Fatih Yaşlı
Onuncu yılında 15 Temmuz
Yayın Tarihi: 14.07.2026 , 23:38 Güncelleme Tarihi: 15.07.2026 , 00:01
Bugün 15 Temmuz, bundan tam on yıl önce siyasal İslam’ın Türkiye’deki iki damarından gelen iki İslamcı aktör, yani Milli Görüş geleneğinden gelen AKP ile Nurculuk ekolünden gelen Gülen Cemaati, nihai hesaplaşmalarını gerçekleştirdiler.
AKP ve Cemaat, 2000’lerin başlarından itibaren Türkiye’yi yıllarca birlikte yönetip birlikte devleti ele geçirdikten sonra devletin sahipliğine dair bir kavgaya tutuşmuşlar ve bu kavga 15 Temmuz 2016 gecesi Gülencilerin bir darbe girişiminde bulunup yenilmeleriyle sonuçlanmıştı.
Aradan geçen on yılın ardından, hâlâ daha darbeye dair yanıtlanmamış çok sayıda soru, karanlıkta kalmaya devam eden çok şey var; ancak şunu biliyoruz ki 15 Temmuz, Erdoğan’ın sıcağı sıcağına söylediği üzere iktidar açısından “Allah’ın bir lütfu” oldu ve rejim inşasında yeni bir aşamaya 15 Temmuz sayesinde geçilebildi.
Bugünden geriye doğru dönüp baktığımızda 15 Temmuz’u öncesi ve sonrasıyla, yani bir süreç olarak “rejim inşası” perspektifine yerleştirmek ve bu perspektifi de siyasal şiddetle birlikte anlamaya çalışmak doğru olacaktır; tam da bu nedenle 15 Temmuz “savaşla rejim inşası”nın en kritik uğraklarından biridir.
15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir yıl önce, 7 Haziran 2015’te Türkiye seçime gitmiş, AKP seçimlerden birinci parti olarak çıkmışsa da hükümet kuracak çoğunluğa ulaşmayı başaramamış ve rejim inşa sürecinde büyük bir yara almıştı; çünkü kurulacak bir koalisyonla rejim inşasına devam etmek mümkün olmayacaktı.
İşte bunun bilinciyle iktidar, “istikşafi görüşmeler” adı altında koalisyon görüşmelerini fiilen kilitledi ve eşzamanlı olarak da yeni bir savaş konseptine geçti; bu geçişin gerçekleştiği gün ise 23 Temmuz’du ve o gün ABD Devlet Başkanı Obama’yla Erdoğan bir telefon görüşmesi gerçekleştirmişti.
Görüşmenin gerçekleştiği günden bir gün önce, yani 22 Temmuz’da, Urfa Ceylanpınar’da iki polis evlerinde öldürülmüş, üç gün önce, yani 21 Temmuz’da ise IŞİD’in Suruç’taki canlı bomba saldırısında onlarca insan yaşamını yitirmiş ve yaralanmıştı.
Obama’nın telefonu ise bir taziye telefonu değildi; o görüşmede Türkiye’nin IŞİD karşıtı koalisyona katılması ve Türkiye’deki üslerin IŞİD operasyonlarında kullanılmasına izin verilmesi hususunda anlaşmaya varılacaktı. Ne tesadüftür ki görüşmenin yapıldığı gün IŞİD ilk kez TSK’ya yönelik bir saldırıda bulunacak ve Suriye sınırından açılan ateşle Kilis hudut sınır karakolundaki bir asker yaşamını yitirecekti.
Anlaşmanın kapsamında sadece IŞİD bulunmuyordu; uzun zamandır sinyalleri geldiği üzere çözüm süreci bitmek üzereydi ve bu görüşmeyle bağlantılı bir şekilde kriz aşamasına gelse de halen devam etmekte olan süreç o gün nihayetlendirilecek ve çatışmalar yeniden başlayacaktı.
Sahiden de aynı gün TSK, Suriye’de IŞİD, Irak’ta PKK hedeflerine hava saldırıları düzenlerken, içeride de DHKP-C’ye yönelik olduğu söylenen operasyonlar yapılacak ve adeta bir “topyekûn savaş hali” ilan edilecekti.
Bu topyekûn savaş hali, bir toplumsal mühendislik projesi, bir siyasi dizayn aracı olarak işlev gördü ve ülke tarihinde ilk defa, yapılmış bir seçimin sonucu fiilen de olsa tanınmayarak bir “tekrar seçim”e bu atmosferde gidildi. Seçimler, birkaç ay içerisinde bine yakın insanın ölümünün ardından 1 Kasım’da tekrarlandığında 7 Haziran’da AKP’den HDP’ye ve MHP’ye kayan oyların geri döndüğü ve AKP’nin bir kez daha tek başına iktidar olacak çoğunluğa ulaştığı görüldü.
Tek başına iktidarın sonuçlarından biri, AKP ile Cemaat arasındaki kavganın daha da şiddetlenmesi oldu; iktidarın önce dershaneleri kapatma girişimi, ardından da 2016 Yüksek Askeri Şura toplantısında binlerce Fethullahçı’yı ordudan atacağı yönündeki iddialarla birlikte, Cemaat 15 Temmuz günü bir darbe girişiminde bulundu ve bu girişim püskürtüldü.
