Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

Dünyanın krizi, Fransa’nın krizi, büyük insanlık

Fransa’nın en yoksul semtlerinin liselerinden başlayıp bütün bir ülkeye yayılan eylemler, şirketlerin ve elitlerin yönettiği Fransa’yı, Fransa’nın düzenini hedef alıyor. Bunu yaparken de kamuyu yeniden göreve çağırıyor, kamuculuk talebini yükseltiyor, şirketlerin egemenliğine ve savaş tüccarlarına meydan okuyor, Filistin’i de sonuna kadar sahipleniyor.

Yayın Tarihi: 14.10.2026 , 00:07 Güncelleme Tarihi: 14.10.2026 , 00:08

ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin 9 Ekim’de yaklaşık bir buçuk saat süren bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi, görüşmenin merkezinde “enerji” meselesi vardı ve böyle olması kaçınılmazdı; çünkü Trump 3 Kasım seçimleri yaklaşırken kendi başına açtığı İran savaşı belasından bir türlü kurtulamıyordu.

Trump iş başına gelirken ABD halkına düşük faiz, düşük enflasyon, düşük enerji fiyatları ve ucuz gıda vaat etmişti; ancak İran savaşıyla birlikte bu vaatlerin hepsi çöp oldu. Enerji fiyatları yükseldi, bu yükseliş maliyetleri artırdı, maliyet artışı fiyatları artırdı, fiyat artışları yüksek enflasyonu getirdi, enflasyonun neticesi de FED’in faizleri artırması oldu. 

Şimdi ABD’deki 3 Kasım ara seçimlerine çok az kala, yumurta kapıya dayanmışken, Trump karşılaşacağını herkesin ve kendisinin de bildiği hezimeti hafifletmek için kimi adımlar atmaya çalışıyor. Geçen hafta seçimlere kadar İran’a saldırmayacağını açıklaması, petrol fiyatlarını düşürmek adına yaptığı hamlelerden biriydi. Son Putin görüşmesi de yine aslında büyük ölçüde 3 Kasım’la ilgili.   

Bu görüşmede iki şey üzerinde mutabakat sağlandığı duyuruldu. Birincisi, Trump Ukrayna tarafıyla da görüştükten sonra bir “enerji barışı” üzerinde uzlaşıldığını öne sürdü. Zaten bir süredir Zelenskiy’e Rusya’daki dizel üretim tesislerini vurmaması çağrısında bulunuyordu; çünkü Rusya’ya yönelik her saldırı ABD’deki dizel fiyatlarının artışına yol açıyordu. İkincisi, yaptırımları da esnetecek bir şekilde, Rusya’nın ABD ve küresel piyasalara 5 milyon ton dizel yakıt sevkiyatı yapması hususunda bir anlaşmaya varıldı. 

Tüm bu hamlelerin ABD seçimleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağını göreceğiz, Ukrayna da Rusya da Trump’ın bahsettiği ateşkesi tanımıyor, petrol fiyatlarında da elle tutulur bir düşüş yok, ancak enerji meselesinin şu an uluslararası sistemi belirleyen en önemli başlık olduğunu, bütün ekonomik ve siyasi gelişmelerin merkezinde bulunduğunu görmemiz gerekiyor.

***

Bugün dünyada üç büyük çatışma alanı bulunuyor: Ukrayna-Rusya savaşı, şimdilik fiili bir ateşkes olsa da ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Yemen’deki Ensarullah hareketiyle Suudi Arabistan’ın ve desteklediği güçlerin savaşı. (İsrail’in Gazze’de ve güney Lübnan’da yürüttüğü yıkım ise elbette ki devam ediyor.)

Bu üç savaş da gerçekleştiği coğrafya itibarıyla enerji-merkezli bir karakter taşıyor, üç savaştaki gelişmeler enerji üzerinden küresel ölçekte ekonomiyi ve dolayısıyla da siyaseti belirliyor, her üç savaş da enerji fiyatlarını, enflasyonu ve faizleri artırarak küresel ölçekli ve çoklu krizi tetikliyor. 

Ukrayna-Rusya savaşı başladığında petrol ve doğalgaz fiyatlarının bundan nasıl etkilendiğini biliyoruz, fiyatlardaki artışın zamanla en çok Avrupa’yı vurduğunu da. Çünkü Avrupa elitleri, ABD’nin vassalları olarak yürüttükleri savaş nedeniyle Rusya’dan gaz ve petrol almayı bıraktılar ve kendilerini çok daha pahalı olan ABD gazına ve petrolüne teslim ettiler. Bunun ekonomi üzerindeki etkisinin ne olacağı açıktı ve şimdi o etkileri birazdan daha ayrıntılı bir şekilde anlatacağımız üzere Avrupa’da ve özellikle Fransa’da görüyoruz.

ABD-İsrail ikilisinin kendisine karşı başlattığı savaşa İran’ın verdiği en önemli yanıt Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmuştu. Hürmüz’ün kapatılması ise basitçe bir savaş stratejisi değil, bütün bir küresel ekonomiyi felç etmeye yönelik çok daha büyük bir hamleydi. Bugün gelinen noktada tüm dünyada enerji fiyatlarından taşımacılığa, petrokimya ürünlerinden tedarik zincirlerine uzanan genişlikte bir kriz halinin ortaya çıkmasının nedeni işte bu savaş tam olarak ve yine bu krizden en çok etkilenen coğrafya kendi enerji kaynaklarına sahip olmayan Avrupa. 

Bir diğer savaşta, İran’ın müttefiki Ensarullah Hareketi tıpkı İran’ın Hürmüz’ü kapatması ve zaman zaman Körfez ülkelerinin enerji tesislerini vurması gibi hem Kızıldeniz’deki Babülmendeb Boğazı’nı kontrolü altına alarak gelişmelere göre boğazı kapatabileceğinin sinyallerini verdi hem de Suudi Arabistan’ın enerji tesislerine ağır hasar verdirecek saldırılar düzenledi. Bu da yine küresel enerji arzına ve dolayısıyla küresel sisteme vurulmuş büyük bir darbe oldu. 

İşte Ukrayna ile Rusya arasındaki yıllardır süren savaş, ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş, bu savaşa Yemen savaşının tekrar başlamasının eklenmesi ve Hürmüz’le Babülmendeb’in kaderinin ortaklaşması, dünyayı bugün içinde bulunduğu hale getirdi ve bundan en çok etkilenen ülkelerden biri Fransa oldu. 

***

Fransa’daki Boyun Eğmeyen Fransa hareketinin lideri ve cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Melenchon pazar günü partisinin düzenlediği toplantıda konuşurken şöyle diyordu: 

Bize diyorlar ki, "Piyasaları yatıştırmalıyız." Piyasaları yatıştırmak mı? Onların adları ne? Nerede yaşıyorlar? Gidip onları yatıştırayım! Hangi piyasa? Neyden bahsediyorsunuz? Piyasa diye bir şey yok. Hedge fonları, finans şirketleri ve sigorta şirketleri var. 

Melenchon haklı, kapitalizmin “serbest piyasası” bir mitostan ibarettir ve sistemin esas belirleyicisi olanlar holdingler, tekeller, şirketlerdir. Piyasa kendi haline bırakıldığında kendiliğinden dengeye gelmez, bir vampir misali kârlılığını artırma arayışında olan sermaye, kamusal ne varsa yok eder, sosyal devleti ortadan kaldırır, doğayı mahveder, yoksulluğu ve sefaleti derinleştirir, savaşları tetikler. Sonra da tüm bunların bedelini halka ödetir.

Şimdi Fransa tam olarak bunu yaşıyor. Kapitalizmin son elli yılına damgasını vuran neoliberal politikalarla birlikte kamusal olan her şeyin piyasalaştırılması ve özelleştirme talanına açılması, devletin sosyal niteliklerinden arındırılması ve küçültülmesi, sermayeden vergi almak yerine kamu açıklarının yine sermayeden borç alınarak kapatılması gibi neoliberal politikalar bugün Fransa’nın bu şekilde devam ettiremeyeceği bir krizin temelini oluşturuyor. 

Bugün gelinen noktada Fransa’da devlet borçları 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en yüksek seviyesine çıkarak 3,5 trilyon avroyu geçmiş durumda, bu ise Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın yüzde 119’una tekabül ediyor, yani toplam borçlanma Fransa’nın bir yıllık toplam üretimini geçmiş durumda. 

AB’nin ekonomik kurallarını belirleyen Maastricht Kriterleri’nde bu oranın en fazla yüzde 60 olarak belirlendiği hatırlandığında borcun büyüklüğü daha iyi anlaşılabiliyor. Bugün gelinen noktada, devletin temel borçlanma aracı olan tahvillerde faiz oranları yüzde 5’e çıkmış durumda ve bu da hem borçlanma maliyetlerini artırıyor hem de borcun çevrilmesini giderek zorlaştırıyor.

