Fatih Yaşlı
Trump’ın antikomünizmi ve Küba
Yayın Tarihi: 28.10.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 28.10.2026 , 00:01
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Geride kalan son yüz yılda, Amerika kıtasında ABD’yi Küba Devrimi kadar endişelendiren ve paniğe sevk eden çok az şey olmuştur. Devrimden sonra henüz Fidel ve arkadaşları Küba’da sosyalizmi ilan etmemişken bile, atılan antiemperyalist adımlar Fidel’i, Che’yi ve Küba Devrimi'ni ABD’nin hedefi haline getirmiş, o adımlardan sosyalizmin ilanına uzanan süreçte CIA en çılgın projelerini Fidel’i itibarsızlaştırmak, iktidardan indirmek ya da öldürmek için geliştirmiştir.
Örneğin bu çılgın projelerden birinde “gücünü sakallarından alıyor” diye Fidel’in sakallarının kameralar önünde dökülmesi planlanmıştır. Yer ve zaman olarak ise 1960 yılındaki ünlü dört buçuk saatlik konuşmasını yaptığı Birleşmiş Milletler kürsüsü seçilmiştir. Buna göre Fidel’in ayakkabılarının içine talyum tozu adlı bir madde dökülecek ve bu da sakallarının dökülmesiyle sonuçlanacaktır, CIA bunun için gerçekten uğraşmış ama Fidel’in ayakkabılarına ulaşamayınca plan boşa düşmüştür.
Başka bir çılgın projede ise Fidel’in uzun saatler boyunca Küba halkına seslendiği radyo stüdyosuna gaz halinde LSD sıkılması ve Fidel’in LSD etkisiyle halüsinasyon görmeye başlayarak saçma sapan şeyler söylemesi, halkın da Fidel’in delirdiğini düşünmesi hedeflenmiştir. Ancak bu plan yapılan tetkikler sonucu Fidel’in etrafındaki koruma çemberinin aşılamayacağı anlaşılınca iptal edilmiştir.
Sonraki çılgın projeler bu kadar “masum” değildir ve doğrudan Fidel’i öldürmeyi hedeflemiştir. Küba mafyası ile gizli planlar yapılmış, silah ve bombayla öldürme operasyonlarının başarısız olacağı düşüncesinden hareketle CIA laboratuvarlarında geliştirilen zehirler birer suikast silahı olarak kullanılmak istenmiş, kiralık ajanlarla bu zehirlerin Fidel’in yemeğine katılması planlanmış ama bu girişimler de bertaraf edilmiştir.
Bunlar olmayınca Fidel’in dalış yaptığı yerdeki bir deniz kabuğunun içine patlayıcı yerleştirilmesi ya da Fidel’i zehirleyecek bir dalgıç elbisesi giymesinin sağlanması gibi planlar ciddi ciddi tasarlanmış, tartışılmış ama bunlar da tasarı olmaktan öteye gidememiştir.
Neticede Fidel 90 yaşına kadar yaşayacak ve 25 Kasım 2016’da eceliyle ölecek, Küba Devrimi ise ondan sonra da yoluna devam edecektir.
Bugün Küba’ya yönelik belki bu çılgın projeler yok ama bu hiçbir şekilde CIA’in ve ABD’nin vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Bilakis, Trump döneminde arsızca bir haydutluğu iyice ele alan ABD, sosyalist Küba’ya yönelik saldırganlığını devam ettiriyor, rejim değiştirme planları yapıyor, on yıllardır devam eden ambargoyu iyiden iyiye sıkılaştırarak Küba’yı enerjiden gıdaya, birçok başlıkta büyük sorunlarla karşı karşıya bırakıyor.
Geçtiğimiz günlerde Trump’ın Kübalı ama karşı-devrimci ve antikomünist Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu çökertme planı doğrultusunda “Küba’da değişimin tam zamanı” diyerek Küba halkına rejim değişikliği için CIA ile işbirliği yapması yönünde bir çağrıda bulundu. CIA de zamanın ruhuna uygun bir şekilde İspanyolca bir video hazırlayıp bunu sosyal medyada paylaşarak aynı çağrıyı tekrarladı.
Aslında bu çağrı, yeni bir olguya değil Trump dönemi ABD emperyalizminin hedeflerine, Trump’ın antikomünist söylemine ve Küba’ya yönelik ambargonun derinleşmesine işaret ediyordu.
Trump’ın ikinci dönemindeki Ulusal Güvenlik Belgesi’nin/Trump Doktrini’nin merkezinde Latin Amerika vardı ve Monroe Doktrini’nin güncellenmiş hali denilen ve ona atıfla “Donroe Doktrini” adı verilen bu belge, Latin Amerika’nın fiilen yeniden sömürgeleştirilmesini ve özellikle Çin etkisine kapatılmasını öngörüyordu.
Tam da bu doktrine uygun bir şekilde, Trump iş başına geldiği ilk günden itibaren kıtadaki sağcı ve işbirlikçi rejimleri desteklemiş, sonrasında Venezuela’ya görülmemiş bir haydutlukla saldırıp Maduro’yu kaçırmış, Brezilya’daki seçimlerde ise kıtada düşürülmesi gereken son kalelerden biri olarak gördüğü Lula iktidarına karşı sağcı Bolsonaro’yu güçlü bir şekilde desteklemişti.