15 Temmuz’da üç yüze yakın kişi hayatını kaybedip binlerce kişi yaralanırken, özellikle savaş uçaklarının Meclis’i bombalamaları ve helikopterlerden sivillerin üzerine ateş açılması gibi görüntüler hafızalara kazındı; o gece küçük çaplı da olsa bir tür iç savaş yaşandı.
Darbenin püskürtülmesinin ardından iktidar fiili OHAL’den resmi OHAL’e geçti, Türkiye yaklaşık iki yıl boyunca devam edecek şekilde bir resmi olağanüstü hal rejimi yaşadı ve anayasa ile birlikte temel hak ve özgürlüklerin de askıya alındığı bu süreçte ülke Kanun Hükmünde Kararname’lerle (KHK’lar) yönetildi.
Savaş konsepti, 15 Temmuz’dan sonra daha da genişletildi ve içerideki tasfiye operasyonlarına dışarıdaki Fırat Kalkanı Operasyonu eşlik etti. Bu operasyon, darbe girişiminden yaklaşık bir buçuk ay sonra başladı ve darbeyle birlikte yükselişe geçen milliyetçiliği daha da ivmelendirdi.
İşte bu konjonktürde Cemaat’ten boşalan yeri MHP’nin doldurmasına karar verildi ve halen devam etmekte olan AKP-MHP gayri resmi koalisyonunun temelleri bu milliyetçi atmosferde atıldı. Bahçeli, partideki koltuğunu Akşener ve ekibine karşı koruyabilmek için bir süredir kapanmış olan başkanlık tartışmalarını yeniden başlattı ve Erdoğan’ın başkanlığına destek vereceklerini duyurdu.
Darbe girişiminin üzerinden daha bir yıl bile geçmemişken, 16 Nisan 2017’de Türkiye milliyetçilik ve savaş atmosferinde ve resmi olağanüstü hal koşullarında, adil rekabetin hiçbir şekilde söz konusu olmadığı bir referanduma götürüldü ve “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” oylandı. Rejim inşasının anayasal statüye kavuştuğu bu referanduma iki hadise damgasını vuracaktı; birincisi seçimsizleştirme siyasetine uygun bir şekilde mühürsüz oyların geçerli sayılması ve ikincisi, sonuçlar açıklandığında yapılan silahlı kutlamalarla sonuçlara itiraz etme ihtimali bulunan muhalefete verilen gözdağı.
Bu referandumdan 14 ay sonra, 24 Haziran 2018’de cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktı ve Türkiye bu seçimlere 8 Ekim 2017’de İdlib’e yönelik olarak başlayan ve sonrasında Bahar Kalkanı Harekâtı olarak genişletilen operasyonların damgasını vurduğu bir süreçte götürülecek, Erdoğan da seçimleri kazanarak bir kez daha cumhurbaşkanı seçilecekti.
Velhasıl, 7 Haziran 2015’te tek başına hükümet kuracak çoğunluğa erişemeyen iktidar, siyasal şiddetin ve savaşın belirleyici olduğu bir konjonktürde, bir darbe girişimini de atlatıp güvenlikçi bir paradigmaya yaslanarak ve yükselen milliyetçi dalgaya binerek hem rejim inşasında anayasal statü aşamasına geçecek hem de cumhurbaşkanlığı ve hükümet seçimlerini kazanmayı başaracaktı.
Bugün resmi olarak OHAL yok, herhangi bir sınır ötesi operasyon da söz konusu değil, hatta Kürt sorunu başlığında bir çözüm süreci ağır aksak da olsa yoluna devam ediyor; ancak tüm bunlar siyasal şiddetin ve savaşla rejim inşasının sonuna geldiğimizi göstermiyor.
Bilakis, şimdi biçim ve yöntem değiştirmiş bir şiddet ve savaş sürecinin tam ortasındayız ve bunu “lawfare”, “hukuk savaşı” olarak adlandırabiliriz. Hukuk savaşı, siyaset bilimi literatüründe bir iktidarın rakiplerini siyasallaşmış ve yürütmenin kontrolüne girmiş yargı mekanizmasını bir silah olarak kullanarak etkisizleştirmesi ve tasfiye etmesi anlamında kullanılıyor ve bugün Türkiye’de yaşanan süreci de çok net bir şekilde izah ediyor.
CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar, CHP’nin cumhurbaşkanı adayının cezaevine atılması, CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı, şimdilerde devam eden dokunulmazlıkların kaldırılması ve vekil tutuklamaları, siyasallaştırılmış ve silah haline getirilmiş yargı mekanizması kullanılarak devam ettirilen bir süreç ve tüm bunlar yeni bir şiddet/savaş biçimine, “hukuk savaşı”na işaret ediyor.
Buradaki temel hedef ise rejimi fiilen seçimsiz bir aşamaya geçirmek, fiilen bir “partici monarşi”ye dönüştürmek; yani hukuk savaşı seçimsizleştirme siyasetinin bir parçası olarak yürürlükte, üstelik bu savaşın küresel savaş makinesi NATO toplantısından sonra daha da hızlanacağı daha şimdiden görülebiliyor.
Rejim inşa eden, devletleşmiş, yargıyı silah haline getirmiş bir iktidarın yönetimi altında nasıl bir muhalefet stratejisinin izlenmesi gerektiği ise aradan geçen bunca seneye ve yaşanan bunca hadiseye rağmen halen yanıtlanmamış bir soru olarak karşımızda duruyor.