Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

‘Yolunda gitmeyen şeyler’: TÜSİAD toplantısından NATO zirvesine 

Sermayenin bir sınıf bilinci, bir sınıf aklı var. Esas mesele dünyada ve Türkiye’de sermaye düzeni ve sermaye sınıfı insanlığı hızla karanlık bir geleceğe doğru sürüklerken, halkın ve emekçilerin ne olacağı, onların bilincinin, onların aklının gidişata müdahale edip etmeyeceğidir. Ya sermaye insanlığı korkunç bir distopyaya sürükleyecek ya da emeğiyle geçinenler bu gidişata dur diyerek özgür ve eşit bir dünya kuracaklar.

Yayın Tarihi: 23.06.2026 , 23:54 Güncelleme Tarihi: 24.06.2026 , 00:01

İnsan dünyaya baktığında bir şeylerin yolunda gitmediğini sezgisel olarak anlar, yaşadıklarıyla bunu tecrübe de eder; ancak “yolunda gitmeyen şeyler”in gerisindeki gerçek nedensellik ilişkilerini, yapıları, mekanizmaları, failleri her zaman kavrayamaz, bunların bilgisine ulaşamaz. 

Yine de dünyayı beş büyük ailenin yönettiğini anlatan hikâyelere, Masonlara, Tapınak Şövalyeleri’ne, İllüminati’ye, gizli cemiyetlere yönelik derin ve geniş bir ilgi vardır, kitleler “yolunda gitmeyen şeyler”in faili olarak bunlara bakarlar, bunlarla ilgilenirler. Bu bakış güç ilişkilerinin gerisindeki hakikati kavrayamadıkça onun üzerindeki mistik örtü daha da kalınlaşır ama bu bir yanıyla kitleler açısından işleri kolaylaştırır. Uzun uzun okumalar yapmak, düşünmek, sorgulamak ve en önemlisi dünyayı düzeltmek, değiştirmek gereksizleşir. Çünkü iktidar zaten sizin ulaşamayacağınız bir yerlerdedir, muktedirler sizin sandığınızdan çok daha güçlüdür, onlarla baş etmek hiçbir şekilde mümkün değildir vs. 

Güç sahipleri de bu gizemli halleri sever, gizem kitlelerdeki güç fetişizmini daha da derinleştirir, boyun eğmeyi, biat etmeyi kolaylaştırır. Bu yüzden sadece davetiye ile girilebilen, konuşmaların kayıt altına alınmadığı, basına sızdırılması yasak olan, birtakım ritüellere başvurulan toplantılar yapılır, bu yüzden bu toplantıların gizemi bilinçli bir şekilde abartılır.

Oysa “yolunda gitmeyen şeyler”in gerisinde son derece basit bir şekilde içinde yaşadığımız dünya düzeni ve onun sahipleri vardır. Bu düzenin de adı kapitalizm, sahipleri ise patronlar, yani burjuvalar, yani kapitalistlerdir. Kapitalizm doğası gereği eşitsizlik ve adaletsizlik yaratır, eşitsizlik ve adaletsizliğin yönetilmesi ise şarttır. Tüm o serbest piyasa masallarının gerisinde kapitalizmi yönetmeye dair devasa bir makine vardır; devlet, bürokrasi, din, eğitim sistemi, yargı, medya, bunların hepsi düzenin işlemesini sağlayan o devasa mekanizmanın birer parçasıdır. 

Bu düzenin sahipleri, yani kapitalist sınıf, sınıf bilinci en gelişkin sınıf olduğu için o makinenin nasıl işleyeceğine dair birbiriyle sürekli olarak istişare eder, düzeni yönetmeye dair fikirlerini, görüşlerini belirtmek, profesyonelleri dinlemek, uzun vadeli planlar yapmak için zaman zaman bir araya gelir. Örneğin tüm o gizemine karşın Bilderberg toplantılarının gerisindeki mantık budur: Küresel elitlerin bir araya gelip birbirleriyle konuşmaları ve düzenin geleceğine dair öngörülerde bulunmaları, projeksiyonlar geliştirmeleri, fikir alışverişi yapmaları…

Bilderberg en bilineni olmakla birlikte, elbette ki bu tür birden fazla toplantı vardır ve geçtiğimiz günlerde katılımcıları ifşa olan “Dialog” bunlardan biridir. Dünyanın en karanlık şirketlerinden biri olduğunu söylememizde hiçbir sakınca bulunmayan Palantir’den ve onun karanlık sahibi Peter Thiel’den bu köşede daha önce bahsetmiştik. Özellikle İran savaşı esnasında yayımladığı manifestoyla Palantir ve Thiel giderek küresel bir ilgi odağı haline dönüşmüşken, son olarak Thiel’in organize ettiği masonik yapılanma Dialog’un ifşası gözlerin bir kez daha bu şirkete ve sahibine çevrilmesine neden oldu.

Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, Thiel’in öncülüğünde düzenlenen bu toplantılara sadece ABD’li sermayedarların ve elitlerin değil, Avrupa’dan hatta Türkiye’den de katılımcılar olduğunu, dolayısıyla karşımızda bir küresel şebekenin bulunduğunu söylemek mümkün. Bu küresel şebekenin içerisinde patronlar, teknoloji oligarkları, askerler, NATO görevlileri, finansçılar, Cumhuriyetçi ve Demokratlardan siyasetçiler, medya mensupları, bürokratlar, AB yöneticileri var. Gündemleri ise dünyayı kendileri için götürmek istedikleri yerle doğrudan ilgili: yapay zekâ, çevre, nükleer savaş, ölümsüzlük vs. 

Palantir’i, Thiel’i ve Dialog’u Türkiye de dünya da daha çok konuşacağa benziyor ilerleyen zamanlarda; bu yazıda ise gücü ve etkisi bunlarla kıyaslanmayacak ölçüde olmakla birlikte bizdeki sermaye sınıfının aklını temsil eden TÜSİAD’ın son toplantısına ve dolayısıyla Türkiye sermaye sınıfının yönelimlerine bakacağız.

TÜSİAD’ın bu seneki yüksek istişare konseyi toplantısı 18 Haziran’da yapıldı ve baş davetli küresel konjonktüre uygun bir şekilde Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’du. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras’ın ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren’in toplantıyı açış konuşmaları ise Türkiye burjuvazisinin Türkiye’yi ve dünyayı nasıl okuduğuna dair önemli ipuçları veriyordu. 

Aras yaptığı konuşmada 2025 yılının son aylarında TÜSİAD üyesi bütün şirketlerin 2026 için plan ve bütçelerini yaptıklarını ama tüm bunların tek bir günde geçersiz hale geldiğini, İran savaşının bütün planları altüst ettiğini söylüyordu. Savaşla birlikte petrol fiyatları fırlamış, enerji maliyetleri artmış, tedarik zincirleri bozulmuş, navlun ve sigorta maliyetleri yükselmişti ve bu süreç sadece Türkiye’deki değil dünyadaki bütün şirketleri etkilemişti. Aras’a göre artık yatırım kararları alınırken sadece ekonomik verilere bakılmıyor, enerji güvenliği, tedarik güvenliği, teknoloji erişimi ve jeopolitik riskler de dikkate alınıyordu; çünkü dünya “artık daha kırılgan, daha parçalı ve daha belirsiz”di. 

Aras,  bu belirsizlik halinin geçici bir parantez olmadığını, dünyadaki kırılma ve dalgalanmaların daha da artacağını şöyle anlatıyordu:

Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze savaşı, Venezuela'da yaşananlar, ABD ve İsrail ile İran arasındaki çatışmalar ve bölgeye yayılan etkileri, hepsi farklı süreçlerde ama devam ediyor. ABD-Çin rekabeti her alanda giderek sertleşiyor. Tayvan gerilimi artıyor. Kritik minerallerden çiplere kadar stratejik alanlarda açık bir mücadele yaşanıyor. Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Dünya yeni bir denge arıyor. Ama henüz yeni denge kurulmuş değil. İşte bu nedenle önümüzdeki dönemde belirsizlik, dalgalanma ve kırılmalar devam edecek.

Bu kırılma ve dalgalanmaların arkasında ise her ne kadar Aras adını öyle koymasa da emperyalizmin yaşadığı kriz vardı. Aras bunu “askeri güç ile üretim gücünün artık aynı yerde olmaması” diyerek açıklıyordu. ABD hâlâ askeri ve finansal güçtü ama üretim gücü açıkça Çin’e geçmişti. ABD ordusu, doların rezerv para olma niteliği ve finans piyasaları ABD’yi hâlâ güçlü kılıyordu ama üretim artık Çin’deydi ve Çin diğer alanlarda da ABD’yi yakalamaya çok yaklaşmıştı. Ancak mesele bununla da sınırlı değildi; dünya hâlâ petrol ve doğalgaza bağımlıydı, Hürmüz’ün savaştaki konumu bunu net bir şekilde ortaya koymuştu ama güneş ve rüzgâr enerjisi giderek fosil yakıtların önüne geçiyordu ve Çin bu alanda da büyük bir atılım yapmıştı, yeni enerji düzeninin altyapısını Çin kuruyordu ve bu da Çin’e ayrı bir güç veriyordu. Son olarak yapay zeka alanındaki gelişmeler dünyayı biçimlendirmekteydi ve burada çip, enerji ve veri başlıkları öne çıkıyor, ABD, Avrupa ve Çin, bu üç başlıkta birbiriyle rekabet ediyordu. 