Trump’ın antikomünizmi sadece Latin Amerika kıtasıyla ilgili değildi, aynı zamanda içerideki “demokratik sosyalistleri”, hatta neredeyse bütün Demokrat Partilileri kapsıyordu. Geçtiğimiz günlerde Newsweek dergisinin kapağı Trump’ın korkularına işaret edecek şekilde “Amerika Sosyalist Cumhuriyeti” başlığıyla çıkmış, Bernie Sanders, Alexandria Ocasio Cortez, Zohran Mamdani, Abdul El Sayed ve Hasan Piker’i Mao’nun ve Çinli komünistlerin giydiği kıyafetler içerisinde ve arkadaki bir kızıl bayrakla kolajlamıştı.
Beyaz Saray ve Trump’tan ise buna yanıt gecikmeyecek ve hemen sosyal medyadan bir paylaşım yapılarak demokratik sosyalistlerin vaatlerinin bütçe açığını astronomik ölçüde artıracağı ve bunun da halkın üzerindeki vergi yükünün artışı anlamına geleceği söylenecekti.
Kuşkusuz “demokratik sosyalizm”in bırakın komünizmi, sosyalizm bile olmadığını Trump’ın kendisi de biliyor; ancak Trump ABD’de kendisini iktidara taşıyan şeyin merkez siyasetin giderek çökmesi olduğunu görüyor ve ABD toplumundaki radikal sağa yönelik teveccühün bir benzerinin radikal sol için de söz konusu olabileceğine inanıyor. Ayrıca ortalama sağcı seçmeni partide tutabilmek için de ABD toplumunun en kadim korkusu olan komünizmi hedef alıyor, bunun üzerinden bir teyakkuz hali yaratmaya çalışıyor.
Trump’ın antikomünizminin bugün somut olarak yöneldiği yer ise elbette ki Küba. Trump ikinci döneminde Küba’ya yönelik ambargoyu Küba ile iş yapan şirketlere de yaptırım uygulayacak şekilde sıkılaştırdı. Geçtiğimiz haftalarda da Pentagon’a Küba’ya yönelik bir askeri operasyona hazırlıklı olması için talimat verdi ve İran’dan sonra sıranın Küba’ya geleceğini defalarca söyledi.
ABD bir askeri operasyona girişebilir mi bilmiyoruz ama Trump’ın Küba’ya yönelik düşmanlığı derinleştirdiği ve baskıyı daha önce görülmemiş bir şekilde artırdığı açık bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Buna uygun bir şekilde Temmuz ayında yine Rubio’nun öncülüğünde “21. Yüzyıl Komünizminin Başkenti: Küba” isimli uzunca bir rapor hazırlandı ve bu raporda Küba’nın devrimin ilk günlerinden bugüne ABD için nasıl bir “tehdit” oluşturduğu uzun uzun anlatıldı. Buna göre Küba, Sovyetler’den bile daha tehlikeliydi; çünkü kıtadaki bütün devrimci akımlara ev sahipliği yapmış, onları silahlandırıp eğitmiş, ABD’ye ajanlarını sızdırmış ve ABD’deki devrimci ve muhalif yapıların hepsiyle bağlantılar kurmuştu.
Rapor büyük ölçüde abartılıydı ve küçücük bir ada ülkesini ABD için öncelikli tehdit olarak kodlayarak yalan söylüyordu ama öte yandan da Küba’nın sosyalizm için ne kadar önemli bir ülke olduğunu da çok net bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bugün, yani 28 Ekim’de, her yıl yapıldığı gibi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Küba’nın ABD ambargosunun kaldırılması hakkında verdiği tasarı oylanacak. Geçtiğimiz yıl yapılan oylamada tasarıya 165 ülke “evet” demiş, sadece ABD ve yörüngesindeki 7 devlet “hayır” oyu verirken, 12 ülke de çekimser kalmıştı. Bu oylama elbette ki sembolik bir nitelik taşıyor ve ambargoyu yürürlükten kaldırmıyor ama Küba ambargonun hukuk dışı niteliğinin uluslararası toplum nezdinde tescil edilmesini diplomatik olarak önemsiyor ve bunun için de ciddi bir çaba harcıyor.
Küba’nın ABD emperyalizmi tarafından boğulmak istendiği böylesi bir konjonktürde bu oylama da oylama üzerinden başlatılan uluslararası destek kampanyası da Küba için çok önemli şüphesiz; öte yandan Brezilya seçimlerinin de Küba’nın elinin biraz da olsa rahatlamasına vesile olacağını görmemiz gerekiyor.
Lula ilk turda yenilmesine rağmen, özellikle kitlesel bir seferberlik sayesinde, yani Brezilya’nın emekçi sınıflarının harekete geçmesiyle ikinci turu kazandı ve bu başarıyı Lula’ya yönelik bütün eleştirilerimize rağmen insanlığın ve Küba’nın hanesine yazmamız gerekiyor. Çünkü Lula’nın karşısında Trump’tan İsrail’e, tekno-oligarklardan finans kapitale, gericilikten radikal sağa uzanan ve Küba’ya da düşman olan bir “Kutsal İttifak” vardı ve işte Brezilya seçimlerinde sadece Bolsonaro yenilmedi, günümüz karşı-devrimciliği de ağır bir yenilgi almış oldu.
Lula bundan sonra ne yapar, nasıl bir siyaset izler bilemiyoruz. Ancak Latin Amerika’daki geri çekiliş dalgasının sona ererek anti-emperyalist ve devrimci siyasetin yeniden yükseleceği bir konjonktürün Küba’nın ayakta kalması için son derece önemli olduğunu biliyoruz. Zor günlerden geçen Küba’nın ayakta kalması ise insanlığın ayakta kalması ve direnmeye devam etmesi anlamına geliyor.