Karşımızda bir neoliberal çöküş hikâyesi var ama olan biteni anlamak için bu tek başına yeterli değil; başka bir yere daha bakmamız gerekiyor: Hem AB hem de Fransa elitlerinin, Avrupa ve Fransa yönetici sınıfının son yıllardaki siyasi tercihlerine.

Az önce üç savaştan bahsetmiştik. Ukrayna-Rusya, ABD-İsrail-İran ve Ensarullah Hareketi-Suudi Arabistan savaşı. Bu üç savaş, AB ve Fransa yönetici sınıflarının tercihlerini ve o tercihlerin bugünkü sonuçları nasıl doğurduğunu anlamak açısından son derece önemli.

Ukrayna-Rusya savaşı başladığında Avrupa petrol ithalatının yüzde 30’dan fazlasını Rusya’dan yaparken, bu ülkeye yapılan yaptırımlar kapsamında bugün bu oran yüzde 1’e kadar düşmüş durumda. Aynı şekilde kimi uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle halen yüzde 10’lar seviyesinde olsa da artık Avrupa’nın doğalgaz tedarikçisi Rusya değil. 

Peki Rusya’nın yerini hangi ülke aldı bu süreçte? Siyasi bir tercih olarak elbette ki bu ülke Amerika Birleşik Devletleri oldu ve ABD bugün Avrupa’nın baş enerji tedarikçisi konumunda. Ancak ABD petrolü ve doğalgazı Rusya’nınkinden en az yüzde 30 daha pahalı ve bütün bir Avrupa ve Fransa şu an bu siyasi tercihin bedelini ödüyor. 

Mesele tek başına enerji maliyetleri değil elbette; Fransa diğer AB ülkeleriyle birlikte Rusya’yı baş tehdit olarak ilan etmiş durumda ve bunu da hızla militaristleşmek için bir bahane olarak kullanıyor. 2021 yılında 39 milyar avro civarında olan savunma bütçesi, 2026’ya gelindiğinde neredeyse iki katına yaklaşarak 68 milyar avroya çıkmış durumda. Buna bir de Ukrayna’ya yapılan askeri yardımları eklemek gerekiyor ve şu an için 10 milyar avro civarında olan bu yardımlar için toplam taahhüt edilen tutar 58 milyar avroya ulaşıyor. 

Aynı Fransa, İran’a yönelik savaşta ABD-İsrail ikilisini, Ensarullah’a karşı yürütülen savaşta Suud Krallığı’nı destekliyor. Oysa her iki savaş da enerji fiyatlarını artırıyor, bu da küresel enflasyonu tetikliyor ve merkez bankaları faiz artırırken, devlet tahvillerinin faizi de artıyor. Yani Fransa, dış politikadaki tercihleriyle de kendi krizini kendisi derinleştirmiş oluyor. 

Peki ya çözüm? Elbette ki yönetenlerin aklına servet vergisi, büyük şirketlerin vergi yükünün artırılması, askeri harcamaların kısılması vs. gelmiyor; bilakis neoliberalizmin doğasına uygun bir şekilde Fransa halkına yeni bir “kemer sıkma” programı dayatılmak isteniyor. Bu program kapsamında kamunun sosyal harcamalarının daha da aşağıya çekilmesi, eğitim ve sağlığa ayrılan tutarın küçültülmesi, sosyal güvenlik harcamalarının kısılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi tam da sermayenin talep ettiği şeyler var.

Ve işte bugün, Fransa’nın en yoksul semtlerinin liselerinden başlayıp bütün bir ülkeye yayılan eylemler tam da buna itiraz ediyor, şirketlerin ve elitlerin yönettiği Fransa’yı, Fransa’nın düzenini hedef alıyor. Bunu yaparken de kamuyu yeniden göreve çağırıyor, kamuculuk talebini yükseltiyor, şirketlerin egemenliğine ve savaş tüccarlarına meydan okuyor, Filistin’i de sonuna kadar sahipleniyor.

Tüm dünyada ve Avrupa’da merkez siyasetin çöküşünü izlediğimiz bir dönemde, bir yandan karşı-devrim hızla yoluna devam ederken ve faşizm yükselirken öte yandan da dünyanın başka yerlerinde Fransa örneğinde olduğu gibi “büyük insanlık” sesini çıkarıyor, teslim olmuyor, direniyor. 

Artık öyle bir yerdeyiz ki ya büyük insanlık kazanacak ya da dünya daha önce görmediği bir barbarlığa sürüklenecek, bu yüzden bizde ve her yerde büyük insanlığın sesinin, kavgasının, öfkesinin daha da yükselmesi gerekiyor.

Yazarın Son Yazıları