Dünyanın gidişatına dair bu değerlendirmelerden sonra sıra Türkiye’ye geliyordu ve Aras iktidarın izlediği dış politikanın, aslında sermayenin yol haritası olduğunu şu cümlelerle ortaya koyuyordu: 

NATO Zirvesi bize şunu gösteriyor: Dünya yeni bir güvenlik zemini arıyor. Askeri dengeler değişiyor. İttifak yapıları yeniden tartışılıyor. Enerji güvenliği, teknoloji güvenliği ve tedarik güvenliği artık savunma politikalarının ayrılmaz parçası haline geliyor. Türkiye'nin böyle bir dönemde NATO'nun yalnızca askeri değil, ekonomik, jeopolitik ve stratejik olarak da en önemli ülkelerinden biri olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Karadeniz'den Orta Doğu'ya, enerji koridorlarından lojistik hatlara kadar çok kritik bir bölgede bulunuyoruz. Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye'nin bu yeni denklemde üstleneceği rol, NATO'nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.  

Ancak sermayenin aklı, sadece askeri ittifakları derinleştirmenin ve jeopolitik konumu avantaja çevirmenin Türkiye’de düzenin bekasını garanti altına almaya yetmeyeceğinin farkındaydı. Türkiye, coğrafi konumunu kullanmanın yanı sıra daha yüksek verimliliğe, daha yüksek teknolojiye ve daha yüksek katma değere dayalı bir ekonomi modeline geçmeli, eğitim sistemi daha nitelikli bir görünüme kavuşturulmalı, üniversite ile sanayi arasında güçlü bağlar kurulmalıydı. Tüm bunlarla birlikte sermaye hâlâ Türkiye’nin geleceğini Avrupa Birliği’nde görüyor, Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesiyle birlikte Türkiye’nin AB’nin bütünleşme ve genişleme sürecine daha güçlü bir şekilde dâhil olması gerektiğini söylüyordu.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren’in konuşması da Aras’ınki ile örtüşüyordu ve o da dünyada yaşanan dönüşüme değiniyor, belirsizliklerin giderek arttığına dikkat çekiyor ve Türkiye’nin de bu dönüşüme hazırlanması gerektiğini söylüyordu. Aras’tan farklı olarak Diren daha spesifik bir şekilde Şimşek programına da değiniyor ve enflasyonun yüzde 70’lerden yüzde 30’lara inmesinin önemli olduğuna ama yeterli olmadığına işaret ediyordu. Para ve maliye politikaları önemliydi ama makro istikrarı sağlamak için yeterli değildi, esas önemli olan verimliliğin artırılmasıydı. Aras’a göre Türkiye sanayisi kriz sinyalleri veriyordu ve özellikle savunma sanayi alanında yakalanan ivme imalat sanayi için geçerli değildi, dolayısıyla üretim ve ihracat alanında devletin öncülük edeceği bir radikal değişim programına ihtiyaç vardı. 

Anlaşılacağı üzere, sermaye sınıfı ile yönetici sınıf/iktidar arasında Türkiye’nin geleceğine dair, Türkiye için pek de hayırlı olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir akıl ortaklaşması bulunuyor; Türkiye’de güçlü bir burjuvazinin olmadığını öne sürenleri ya da sermayeye demokratikleşme misyonu atfedenleri boşa düşürecek ölçüde bir akıl ortaklaşması hem de. 

Böyle bir ortaklaşma var, çünkü sermayenin bir sınıf bilinci, bir sınıf aklı var. Esas mesele ise dünyada ve Türkiye’de sermaye düzeni ve sermaye sınıfı insanlığı hızla karanlık bir geleceğe doğru sürüklerken, halkın ve emekçilerin ne olacağı, onların bilincinin, onların aklının gidişata müdahale edip etmeyeceğidir. Ya sermaye insanlığı korkunç bir distopyaya sürükleyecek ya da emeğiyle geçinenler bu gidişata dur diyerek özgür ve eşit bir dünya kuracaklar. 

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları