Cumhuriyetçilik ve emek-sermaye çelişkisi: Eşitlik ihmal edilebilir mi?
Kardemir, 1936 yılında ülkenin ilk ağır sanayi tesisi olarak kuruldu, yoksul orman köylülerinden oluşan işçilerin elleri üzerinde yükseldi. Halkın kaynaklarıyla kurulan tesis ilerleyen yıllarda emekçilerin yararına değil sermaye birikiminin güçlendirilmesine hizmet etti.
Gülay Dinçel
Cumhuriyet kavramsal ve tarihsel olarak yurttaşlara eşitlik vaadeder. Ancak Fransız Devrimi’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne başlangıçta taahhüt edilenle tarih boyunca gerçekleşen arasında büyük mesafe bulunuyor. İşin içine kapitalizm girdiği için kaçınılmaz olarak açılan bir mesafe. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci yoksul köylülerin ve emekçilerin eşitlik beklentilerini canlı tutacak bazı ek özgünlüklere sahip olsa da hızlı kapitalist gelişmeyle birlikte bu beklentiler derinleşen eşitsizliklerin altında kaldı.
Kapitalist ilişkilerin gelişiminin erken aşamasında, sermaye sınıfının görece zayıf olduğu bir tarihsel kesitte kurulmuş Cumhuriyet’in ileri yanları, hiç tartışmasız sonraki yıllara da çok şey devreden toplumsal kazanımlar, kuruluş koordinatlarına dönme refleksi yaratıyor. Bugün Cumhuriyetçi birikimin bazı kesimlerinin bu refleksi göstermesi anlaşılabilir. Ancak kuruluş koordinatlarına dönerek günümüzün eşitsizliklerle dolu tablosunu ortadan kaldırmak mümkün değil, dolayısıyla söz konusu refleks de bir tür yanılsama.
Belirli tarihsel koşullar altında tutarlı bir antikapitalist konumlanışa ihtiyaç olmadan hayata geçirilmesi mümkün olabilmiş bağımsızlıkçılık, laiklik, devletçilik gibi ilkelerin bugün sermaye düzenini karşıya almadan uygulanması olanaksız. Ki kısmi olarak hayata geçirildikleri dönemlerde de Genç Cumhuriyet’in yoksul köylülerinin, emekçilerinin sahiplenmesiyle içi dolmuş ve bu günlere kazanım olarak taşınmaları da böyle mümkün olmuş ilkelerden söz ediyoruz. Her bir ilkenin bugün uygulanması önündeki en büyük engel hâkim ekonomik sistem, adlı adınca kapitalist üretim ilişkileri. En temel eşitsizlik kaynağı olarak emek-sermaye çelişkisi ortadan kaldırılmadan bu başlıklarda düzeniçi manevra alanı bulunmuyor. Özellikle sosyalist sistemin çözülüşü sonrası dünya, son 35-40 yılda yaşananlar, “ara çözümler”in uygulanabilir olmadığını fazlasıyla gösterdi. 20. yüzyılın değişik dönemlerini ve coğrafyalarını veri alarak geliştirilen kapitalizm koşullarında “eşitsizliklerin azaldığı” bir toplum tahayyülünün öncelikle iktisadi temeli bulunmuyor. 20. yüzyılda büyük bölümünü sınıflar mücadelesinin mümkün kıldığı kazanımların sınıf temelinden koparılıp siyasi aktörlerin vizyonuyla ilişkilendirilerek kavranması başka ülkeler için de Türkiye için de gerçeklikten kopuk değerlendirmelere yol açabiliyor.

Sınıflar varsa bölünme de var
Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkmakla Cumhuriyet tarihinin bütününe koşulsuz sahip çıkmak arasında çok büyük fark var. İlki kuruluş sürecinin devrimci karakterinin, ülkesi için mücadele eden bir halkın izdüşümüyken ikincisi omurgasını Cumhuriyet’in sınıf karakterinin oluşturduğu kocaman bir tarih. Başka türlüsü mümkün müydü, 1920’ler Anadolu’sunda kapitalist olmayan bir yol seçilebilir miydi tartışması bulunduğumuz noktada anlamsız. Amaç yarına ışık tutmaksa sermaye birikiminin ihtiyaçlarının merkeze konduğu bir tarihin ülkeyi bugüne taşıdığı gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Örneğin daha yola çıkarken toprak sahipleriyle ittifak yapılması, sadece dönemin güç dengelerinin dayattığı bir zorunluluk olarak anlaşılamaz, çok net bir sınıfsal tercih yapıldı. Sermaye çıkarları gözetilerek şekillenen bir toplum henüz sınıflar gelişme aşamasındayken varsayımsal olarak “bölünmüş” bir toplumdu.

Sermaye ve bağımsızlık yan yana gelir mi?
Cumhuriyetçi birikimin bazı kesimlerinin bir tür “dış” tehdit olarak formüle etmeye çalıştığı “bölücülük”, denkleme sermaye düzeni dahil edilmediğinde büyük savrulmalara yol açıyor. Ülkenin bağımsızlığını savunduğunu söyleyenlerin bir anda sermayenin emperyal heveslerinin arkasına hizalandığı, genişleme adı altında büyük bir dağılma dinamiğine su taşıdıkları görülebiliyor. Kapitalist Türkiye’nin bugünkü temel sorunlarından hiçbirini sınıf merceğine sokmadan anlamak mümkün değil. Kürt sorununu da emek-sermaye çelişkisini bir kenara bırakarak anlamak imkânsız. Ülkenin bir bölümünün toprak sahiplerinin tebaası olmaktan çıkamayışı, ağa zulmünden kaçabilen yoksul köylülerin kentlerde patron sömürüsüne maruz kalışı, sermaye düzeninin bölgesel eşitsizlikleri derinleştirerek ilerlemeyi seçmesini zemine yerleştirmeden, düzenin değişik aktörlerinin öznel tercihlerine daraltılmış bir yaklaşımda ısrar etmek “Cumhuriyetçilik”ten ziyade “ırkçılık”ta patinaj yapmaya yol açabilir.
Kürt sorunu bir yana bugün sermaye sınıfından kopmadan Türkiye’nin bağımsızlığını savunmak mümkün mü? Emperyalizme karşı mücadele ederek kurulan bir ülkede başlangıçta bağımsızlıkçılığın iki önemli unsuru bulunuyordu. İlki emperyalizme karşı dişiyle tırnağıyla mücadele eden, ülkeyi işgalden kurtaran yoksul köylülerdi. İkinci unsursa daha nesnel bir gereklilik, emperyalizme rağmen kurulan bir ülkenin, bir ulusal ölçek yaratmanın olmazsa olmazı yerel sermayenin gelişimini sağlamaktı. Gelişmiş, fazlasıyla serpilmiş, uluslararası sermayeyle iç içe geçmiş bugünün sermaye sınıfının bağımsızlık gibi bir derdi olmadığı, uluslararası işbölümünde, sermayeler arası hiyerarşide ve rekabette yerini aldığı çok açık. Ara başlıktaki soruya dönersek kuruluş momentindeki çok sınırlı yan yana geliş dışında net biçimde hayır. Türkiye’yi NATO’dan AB’ye türlü karmaşık ilişki ve yükün içine sokan, nükleer başlıkların üzerinde oturmaktan tarımda kendine yeterli olmaktan çıkaran, her ucundan uluslararası sermayeye bağlanmış bir sanayi üretimin ortaya çıkmasına yol açan sermaye sınıfının tercihleri. Son 25 yılda üretilen değer, zenginlikler muazzam biçimde artarken nüfusun çok büyük bir bölümünü derin bir yoksulluğa iten tablo da bu tercihlerle yakından ilgili.
