Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
iran_aa

Sermaye Bölücüdür | İran, Küba, İşçi Sınıfı, Epstein, Emekliler, Eşitsizlik

​​İşçiler birlik olunca Cumhuriyet güçlenir

Aşkın Süzük

Yayın Tarihi: 18.03.2026 , 08:08 "0 dakikalık okuma süresi"
Türkiye’de burjuvazi yüzyılı aşkın bir süredir korku içinde. İşçilerin sınıf bilincinin gelişmesi, bir sınıf olarak kapitalist düzenin temellerini sorgulamaya başlamaları ve ülkeyi yönetmeye aday haline gelmeleri ihtimalinden tedirginlik duyuyorlar. Bu nedenle yıllar boyunca, işçi sınıfına açılan savaş ile Cumhuriyet’in tarumar edilmesi operasyonu paralel yürütüldü.

Türkiye Cumhuriyeti emperyalist ülkeler açısından Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde dünyada dengelerin yeniden kurulduğu yıllarda ortaya çıkan bir anomaliydi. Bu topraklardan bakıldığında ve yoksul halk açısından değerlendirildiğinde ise büyük bir tarihsel ilerlemedir. Tebaadan yurttaşlığa geçilmiş, eşsiz bir kazanım elde edilmiştir. Burjuvazi için bu siyasi süreçte önemli olan sermaye birikiminin ihtiyaçları çerçevesinde kapitalizmin maddi altyapısının gelişmesidir. Zamanla bu maddi temelin olgunlaşması ve emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesi, nüfusun büyük kesimini oluşturan emekçilerin yurttaşlığın kazanılmasıyla elde ettiği hak ve kazanımları ortadan kaldırdı.

Bugün 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’in idealleri, ülkenin tüm kaynaklarına el koyup yöneten sermaye sınıfını sınırlayan bir yüke dönüştü. Bu yüklerden yıllar içerisinde kurtulmaya çalıştılar. Bunu yapabilmeleri için Cumhuriyet’in özellikle kuruluş döneminde güç aldığı ülkede yurtseverlik, antiemperyalizm, laiklik, halkçılık, devletçilik ve planlama gibi değerlerden uzaklaşılması gerekiyordu. Bu değerlerin yeniden üretilmesinin, işçi sınıfının örgütlenmesi, “birlik” olması ve toplumsal eşitliği sağlayacak çıkarlarının gerçekleşmesi ile ulaşılabileceğinin en başta sermaye sınıfı farkındaydı. İşçi sınıfına açılan savaş ile Cumhuriyet’in tarumar edilmesi operasyonu bu nedenle paralel yürütüldü.

İşçilerin örgütlenmesinden sonra önce işyeri ve fabrikalarda kendisini muktedir hissetmeleri ile “artık kendi kaderimi elime alıyorum” düşüncesine ulaşmaları arasındaki mesafe kısadır. O nedenle nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçilerin kitlesel olarak örgütlendiği, beraberinde dayanışmanın ve “biz” olma duygusunun hâkim olduğu dönemlerde siyasi ve toplumsal açıdan bir başka ağırlık oluşmaya başlar. Ülkede “memleketin gerçek sahibi” olduğunu kavramaya başlayan işçi sınıfı belirleyici güçlerden biri haline gelir. 

Burjuvazinin korkusu Cumhuriyeti'in altını oydu

Cumhuriyet tarihi boyunca bu potansiyeli bir “sınıf bilinci” ile kavramış olan burjuvazi ve onun temsilcisi hükümetler, nicel olarak hayli zayıf olmasına rağmen işçilerin birlikte hareket etmesi, örgütlenmesi ve devamında bir işçi hareketinin güçlenmesini hiç tercih etmediler. 1924 yılında toplam istihdam içerisinde tarım kesiminin payı yüzde 89,6 gibi yüksek bir düzeyde bulunurken, sanayi kesiminin payı yüzde 4,6 ve hizmetler kesiminin payı ise yüzde 5,5 gibi sınırlı bir seviyeye ancak ulaşıyordu. Yani genç Türkiye Cumhuriyeti’nde işçi sınıfı nicel olarak çok zayıftı. Bu durum, sermaye sınıfının genlerine işleyen korkuyu azaltmıyordu. Rusya’da kurulan işçi devletinin varlığı Cumhuriyet’in kuruluşuna önemli bir destek sunarken sermaye sınıfının bahsettiğimiz korkusunu ise körüklüyordu. Bu nedenle 1960’lı yıllara kadar işçi sınıfının her türlü örgütlenmesi yasaklanıp baskı altına alınmıştı. 1961 Anayasası ile girilen yeni dönemde, aksi çok iddia edilse de, işçilerin ve emekçi kesimlerin haklarını yine mücadele vererek, nicel ve nitel yükselişle siyasi ve toplumsal alanda ağırlıklarının artması ile elde etmişlerdi. Örneğin, Kavel Direnişi bu açıdan bir öncü eylemdir. 1963 yılında bu fiili grevden sonra grev ve toplu iş sözleşmesi hakkı, yasal olarak düzenlenmek durumunda kalınacaktı. Ardından işçi eylemlerinin ve sınıf mücadelesinin ivme kazanacağı bir dönem açılacaktı.

