Erhan Nalçacı
Türkiye kiminle, neden savaşacak? İsrail ve Yunanistan ile mi?
Yayın Tarihi: 09.10.2026 , 21:29 Güncelleme Tarihi: 10.10.2026 , 00:05
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ana akım medya (sosyal medya hesaplarına kimsenin dokunmadığı) sürekli olarak bir kafa yıkama operasyonu yapıyor: Türkiye bir füze deniyor, Yunanistan ve İsrail egemenleri fena halde tırsıyor, “Türk aslanları” her tarafımızı sardı diye inliyorlar.
Emekçi halk yoksulluk içindeyken bu kadar silahlanmaya ve savaş hazırlığına bir kılıf bulmak gerekiyor çünkü.
Tabii çok kaşırsanız bu ülkelerle bir gün bir kaza yaşanabilir, ama ancak bir kaza.
İşin aslını anlamak için Türkiye sermaye sınıfının emperyalist düzen içindeki ikili konumuna bakmak gerekiyor. Hem Batı emperyalizminin içinde bir unsur Türkiye hem sermaye sınıfının kendi adına emperyalist amaçları var.
Batı emperyalizmiyle Türkiye arasında yapılan sermaye yatırımları, borç/faiz ilişkileri, değer zinciri ve pazarlar açısından kesilmesi çok zor bir göbek bağı oluşmuş yıllar içinde. Bu durum, Türkiye’yi Batı emperyalizminin taktik ve stratejilerine uyumlu bir unsura dönüştürüyor. Türkiye’yi sürüklüyor, araçsallaştırıyor.
Emperyalizm çok kirli bir süreç dayatır: Diğer ülkelere dönük hileler, komplolar, cinayet ve katliamlar, diz çöktürmeler, bağımlı hâle getirmeler… Dolayısıyla Türkiye bu kirli sürecin parçası durumunda.
Öte yandan Türkiye sermayesinin kendi emperyalist hedefleri oluştu. Kendi adına da operasyon yapıyor, iç savaşlarda taraf oluyor, devletleri bağımlı hâle getirecek adımlar atıyor.
Türkiye sermayesinin bu iki karakterine, Batı emperyalizminin içinde bir unsur olmakla kendi çıkarları için yayılmacı hedefler gütmesi arasındaki gerilim ve uyuma zaten bir süredir Yeni Osmanlıcılık diyoruz.
Konuyu daha iyi anlamak için en iyisi Suriye’deki Türkiye’nin pozisyonuna bakalım.
Önce şunu söyleyelim: Bir ülkeyi veya topraklarının bir kısmını ilhak etmek, emperyalist devletlerin tabii ki rüyalarını süsler. Ama 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu ilhak işi zorlaşmıştır. Esas olan, sermaye ihracatı yoluyla bir ülkeyi sömürmek ve bağımlı hâle getirmektir.
2011’de Suriye, uluslararası yalıtılmışlığını kırmak için liberal kıpırtılar göstermekle birlikte egemen ve bağımsız bir ülkeydi. Kendi hava sahasını ve sınırlarını ordusuyla koruyabiliyor, zengin bir ülke olmamasına rağmen bağımsız bir iktisadi yapıyı sürdürüyordu. Arap coğrafyasında İsrail karşıtı omurgaya sahip neredeyse tek devlet olarak kalmıştı. Dolayısıyla Batı emperyalizminin bütün hışmını üzerine çekiyordu.
2011’de düğmeye basıldığında Türkiye, Batı emperyalizminin bir unsuru olarak komploya katıldı; cihatçıların ülkeye transferinde, lojistiğinde ve örgütlenmelerinde çok kritik bir rol oynadı. İdlib’te sıkışan cihatçıların hamiliğini yaptı, ABD’nin uyguladığı ekonomik ablukaya katıldı, vali atadığı, maaşlarını ödediği bölgeler oluşturdu.
Sonuçta Batı emperyalizminin içine monte ettiği ajanların yönetimindeki cihatçı çeteler, Suriye Cumhuriyeti’ni 2024’te yıkmayı başardı.
Şimdi bir bakın: Hava sahasını koruyamayan, dolayısıyla sınırlarını da koruyamayacak, güya bağımsız bir ülke kaldı geriye. Cihatçıların zaferi, İsrail’in hesabına büyük başarı olarak yazıldı.
Türkiye’nin kendi çıkarları için emperyalist bir unsur olarak davranmasını anlamak için son iki yıl içinde Türkiye’den Suriye’ye yapılan sermaye ihracatına bakmamız gerekiyor.
Türkiye sermaye sınıfı Suriye’de onlarca fabrika kuruyor, organize sanayi inşa ediyor, bankacılık faaliyeti sürdürüyor. Ticaret dengesi tamamen Türkiye’nin lehine olacak şekilde Suriye pazara dönüştürülüyor.
Adı lazım değil, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nden biri şöyle demiş: “Türkiye’de artan işçilik maliyetleri nedeniyle tekstil ve hazır giyimde üretim sürdürülemez hâle geldi. Mısır yerine Suriye Halep merkezli üretim Türk firmalarına alternatif sunabilir.”
Türkiye’de asgari ücretin dayattığı yüksek sömürü oranı yetmiyor ve çok daha ucuza çalışacak Suriye halkına göz dikiliyor. LC Waikiki’nin çoktan Halep’te fabrika açtığı biliniyor.
Şam Havalimanı’nın yeniden inşası, 4 milyarlık ortak bir yatırımla Kalyon ve Cengiz İnşaat ile Katar ve ABD şirketlerine kalıyor.
Suriye devleti yabancı yatırımcılara kârların transferini, 10 yıla kadar vergi muafiyetini, sermayesini döviz olarak bulundurma hakkını tanıyor. Yabancı bankalar, ülkenin sömürülmesinde parayı döndürmek için Suriye’ye akıyor.
Enerji sektöründe de ABD-Türkiye-Katar ortaklığıyla doğal gaz elektrik santralleri inşa ediliyor.
Liste çok uzun, daha fazla devam etmeyelim. Ancak emperyalizmin bir ülkeyi nasıl “özgürleştirdiği” çok iyi anlaşılıyor.
Suriye’de İsrail ve Türkiye niye kapışsın? Askerî yetenekleri ve egemenliği ortadan kaldırılmış, sermaye ihracatıyla paylaşılan bir ülke var. İsrail’in ilhaklarına ise göz yumuluyor.
Birleşmiş Milletler toplantısında Netanyahu konuşurken salonu terk etmek, kirli elleri yıkamaya benziyor. Mesele, Netanyahu yönetiminde gerçekleştirilen katliamlardan eşit derecede sorumlu olan Trump, Macron ve Batı emperyalizminin diğer temsilcileri konuşurken salonu terk etmek. Bunlarla dostluk kurmak ve aynı hatta olmak, insanı öylesine pisliğe buluyor ki Netanyahu’ya sırt çevirmeyi meşruiyet sağlayıcı bir arındırma yöntemi gibi kullanıyorlar.
Şimdi herkes farkında: İsrail’in ve ABD’nin hedefinde, Batı emperyalizmi dışında davranan İran ile Yemen’deki Husiler kaldı. ABD ve İsrail’in yerine Türkiye ve Pakistan bir vekâlet savaşını üstleniyorlar. Yok savunmaymış, yok yasaymış, yok istihbaratmış… Her şey ortada.
Bir kere Suudi Arabistan mazlum bir ülke değil; petrol zenginliğiyle gericiliğin belini kırmış, güçlü bir devlet. Mazlum ve yoksul olan, Suudi Arabistan’ın Yemen iç savaşına katılarak on binlerce kişisini katlettiği Yemen halkı.
Dışarıdan verilen görüntü, üç İslamcı devletin Yemen’de bir mezhep savaşına girdiği şeklinde. Ancak işin aslı, Batı emperyalizminin güdümünde Yemen halkına ve İran’a karşı son derece haksız bir konum almaya dayanıyor.
Üstelik bu açık haksız konum, Rusya’ya karşı açılacak bir savaşa Türkiye’nin nasıl sürüklenebileceğine dair de fikir veriyor.
Yunanistan’a gelince, geçen gün Hürmüz Boğazı’na İran’a karşı askerî gemi gönderebileceklerini bildirdiler. Yunanistan’ın işbirlikçi ve kirli sermaye sınıfıyla Türkiye aynı safa düşüyor.
Cepheyi başka türlü örmek gerekiyor: Bütün ülkelerin emekçileri, lise öğrencileri, barınma sorunu yaşayanları, savaşa karşı gençleri, emeklileri, işsizleri ve göçe zorlananları bir tarafa; bütün ülkelerin patronları ve uzantıları karşı tarafa.