Fatih Yaşlı
Seçimler yaklaşıyor, seçimsizleştirme süreci derinleşiyor
Yayın Tarihi: 19.05.2026 , 23:10 Güncelleme Tarihi: 20.05.2026 , 00:00
İktidar partisinin “gençlik şöleni”nde ortaya çıkan manzara, neresinden bakarsanız bakın ibretlikti. “Ücretsiz konser var” diye otobüslerle Kocaeli’ne taşınan gençlerin nereye getirildiklerini anladıktan sonra başkaları görmesin diye yüzlerini kameralardan saklamaları da İslamcılığın yaratmak istediği tipolojiden fersah fersah uzak halleri ve görünüşleri de neyin ne olduğunu gösteriyordu.
AKP, rejim inşa eden bir parti olarak sadece devlet mimarisini değiştirmedi, bir toplumsal dönüşüm projesini de hayata geçirerek “kininin ve dininin sahibi” nesiller yetiştirmek istedi. Bunun için ise elindeki bütün araçları kullanarak topluma tepeden bir dinselleşme dayattı. Bugün gelinen noktada bir çekirdek kitlenin ortaya çıkması başarılmışsa da başarı bununla sınırlıdır; daha ileri adım atılamıyor, toplumun ve özellikle de gençlerin kendilerine dayatılanı reddettiği, hegemonya projesinin başarısız olduğu görülebiliyor.
Hegemonya özlü bir şekilde ifade edildiğinde “rıza artı zor”dur; iktidar toplumsal rızayı üreterek ve zor kullanarak ayakta kalır. Kural olan rızayı üretmek, istisnai olan ise zora başvurmaktır. Rıza politikaları işlemez hale gelip zor politikaları öne çıktığında hegemonya yıpranıyor ve adım adım işlemez hale geliyor demektir ve bu da kriz işaretidir.
İktidarın hegemonyasında bir süredir gözle görülebilen bir gerileme yaşanıyor; toplumsal taban genişletilemiyor, genç kuşaklar kapsanamıyor, yeni ittifaklar tesis edilemiyor, topluma yeni bir hikâye anlatılamıyor, ekonomide hiçbir hedef tutturulamıyor ve tüm bunların sonucu olarak eldeki en güçlü silah olan oy sandığı elden gidiyor.
“Seçimsizleştirme” bununla ilgilidir; hegemonya krizi derinleştikçe yeniden seçilme ihtimali azalıyor, seçilme ihtimali azaldıkça zor politikaları yoğunlaşıyor, seçimi zor politikalarıyla kazanma arayışı giderek ağır basıyor.
Seçimsizleştirme siyasetinin temel aracının yargı olduğunu biliyoruz; operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar, soruşturmalar, yargılamalar, hepsi fiilen muhalefetin tasfiye edilmesi, sandığın ortadan kaldırılması ve sonsuza kadar iktidar arayışı için yapılıyor. Seçme ve seçilme hakkı yargı aracılığıyla gasp edilmek isteniyor.
Tam da bu nedenle seçimsizleştirme operasyonlarının başındaki kişi bakan, etrafındakiler ise bakanlık bürokratı yapılıyor, tam da bu nedenle faili meçhul birkaç cinayet dosyası yeniden açılarak bu ekip parlatılmak isteniyor, kendisine yönelik güvensizlik zirveye çıkan yargı bir restorasyon hamlesiyle yeniden muteber kılınmaya çalışılıyor.
Öte yandan toplumun bu yargı operasyonunun siyasi niteliğinden şüphe duymadığını ve toplumsal meşruiyetinin tesis edilemediğini artık bizzat iktidarın kendisi de görüyor ve bunu tesis etmek için özel bir çaba bile göstermiyor. Bu nedenle de yine yargı üzerinden yeni hamlelere girişilebileceği konuşuluyor, mutlak butlanın yanına şimdilerde CHP’nin kapatılması tartışmaları ekleniyor.
En son yapılan operasyonlardan birinin Manisa’da, yani Özgür Özel’in memleketinde gerçekleşmesi ve alınan kişinin de Özel’in en yakın arkadaşlarından biri olması, gidişatın nereye doğru evrileceğine işaret ediyor. Süreç açıkça CHP genel merkezine ve Özgür Özel’e doğru ilerliyor.
Peki CHP direniyor mu? Direnmiyor diyemeyiz ama yeterince direnmediğini, daha doğrusu karşısındaki gücün niteliğine ve arzu ettiği şeye uygun bir direniş stratejisi ortaya koyamadığını söylememiz gerekiyor.
Grup konuşmalarından ve haftalık mitinglerden müteşekkil bir stratejinin başta İmamoğlu davası olmak üzere iktidara herhangi bir konuda geri adım attıramadığı ortada. Ne Gürlek’in mal varlığı meselesinde ne de ara seçimler başlığında bir kazanım ortaya çıkabilmiş değil; çıkmaması da gayet normal, çünkü bu süreçlere ve siyasi denkleme halk, halk hareketi, toplumsal muhalefet biçimleri dâhil edilmiyor. Kitlelerin mobilize edilmesinin sakıncalı görülmesi muhalefetin sınırlarını belirliyor, somut ve muhalif halk kesimlerine moral verecek herhangi bir başarıyı imkânsız hale getiriyor. Bu da seçimsizleştirme projesinin bir şekilde yoluna devam edebilmesini sağlıyor.
2026 ilk yarısını geride bırakmak üzereyiz; seçimler 2027 yılında yapılacağına göre Ekim ayında ve Meclis’in açılmasıyla birlikte Türkiye’nin seçim sathı mailine gireceğini söyleyebiliyoruz. Şimşek programı aracılığıyla ekonominin bir nebze de düzeltilmesi ihtimali ortadan kalktığına göre bu yıl içerisinde baskın bir seçim yapılması da düşük ihtimalli bir senaryo olarak görülebilir ama yığınağın 2027’ye yapıldığı anlaşılabiliyor.
Bu süreçte, seçimsizleştirmenin iki ayağı olan CHP’nin tasfiyesi ve Kürt meselesine çözüm başlıklarında “kırılma” anlamına gelecek adımların atılacağı günler de yaklaşıyor. Mutlak butlan üzerinden CHP’nin Özgür Özel yönetiminden alınması ve önce dağdan inme yasaları, ardından da yeni anayasa için düğmeye basılması tek bir sürecin farklı adımları olarak eş zamanlı bir şekilde, birkaç aylık aralarla karşımıza çıkabilir. CHP’nin bir kaosa sürüklenmesi, Kürt milliyetçi hareketinin ise Öcalan öncülüğünde AKP-MHP bloğuyla bir uzlaşıya gitmesi ve Erdoğan’a bir dönem daha şans verdiği bir tablonun şekillenmesi, bu bağlamda hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Peki ne yapmalı?
Belki hep aynı şeyi söylüyor olabiliriz ama söylemek zorundayız; bugün halkın işsizlik, yoksulluk ve sefaletle boğuştuğu Türkiye’de oyunu bozabilecek tek şey, bir emek siyasetinin var edilmesi, halkın siyasi denklemin bir parçası haline getirilmesidir.
AKP’nin gençlik organizasyonu ve dünün 19 Mayıs olması nedeniyle örneği gençlerden verelim. Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik bu ay itibariyle yüzde 30.4 oldu, bu ise 13 milyon 265 bin kişiye tekabül ediyor. Geniş tanımlı işsizlik rakamlarına bakıldığında, işsizler ordusunun önemlice bir bölümünü gençler oluşturuyor ve 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 36’sı bugün işsiz durumda.
Dahası, “ne eğitimde ne istihdamda” olan, yani evde oturan gençlerin oranı yüzde 25’e çıkmış bulunuyor ve fikir vermesi için bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bu oran Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ortalamasının iki katından daha fazla.
Velhasıl, iktidarın ekonomi politikaları iflas etmiş halde ve bu iflas toplumun geniş kesimlerini, en çok da gençleri vuruyor, gençlerin bugününü ve yarınını çalıyor, onları geleceksizliğe mahkûm ediyor.
Tam da bu nedenle bir emek siyasetine ihtiyacımız var, tam da bu nedenle kitlelerin mobilize edilmesine, halkın ve özellikle de gençlerin siyasi denklemin bir parçası olmasına, kendi geleceğine sahip çıkmasına ihtiyacımız var.
Türkiye’de tablo belli, durum belli, siyasi ve ideolojik tahkimatın nereye yapılacağı belli.
Ya başta gençler olmak üzere halkın kendi talepleriyle sahneye çıkışını sağlayacak bir siyaset ya da daha da koyulaşan, kesifleşen bir karanlık…
Artık üçüncü bir seçenek bulunmuyor.