlü silah olan sandığı ve hegemonya kurma kapasitesini yitirdiğini gördükçe daha güvenlikçi bir paradigmaya sarılıyor ve meşruiyetini emperyalist merkezlerden devşirmeye çalışıyor, rejim inşasında geçmek istediği “seçimsizlik” ve “fiili monarşi” aşamalarına bu merkezlerden herhangi bir itiraz gelmesin istiyor. 

NATO zirvesi için alınan önlemlerin boyutu tam da bununla ilgili. Bugün Türkiye’de bu önlemlerin alınmasını gerektirecek ölçüde güçlü bir anti-emperyalist toplumsal muhalefet hareketi yok, geçmişteki gibi yüz binlerin alanları dolduracağı savaş karşıtı, anti-emperyalist, anti-ABD mitingler, büyük kitle gösterileri vs. bunların hiçbirinin mümkün olmadığını iktidar da biliyor. Ancak bu bir politik şov; hem emperyalizme “iç cephe”nin sağlamlığı konusunda güvence veriliyor hem de seçimsiz Türkiye sürecinin daha da derinleşeceği bir evreye doğru girilirken çıt çıkmaması adına bir fiili sıkıyönetim/olağanüstü hal propagandası yapılıyor.

İktidarın kendi ikbal ve bekasını NATO zirvesinde somutlaştığı şekliyle bütünüyle emperyalizme endekslemesine mukabil, düzen muhalefetinin “solundan” ve “sağından” tek bir aykırı ses dahi çıkmıyor. 

Özgür Özel bu zirveden haberi yokmuş gibi davranıyor ve Türkiye’ye müstemleke muamelesi yapılmasına dair dişe dokunur tek bir kelime etmiyor. Kılıçdaroğlu zaten çoktan yeni-Osmanlı kayığına binmiş durumda. İYİP “bayrak mitingi” yapıyor ama o mitingde NATO’ya ve zirveye dair hiçbir şey söylenmiyor; İYİP’li vekiller ise zirve önlemleri kapsamında zarar gören esnafa destek paketi açıklanması için önerge veriyor. Bahçeli grup konuşmasında güya kuyruğu dik tutmaya çalışıyor ama o da nihayetinde NATO’dan Türkiye’nin önemini kabul etmesi ve buna uygun bir strateji izlemesini istemekten öteye gitmiyor. DEM’liler ise operasyonlardan ve uygulamalardan rahatsız ama bu rahatsızlık ilkeli bir anti-emperyalist ve NATO karşıtı duruştan kaynaklanmıyor, açıklamalar adet yerini bulsun diye yapılıyor. İslamcılar da benzer bir şekilde “kuzuların sessizliği”ne bürünmüş durumda, soldan sağa hepsi NATO karşısında hazır ola geçmiş, öylece bekliyor.

Böyle bir ahvalde geriye sadece devrimciler, sosyalistler, komünistler kalıyor ama onların da gücünün ve yapabileceklerinin sınırı belli. Yine de şunu görmek gerekiyor: Türkiye’nin düzeni kendi kaderini bütünüyle emperyalizme bağlamışsa da toplumda emperyalizme, Batı’ya, ABD’ye, NATO’ya yönelik bir dip öfke var; Türkiye anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı damarın hâlâ güçlü olduğu, toplumda karşılık bulduğu bir ülke. Bunun farkında olmak, bugünden yarına uzanacak bir siyasi stratejide bunu mutlaka merkezi yer tutacak şekilde hesaba katmak, insanlığın ve Türkiye’nin götürüldüğü yerin kader olmadığını topluma anlatmak, savaş karşıtlığını, anti-emperyalizmi ve bağımsızlığı birlikte savunan bir siyaseti toplumla buluşturmak, halklaştırmak gerekiyor. 

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları