Fatih Yaşlı
Demokratikleştirilecek bir cumhuriyet kaldı mı?
Yayın Tarihi: 16.06.2026 , 23:56 Güncelleme Tarihi: 17.06.2026 , 00:01
Tarih hep geriye doğru icat edilir; mevcut güç ilişkileri, sistemin ihtiyaçları, siyasi öznelerin stratejileri, hegemonya kurma arayışları, tarihin bugüne getirilip yeniden ve yeniden kurgulanmasını gerektirir. Tarihsel olaylar ve kişiler tarihte oldukları gibi değil, bugün nasıl olmaları gerekiyor ve isteniyorsa, sahneye o kıyafetlerle ve o makyajlarla misafir edilir, öyle ağırlanır.
Türkiye İslamcılığı, Cumhuriyet’e yönelik uzun erimli kavgasında tam olarak bunu yaptı; sahneye düzenli olarak Osmanlı’yı çağırdı, icat edilmiş ve kurgusal Osmanlı, Cumhuriyet’in karşısına kondu. Osmanlı dünyayı yönetiyordu, Cumhuriyet’i kuranlar milleti küçücük bir kara parçasına sıkıştırmışlardı. Osmanlı din ve adalet üzerinde yükseliyordu, Cumhuriyet’in batılılaşma projesi koca bir medeniyeti mahvetmişti. Osmanlı refah, bolluk, bereket demekti, Cumhuriyet’te milyonlar açlık içindeydi. Osmanlı “mutlak iyi”, Cumhuriyet ise “mutlak kötü”ydü vesaire…
Uzun yıllara yayılmış olarak ve sistematik bir şekilde bunun gibi sayısız karşıtlık kuruldu; kurgusallaştırılmış Osmanlı, İslamcılığın kaldıracı, manivelası, taşıyıcısı oldu, onu aldı ve bugünlere getirdi.
Buna bir de yalan karşı-tarih yazımı eklendi. Cumhuriyet’in resmi tarihi de zaman zaman yalan söylüyordu ama güya onun yalanlarına karşı inşa edilen karşı tarih-yazımı çok daha büyük bir yalandı. Abdülhamid’in 33 yıllık saltanatında tek bir toprak parçası bile vermediği, Mustafa Kemal’i Milli Mücadele’yi başlatması için Anadolu’ya Vahdettin’in yolladığı, Mustafa Kemal’in başından itibaren İngilizler’in adamı olduğu ve onlara çalıştığı, Lozan’ın 100 yıllık bir ömrü ve gizli maddeleri bulunduğu gibi sayısız yalan toplumun zihnine boca edildi.
Yüzlerce tarikat ve cemaat, on binlerce camide, Kuran kursunda, öğrenci yurdunda bu yalanları yaydı. Bu yalanlarla dolu vaaz kasetleri, sonrasında vaaz videoları, kitaplar, dergiler, esnaflar arasında, gecekondu evlerinde, varoşlarda, taşranın yüz binlerce köyünde ve kasabasında elden ele dolandı ve İslamcılık buradan örgütlendi, buradan güçlendi, buradan iktidara yürüdü ve nihayetinde iktidar oldu.
Ancak sadece bunlar siyasal İslam’ın tek başına iktidara gelmesi için yeterli olmazdı; eğer sözde bilimsel okuma biçimleriyle ve sözde bilimsel argümanlarıyla sol liberalizm bu yalan karşı-tarih yazımına düşünsel bir destek vermeseydi, İslamcılık iktidar için gereken hegemonyayı öyle kolay kolay kuramaz, iktidara gelemezdi.
Sol liberalizm neredeyse 40 yıl boyunca Türkiye’ye bir ceberut devlet masalı anlattı; Cumhuriyet daha baştan yanlış kurulmuş, düğme daha baştan yanlış iliklenmişti. Türkiye’de burjuvazi de işçi sınıfı da yoktu, devlet hepsinin üstündeydi ve esas aktördü. Dolayısıyla sınıflar mücadelesi siyasetin başat öğesi değildi; esas kavga, hepsi aynı anlama gelmek üzere devletle toplum, vesayet güçleriyle demokrasi güçleri, merkezle çevre, batıcı elitlerle dindar halk kitleleri arasındaydı.
Tüm bu saçmalıkları geride kalan 22 yılda sadece bilim değil, İslamcıların icraatları da yalanladı; demokrasinin, vesayetin, merkezin, çevrenin ne olduğu anlaşıldı. İslamcıları, sol liberalizmi, merkez-çevre tezlerini yerden yere vuran, tüm o sözde bilimsel iddialarını ve okuma biçimlerini çürüten sayısız bilimsel çalışma yapıldı, makale, tez kitap yazıldı ama esas olarak bizzat hayatın kendisi neyin ne olduğunu gösterdi.
Yine de şunu söylemek mümkün; İslamcılar bildiğimiz anlamıyla Cumhuriyet’i çökertti, 1923 paradigmasını yıktı, toplumu değilse de devleti ele geçirmeyi, devletleşmeyi, devletleşmiş bir iktidar kurmayı başardı. Bunu yaparken elbette ki dört başı mamur bir rejim inşa edilemedi ama içeride ve dışarıda bizim yıllarca önce adını koyduğumuz bir şekilde yeni-Osmanlıcı bir paradigmayı merkeze alan bir rejim inşası adım adım hayata geçirildi.
Yeni-Osmanlıcılık, Türkiye sağının İslamcı-milliyetçi fantezi evreniyle Türkiye sermaye sınıfının yayılmacı hırs ve arzularının kesişim noktası oldu. Emperyalizmin yaşadığı krizle birlikte uluslararası güç ilişkilerinde yaşanan değişim, kısmen bu fantezi ve arzuların hayata geçirilmesini sağladı.
Ancak mesele tek başına fetihçilik ya da yayılma değildi; yeni-Osmanlıcılık her şeyden önce bir devlet mimarisine ve bir toplum tasarımına dayanıyordu. Egemenliğin mekânının Meclis’ten saraya, kaynağının ise seküler bir kolektif kimlik olan “ulus”tan dini bir kolektif kimlik olan “millet”e, daha doğrusu “ümmet”e taşınması, yurttaşın, yani hak ve özgürlükler sahibi bireyin yerini, tebaanın, yani bu haklardan yoksun ve biat eden bir toplamın alması, karar alma mekanizmalarının saraya ve “sultan”a doğru daralması, etnik ve dini kimliklerin damgasını vurduğu ulus-devlet olma niteliğini kaybetmiş, parçalı bir ülke… Bunların hepsi yeni-Osmanlıcılığın zihinsel kodlarının birer yansımasıydı.
Bugün Türkiye’nin yönetici sınıfı ile sermaye sınıfı, bu kodların emperyalizmin bölgesel ve küresel hedefleriyle de örtüştüğünü görerek el yükseltiyor; fiilen seçimsiz, fiilen muhalefetsiz, emek rejimi cehenneme çevrilmiş, küresel fabrikanın parçası yapılmış bir Türkiye öngörülüyor. Hatta bununla da yetinilmiyor ve daha şimdiden “veliaht” tartışmaları yapılıyor, tahta Bilal’in mi Berat’ın mı oturması gerektiği hususunda tartışmalar yürütülüyor.
Peki tüm bunlar olurken, tezlerini bilimin de hayatın da yalanladığı, söyledikleri tek bir söz, yaptıkları tek bir analiz doğru çıkmamış sol liberalizm ne yapıyor?
Doğal hamisi Kürt siyasetinin öncülüğünde düzenlenen “Cumhuriyet’i demokratikleştirmek” toplantılarında çoktan eskimiş, bayatlamış, yalanlanmış tezlerini tekrar tedavüle sokmaya, tekrar kendine zemin bulmaya çalışıyor.
Paradigma aynı; bugüne, son 22 yıla, son elli yıla, 1946 sonrasına hiçbir şekilde bakılmıyor; çünkü düğme 1923’te yanlış iliklenmiş, 1923’te yanlış bir Cumhuriyet kurulmuş, bugün yaşadığımız bütün kötülüklerin kökeninde o Cumhuriyet adlı ilk günah varmış, o ilk günahla bir hesaplaşabilirsek her şeyi çözecekmişiz, memlekette demokrasi ve barış rüzgârları esecekmiş.
Hepsine birden “geçiniz” demek gerekiyor; dünyadaki ulus-devlet kuruluş deneyimlerine bakmayan, Türkiye’yi bir istisna olarak gören, “ilk günah” okuması üzerine kurulu, diyalektikten habersiz, tarihsel bir bakıştan yoksun, sınıfları, sınıf mücadelelerini, emperyalizmi analize dâhil etmeyen, donmuş, kapalı ve tarih-dışı bir bakış açısı bu.
Türkiye’de hâlâ İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan değişmez bir devlet aklı bulunduğuna inanan, Cumhuriyet’i tarihsel bağlamına oturtmaktan uzak, Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve stratejilerine kör, devletle Türk sağı arasında yıllar önce kurulmuş bir antikomünist mutabakat yokmuş gibi yapan, hatalarını ve günahlarını bilimsel bir terazide ölçmeye niyeti olmayan, “Cumhuriyet” diye 100 yıldır değişmeden yoluna devam eden bir “dünya tini”ni analiz nesnesi yapmış, yönetici sınıfın sermaye ve emperyalizmle kurduğu ilişkilerin Cumhuriyet üzerindeki dönüştürücü etkisini görmezden gelen ve artık ortada demokratikleştirilecek bir cumhuriyet dahi kalmadığını görmeyen bir akılsızlık halinden söz ediyoruz.
Peki bu akılsızlık hali ile demokratikleşme, barış, hak ve özgürlükler gibi başlıklarda herhangi bir kazanım elde etmek ve bu akılsızlık hali ile ortaklaşarak bir yerden bir yere varmak mümkün mü?
Bu iki sorunun da yanıtı açık bir şekilde hayır.
2026 Türkiye’sinde Kemalizm’le, onun milliyetçilik anlayışıyla, ulus tasarımıyla bir yerden bir yere varmak hiçbir şekilde mümkün değil ama onun karşısına alternatif olarak konulan şeyin kendisi, yani yeni-Osmanlıcılıkla ve emperyalizmle flört halindeki sol liberalizm bizzat bir yıkım projesi olarak karşımızda duruyor.
Tam da bu nedenle memleketin bir ayağını Cumhuriyet’in kazanımlarına basan, Cumhuriyet’i tarihsel bağlamına yerleştiren, onun gerisine düşmeyi reddeden ama kayıtsız şartsız sınıf siyaseti yapan, kayıtsız şartsız anti-emperyalizm diyen, kayıtsız şartsız bağımsızlıkçı olan, toplumsallaşmaya, büyümeye, güçlenmeye ve kendi ayakları üzerinde durmaya dair kesin iradeye sahip bir siyasete ihtiyacı var.
Ya böyle bir siyaset ya da fiili monarşi ve liberal akılsızlık!