Saraçhane Mitingi, 31 Aralık 1961

Burada bir parantez açmakta fayda var. İşçi sınıfının ekonomik hakları için mücadelesi ve bilinci, ülkedeki siyasal ve toplumsal koşulların bütünüyle bağlantılıdır. Bu nedenle, işçilerin temel çalışma ve ücret ile ilişkili haklarını savunmak üzere geliştirdikleri bilincin düzeyinde sınırların genişlediği ve daraldığı dönemlerden söz edilebilir. 19. yüzyılın ikinci yarısında sosyalizm düşüncesinin etkisinin yayılmaya başladığı İngiltere’de işçilerin bu kendiliğinden bilincinin sınırları sınıfın nihai kurtuluşu hedefine daha yakın olduğu söylenebilir. Türkiye’de toplumsal mücadelelerin arttığı ve sosyalist hareketin kitlesel bir örgütlenmenin eşiğine geldiği 1970’li yıllardaki durum ile 12 Eylül Darbesi sonrası devrimcilere ve işçi sınıfının örgütlerine sert bir baskının uygulandığı dönem bu açıdan farklı olacaktır. İlkinde işçi hareketinin ve mücadelesinin yükselmesi hem kolaylaşmış hem sağlam bir zemin bulmuştur. İkinci dönemde ise sermaye sınıfı ihya olurken sadece emekçi kesimler değil toplumun bütününde çürümenin yaygınlaştığını ve Cumhuriyet döneminde yurttaşlığı kurmuş olan birçok toplumsal değerin aşındığını görürüz.

Kavel Direnişi

Aynı karşılaştırma, sendikalaşma oranlarının yerinde saydığı ve gericiliğin adım adım belirleyici hale geldiği AKP dönemi için de yapılabilir. Ekonomik hak mücadelesi vermeyen ve örgütlenemeyen işçi sınıfının siyasette ağırlığı kalmazken, patronların ve AKP’nin Cumhuriyet’i tasfiye operasyonu alabildiğine hızlandı. 1923 yılından bu yana emek-sermaye çelişkisinin sonuçları ve sermaye sınıfının refleksleri Cumhuriyet’in altını oyuyor. İşçi sınıfının örgütlendiği ve “birlik” olduğu dönemlerde ise sermaye sınıfının bu refleksine doğrudan ket vurulmuş oluyor.

15-16 Haziran İşçi Direnişi

12 Eylül Darbesi: Patronların birliği

Sermaye sınıfının programının tıkır tıkır işlemesi için yapılan 12 Eylül Darbesi ve bu darbeden sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne olanlar belli açılardan bir milat olarak kabul edilebilir. Daha önemlisi ise sermaye sınıfının borusunun öttüğü darbeyle oluşturulan bu ortam, siyasal, ekonomik ve toplumsal olarak sermaye ideolojisinin hâkim hale gelmesinde gözlenen tüm çatlakların kapatıldığı bir ülkenin neye benzeyebileceğini gösteren laboratuvardır.

Bir hesaplamaya göre darbeyi izleyen 8-9 yılda şirketlerin gerçek kârları ikiye katlanmış, reel ücretler ise yaklaşık yüzde 40 kadar düşmüştü. Sermayenin bu zaferinin arkasında patronların önceki on yılın sonlarında kısa vadeli farklı çıkarlara sahip olsalar da istikrarsızlığa karşı bir askeri darbe yapılması konusunda uzlaşmalarıdır. Sermaye sınıfının birliği, 24 Ocak Kararları üzerinde sağlanmıştır. 

Darbe ile konfederasyonlar ve sendikalar kapatılmadan, işçi sınıfının önceki yıllarda güçlenen örgütlülüğü dağıtılmadan ücretlerin bu kadar şiddetle düşürülmesi, buna karşılık kârlılığın bu kadar hızla artırılması mümkün olamazdı. 

“Sanayici olarak rahat şartları beklemek, ülkenin gelecekteki ekonomik sıkıntılarını büsbütün artırmaktan başka bir şey olmazdı. Siyasal uzlaşmazlıkların arttığı, anarşinin tırmandığı, çok kişinin memleketten kaçmak, uzaklaşmak çareleri aradığı 1980 öncesi kriz döneminde biz yolumuza devam ettik, yeni tesisler kurduk.”

Vehbi Koç’un bu sözlerinde bahsettiği dönem darbeden önce işçi sınıfı hareketinin yükseldiği, sınıf bilincinin geniş emekçi kesimler arasında yaygınlaştığı yıllardır. Koç’un anılarında aktardığı bu sözlerinde “siyasal istikrarsızlık” koşullarında da kazanmaya devam etmiş olmaları dışında dikkat çekici bir unsur daha var. Aslında kârını ve yatırımlarını düşünen Koç, ülke ekonomisi ve yararı adına konuşur görünüyor. 12 Eylül Darbesi, azınlık olan sermayedarların çıkarlarının ve ideolojisinin topluma boca edildiği, patronların toplumsal açıdan meşrulaştırılıp belirleyici hale geldiği bir dönemin kapılarını açmıştır. Bu kapı kapanmadan toplumun ve Cumhuriyet’in ayağa kalkması mümkün değildir.

Böl, parçala, yönet

Darbenin etkilerine ve işçi sınıfının ekonomik kazanımlarına vurulan darbeye karşı işçiler, Bahar Eylemlilikleri (1989) ve Büyük Madenci Yürüyüşü (1991) gibi iddialı yanıtlar üretmişti. Kısa bir dönem, işçilerin ülke gündeminde ağırlığını yeniden hissettirmesine ve toplumda sermaye ideolojisinin sarsılmasına yol açan gelişmeler oldu. 1990’lı yılların başına kadar süren bu dalganın oluşmasında, 1970’li yıllarda sendikal mücadele deneyimi olan öncü işçilerin rolü büyüktü. Bunu patronların ve devletin de fark ettiğini söylemek yanlış olmaz. Hem işyerlerinde hem de sendikalarda etkin pozisyonda olan çok sayıda tecrübeli işçi söz konusu dalganın kalıcı bir işçi sınıfı mevzisine dönüşmemesi için zamanla işten çıkarıldı ya da tasfiye edildi. Yine, işçi sınıfı mücadelesinde söz konusu dalganın bastırılması ile düzen siyasetinde bugün AKP’de cisimleşen gerici alternatifin o yıllarda yükselmeye başlaması arasında net bir ilişki vardı.

Büyük Madenci Yürüyüşü-Zonguldak 1991

Sömürünün derinleştirilmesi sürecinde, 2000’li yılların başında 4857 sayılı İş Kanunu’nun çıkarılması önemli bir diğer dönemeç oldu. Bu kanun ile işçilerin daha esnek ve uzun sürelerde çalışmasının yasal şartları oluşturuldu. Esnek çalışma ve taşeronlaştırma bu düzenlemelerden sonra yaygınlaştı.

Bu yasanın kabul edilmesinden birkaç ay sonra AKP iktidara geldi ve işçi sınıfına saldırıda dümene geçti. AKP’li yıllarda, 12 Eylül Darbesi’nin tamamlayamadığı emeğe saldırılar daha da şiddetli hale getirildi ve işçilerin elinde kalan son kazanımları da tırpanlandı. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere birçok sektörde piyasalaşma derinleşti ve özelleştirme uygulamaları ile birçok kamu varlığı talan edilirken KİT’lerde çalışan bir işçi kuşağı emeklilik ya da işten çıkarmalar yoluyla yok edildi. Nihayetinde piyasalaşma, esnekleşme ve bu doğrultuda yapılan düzenlemelerle çalışmanın niteliğine göre çalışanlar arasında mavi yaka-beyaz yaka, kadrolu-taşeron, geçici-daimi, tam zamanlı-yarı zamanlı, kamu-özel sektör gibi ayrımlar kalınlaştırıldı, işçi sınıfı bölündü. Sınıf içi rekabet teşvik edildi. Tüm bunlar, işçilerin bir sınıf olarak ülkede yeniden ağırlık kazanmasının önünde ciddi bir engel haline geldi.

'Ayaklar baş olursa...'

Bununla birlikte Türkiye burjuvazisinin yüz yıllık korkusu hiç geçmedi. İşçilerin sınıf bilincinin gelişmesi, bir sınıf olarak kapitalist düzenin temellerini sorgulamaya başlamaları ve ülkeyi yönetmeye aday haline gelmeleri ihtimalinden tedirginlik duyuyorlar. Hükümetler ve devlet, hep bu korku ve tedirginlikle hareket etti. AKP’li yıllarda, burjuvazi adına bu refleksin ortaya çıktığı birçok moment oldu. Bu korkunun ifadesi olan “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözünü Erdoğan üç kez kullandı. İlki 2008’de sendikaların 1 Mayıs mitingini İstanbul Taksim’de yapmak istediklerini ilan etmeleri, ikincisi 2009’da Tekel işçilerinin özelleştirmeye karşı Ankara’da gerçekleştirdikleri direniş ve üçüncüsü de 2013 yılında Haziran (Gezi) Direnişi üzerine söylendi. Erdoğan ayakların yani emekçi sınıfların baş olmak istemesine karşı olan öfkesini gizleyemiyor, sermaye sınıfının korkusuna tercüman oluyordu: “Ayaklar baş olmamalıdır.”

Bugün ülkemizde kapitalizmin 100 yıl öncesine kıyaslanamayacak kadar gelişmiş olduğu açık bir gerçek. Aileleriyle birlikte nüfusun çok önemli bir kısmını oluşturan emekçilerin toplumsal dengeleri etkileyebilecek ezici bir nicel büyüklüğe ulaştığı da biliniyor. Ancak geniş emekçi kesimleri bir sınıf kimliğiyle bir araya getirebilecek, işçileri belli sorun ve talepler etrafında birleştirebilecek nesnel ve öznel bir zemin kurulabilmiş değil.

Ayrıca daha önemlisi, sorunları etrafında birlikte ortak siyasi, toplumsal ve kültürel refleksler göstermelerinin ve bu çerçevede yavaş yavaş ortak bir sınıf kimliği oluşturmalarının önünde bir dizi engel var. Bu engeller düzen tarafından sistematik olarak örgütleniyor, besleniyor ve tahkim ediliyor. İşçilerin ortak bir kimlik ve ideolojik açıdan duygudaşlık geliştirmesi engellenmeye çalışılıyor. 

İşçilerin, etnik kimliklerine göre ayrıştırılarak milliyetçilik körüklenmesi önemli bir araç olarak kullanılıyor. Patronların aksine, ülkesinden başka gidecek yeri olmayan ve memleketi memleket yapan her şeyi yaratan işçilerin daha kolay üretebilecekleri yurtseverlik duygusu geçmişten bu yana Türk-Kürt düşmanlığı gibi emekçileri birbirine düşürecek ve sorunlarının kaynağını belirsizleştirecek bir gündemle manipüle edilmeye çalışıldı. Benzer biçimde göç ve göçmenlere dönük nefretin bazı provokatif yaklaşımlarla diri tutulması da aynı işlevi görüyor. Dinselleşmenin derinleştirilmesi ve gericiliğin yaygınlaşması ise bir başka taraftan işçiyi hareketsiz bırakan kuşatmanın diğer aracı oluyor. İşçinin yaşadığı birçok soruna rağmen şükretmesi, kanaat etmesi gerektiği düşüncesi tarikatlar ve eğitim sistemiyle zerk edilirken, patronların emekçileri ihtiyaç duyulduğunda “din kardeşi” sayması ve tepkilerini bu yolla törpülemesi sağlanıyor. 

Örgütsüzleşip yalnızlaşarak kendine güvensiz hale gelen işçilerin din, milliyetçilik ve muhafazakârlaşma ile kapsanması ise sınıf kavrayışından uzaklaşmalarını hızlandırır, onları edilgenleştirir. Patronların çıkarları ülkeyi Cumhuriyet’i ayağa kaldıracak asıl dinamizmden mahrum ettiği için yok edilmeli, sermaye sınıfı ile yollar ayrılmalıdır.

iran_aa
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...