Fatih Yaşlı
Petrolle gelen petrolle mi gidecek?
Yayın Tarihi: 21.10.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 21.10.2026 , 00:16
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan tam altı yıl sonra, 1973’te, İsrail ve Araplar bir kez daha savaştı ve ABD destekli İsrail bu savaşta da üstünlüğünü korudu. Savaşın bölgesel en önemli sonucu, İsrail’le Mısır arasında yapılan Camp David Anlaşmasıyla Mısır’ın İsrail’i tanımasıydı ama bu savaş esas olarak bir de küresel sonuçlar doğurdu ve tüm insanlık olarak aslında halen o sonuçların yarattığı dünyanın, yani neoliberal dünyanın içerisinde yaşıyoruz.
Savaş devam ederken, Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği İsrail’i destekleyen Batı’ya karşı petrol üretimini azaltma ve fiyatları artırma kararı aldı. Birkaç ay içerisinde petrol fiyatları varil başına 3 dolardan 12 dolara çıktı, yani dört kat arttı ve bunun Batı ekonomileri üzerinde ciddi etkileri oldu. Üretim maliyetlerinin artması enflasyonu, enflasyonun artması beraberinde faiz artışlarını getirdi.
Böylece kapitalizm 1929’dan sonra yeni bir kriz konjonktürüne girdi ve bu, “stagflasyon”, yani “enflasyon içerisinde durgunluk” olarak adlandırıldı. O tarihe kadar enflasyondaki artışın ekonomideki canlılıkla el ele gideceği varsayılıyordu ama şimdi ilk kez hem fiyatlar artıyor, hem de durgunluk yaşanıyordu.
1973’teki ilk petrol şokunun üzerine 1979’da İran İslam devrimi ve hemen sonrasında da İran-Irak savaşı eklendi. Her iki hadise de küresel enerji arzı üzerinde yeni basınçlar yaratarak petrol fiyatlarını artırdı ve Batı ekonomilerinin krizini derinleştirdi. 70’ler boyunca kamu bütçeleri devasa açıklar vermeye başladı, büyük mali krizler yaşandı.
İşte tam da bu noktada, uzun yıllardır pusuya yatmış bekleyen canavar, yani neoliberalizm devreye girdi. Neoliberal ideologlar tarafından yaşanan mali krizlerin gerisinde kamu sektörünün aşırı büyümesinin olduğu ilan edildi, Keynesçi politikalar yerden yere vuruldu ve çözüm olarak da o sihirli formül gündeme getirildi: Devleti küçültmek ve serbest piyasanın egemenliği.
Devleti küçültmekle kast edilen şey aslında “sosyal devleti küçültmek” ve her şeyi piyasalaştırmaktı, o zamandan bu zamana özelleştirme politikalarıyla, deregülasyonlarla, devletin sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, konut gibi alanlardan çekilip bu boşluğu piyasa aktörlerinin doldurmasıyla, şirketlerin egemenliğiyle adım adım yeni bir paradigma inşa edildi.
Bu, ABD ve İngiltere’den başlayıp küresel ölçekte yaşanan bir karşı-devrim ve sınıf saldırısıydı.
(Geçerken not edelim: Bizde de 24 Ocak Kararları, 12 Eylül darbesi ve oradan bugünlere uzanan süreç, küresel karşı-devrimin ve sınıf saldırısının bir parçasıydı ve halen devam ediyor.)
Neoliberal karşı-devrim ilk büyük krizini 2008’de yaşadı ve kriz bu sefer petrol değil konut sektörü merkezliydi. ABD’de konut kredilerinin geri ödenememesiyle başlayan bu kriz bütün bir finansal sistemi çökertti ve krizden tam da neoliberallerin sözde karşı olduğu bir şekilde devlet müdahalesiyle çıkıldı, devlet banka ve şirketleri kurtarmak için piyasaya milyarlarca dolar pompalarken kimsenin aklına serbest piyasa gelmiyordu.
2008 krizinin etkileri bugün hala devam ediyor; düşük büyüme oranları, borçlanma oranlarındaki yükseliş, en tepedeki gelir gruplarının zenginlikten aldığı paydaki astronomik artış ve gelir dağılımındaki bozukluk adeta kapitalizmin kalıcı özellikleri haline geldi.
Bu süreklileşmiş düşük yoğunluklu kriz, emekçi sınıfların genel sessizliğinin devam ettiği ve ekstra faktörlerin devreye girmediği bir konjonktürde en azından yönetilebiliyordu; ancak yakın zamanda o ekstra faktörler devreye girdi, sonra da emekçi sınıfların sesi duyulmaya başlandı.
Önce Ukrayna-Rusya savaşı başladı ve bu savaş enerji fiyatlarında çok hızlı bir sıçramaya neden oldu, bunu önce bu sene içerisindeki ABD-İsrail ikilisinin İran savaşı ve sonra da Yemen’deki Ensarullah’la Suudi Arabistan Savaşı’nın yeniden başlaması izledi.
Her üç bölge de birer petrol bölgesiydi ve her üç bölgede başlayan savaşlar, tıpkı 1973’te olduğu gibi petrol fiyatlarını tetikledi, bu da henüz 2008 krizinin etkilerini atlamamış kapitalist sisteme vurulan ikinci büyük darbe oldu. Bir kez daha üretim maliyetleri arttı, bu enflasyonu, enflasyon da faizleri tetikledi, halkın alım gücü düşerken devletlerin borçlanma maliyetleri yükseldi, 2008’den beri artış ivmesinde olan bütçe açıkları hızlandı ve yeni bir mali kriz gelip kapıya dayandı.
Şimdi Avrupa’da ve ABD’de tanıklık ettiğimiz her şey tam olarak bu eksende yaşanıyor; neoliberalizm 1973 petrol kriziyle hakim paradigma haline gelmişken, 53 yıl sonra başka bir petrol kriziyle birlikte bu sefer çanlar neoliberalizm için çalıyor.
Ancak bu sefer 1973’ten farklı olarak denkleme dâhil edilmesi gereken başka şeyler var, artık başka bir dünyada, başka koşullarda yaşıyoruz ve bugünkü koşullar o günkü koşullardan çok daha kötü.
Birincisi, 1970’lerin krizinden neoliberalizme geçilirken Batı’da hala arkasına sığınılabilecek bir sosyal devlet ve karşıda ise her şeye rağmen bir Sovyetler Birliği ve sosyalist blok vardı, bugün ikisi de yok. Bugün petrol kriziyle birlikte bir de barınma ve geçinme krizi söz konusu. Dolayısıyla neoliberalizmin krizi, halk kitleleri üzerinde 1970’lerdekinden çok daha şiddetli etkiler yaratabilir ve daha uzun sürebilir.
İkincisi, 1970’lerde Batı henüz bugünkü gibi sanayisizleşmemiş, üretim doğuya kaymamıştı. Bugün ise hem ABD’si hem Avrupa’sıyla sanayisizleşen bir Batı, enerji kaynaklarından yoksun bir Avrupa ve hızla yükselen bir Çin var, bu nedenle de kriz kuvvetle muhtemeldir ki çok daha sancılı geçecektir.
Üçüncüsü, 1970’ler dünyasında henüz neo-faşizm ya da aynı anlama gelmek üzere radikal sağ bu kadar güçlü değildi; bugün ise anti-kapitalist bir retoriğin arkasına saklanıp kitlelere müesses nizamla mücadele vaat etmekte ve giderek bir alternatif haline gelmektedir. Merkez siyasetlerin yaşadığı meşruiyet kriziyle birlikte düşünüldüğünde bu durum günümüz faşizminin neoliberal evredeki kapitalizmin krizine karşı göreve çağrılmasına yol açabilir, faşizm artık bir kez daha güncel bir tehlikedir.
Dördüncüsü, 1970’lerde dünya yeni bir militaristleşme evresinde değildi; bugün ise savaşlar istisna olmaktan çıkıp kural haline dönüşmekte, silahlanma harcamaları hızla artmaktadır. ABD’nin NATO’nun yükünü Avrupa’ya daha fazla yıkma arayışı ve Ukrayna savaşına verilen destek, yaşanan mali krizi daha da derinleştirecek, kemer sıkma programları çok daha gündeme gelecektir.
Beşincisi, söz konusu militarizm, esas olarak ABD emperyalizmin Çin’e karşı enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü artırma çabasıyla iç içe geçmektedir ve Venezuela ve İran’a yönelik haydutluk doğrudan bununla ilişkili olarak okunmalıdır.
Altıncısı, tüm dünyada sınıf hareketleri ve devrimci mücadele kendi iç krizini yaşamakta, sürekli geri çekilmektedir ve bugün özellikle Batı’da emekçi sınıfların hoşnutsuzluğunu devrimci kanallara akıtacak ve düzen dışı seçenekleri halkın önüne koyacak öncü güçler yoktur. Bu ise açıkça radikal sağın işini kolaylaştırmakta, geniş kitlelerin bir alternatif olarak yüzünü faşizme dönmesini beraberinde getirmektedir.
Yedincisi, 1970’lerin krizi neoliberalizmin ideolojisi ve mekânsal örgütlenmesi olarak küreselleşmeyi beraberinde getirmişken bugün tam tersine bir süreç yaşanmakta ve post-küreselleşme çağına doğru hızla ilerlenmektedir. Artık hakim paradigma serbest ticaret değil, gümrük duvarları, ticaret savaşları ve merkantilizmdir; ayrıca ulus-devlet geri dönmektedir ve tüm bunları yükselen militarizmle birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
Sekizincisi, Batılı elitlerin ve sermayenin elinde şu an için neoliberalizme alternatif olabilecek başka bir sermaye birikim modeli yoktur, yeni bir Keynesçilik ya da kamucu bir dalga ufukta gözükmemektedir; tam tersine kapitalizm toplumlara daha çok kemer sıkmadan başka bir şey vaat edememektedir.
Dokuzuncusu ve son olarak, bugün Fransa’da tanıklık ettiğimiz ve oradan başka ülkelere de yönelen isyan dalgası devrimci bir potansiyeli içinde barındırmakla birlikte, henüz kapitalizmi köklerinden sarsacak bir nitelik taşımamaktadır ve bir siyasi programa ve öncüye sahip değildir. Ancak neoliberalizmin krizinin dünyayı çok daha karanlık bir yere doğru götürme vesilesi yapılmasına dair niyetler karşısındaki en büyük direnç de yine bu halk hareketlerinden gelmektedir.
Velhasıl, artık klişe oldu ama bir kez daha Gramsci’ye başvurarak söylemek gerekirse dünyamız ve insanlık tıpkı onun döneminde olduğu gibi yine “eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı” bir dönemden ve dolayısıyla bir “canavarlar çağı”ndan geçmektedir.
Yeninin ne olacağını ise yine insanlığın vereceği mücadele belirleyecektir.
Neoliberalizmin aslında öldüğü ama bir “zombi neoliberalizm” olarak yaşamaya devam ettiği, bunun için de neo-faşist rejimlerin iş başına geldiği bir dünya ihtimali hiç de uzağımızda değildir ama bu ihtimale karşı mücadele de diyalektiğin gereği kendini adım adım inşa etmekte ve “buradayım” demektedir.
O halde gelecek orada bir yerde, o sözün içerisinde gizlidir.