Sanayi üretiminin devlet yatırımlarıyla neredeyse yoktan var edilmesine, Sovyet planlama uzmanlarının da desteğiyle bölgesel eşitsizlikleri de gözeterek yapılan yatırımlara hayranlık duymamak mümkün değil. Ancak tarihin devamına bakmak, Sümerbank yatırımlarının üstüne inşa edilen tekstil sektörünü, kamunun demir-çelik tesislerine yaslanan otomotiv sektörünü, sermaye birikimi için sağlam bir zemin oluşturulduğunu da görmek elzem. Daha doğuş aşamasında finansmanla, teknolojiyle, ortaklıklar ya da ticaret yoluyla uluslararası sermayeye entegre edilen sektörler bir “anomali” değil, başlangıç döneminin zorunlulukları ortadan kalkar kalkmaz sermaye birikimine yol açmanın sonuçları.
Laiklik kimin meselesi
Güncel laiklik tartışmalarında Cumhuriyet’in kuruluş dönemini mahkûm eden, laikliği kurucu önderliğin bir tür “elitist” dayatması olarak değerlendiren yaklaşımlar öne çıkıyor. Sermaye iktidarının sıkışmalarının yarattığı ihtiyaçlar, AKP iktidarının tabanını konsolide etmeye yönelik, esasen çaresiz, debelenmeleri bir yana laikliği sınıfsal zemininden koparma çabası anlaşılır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da bugün de kapitalist gelişmenin açığa çıkardığı dinamiklerle düzenin ideolojik ihtiyaçları arasında dozu değişse de özü değişmeyen bir çatışma yaşanıyor. Modern sınıfların ortaya çıkışı, yoksul köylülüğün işçi yığınlarına dönüşümü laikliğin yukarıdan kurulmasını gerekli kılarken kaçınılmaz olarak daha insanca yaşama olanaklarını genişletmesi nedeniyle emekçilerin de kuvvetli bir şekilde sahip çıkması sonucunu da getirdi. Hiç kuşkusuz kapitalizmin ilk ortaya çıkışında tarikatlara dayalı bir sermaye formasyonu mümkün olabilseydi -teorik olarak da pratik olarak da imkânsız elbette- laiklik tercih edilmeyebilirdi. Bir kez modern toplumsal formasyon ortaya çıktıktan sonra sermaye sınıfını çok da ilgilendiren bir başlık olmaktan hızlıca uzaklaştı ve on yıllardır esas sahibinin, emekçi yığınların sahipleniciliğine kaldı.
Bir adım daha ötesine işaret etmek gerekiyor: Sadece AKP iktidarının değil, türlü ideolojik avantajı nedeniyle sermaye sınıfının da tercihi daha fazla dinselleşmiş bir toplum. Ancak hem tarihsel formasyon hem de Türkiye kapitalizminin gelişmişlik düzeyinin işçi sınıfı üzerindeki sekülerleştirici etkisi sürekli alan daraltıyor. Laiklik hep sınıf meselesiydi, bugün çok daha fazla öyle.

Devletçilik: Sosyalizm olmadan mümkün mü?
Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin en güçlü yanlarından biri hiç kuşkusuz tüm eksiğiyle gediğiyle devletçi ekonomi, planlama deneyimi. Genç kuşakların yaşanmışlığı olmasa da önceki kuşakların deneyimleri, ülkenin dört bir yanına yayılmış çeşitli izlerle kısmi bir uygulamanın bile yarattığı sonuçları anlamayı kolaylaştırıyor, sosyalizm perspektifini daha inandırıcı kılıyor. Bu nedenle söz konusu dönemi tüm izleriyle ne kadar konuşsak yetersiz kalır. Ancak Türkiye’de devletçi ekonomi politika tercihini, bununla bağlantılı planlama deneyimini sermaye birikiminin ihtiyaçlarından ayırarak ele almak mümkün değil. Sadece özelleştirmeler değil, sermaye perspektifinden bile tartışmalı sayılabilecek piyasalaşmalarla niyeti aşan sonuçları ortadan kaldırmak için ne kadar uğraşıldığı, sermaye sınıfının bu konudaki bitmeyen hoyratlığı ortada. Sermaye birikiminin cılız olduğu bir dönemde, dünyadaki gelişmelerin de desteğiyle hayata geçirilmiş bir politikanın bugün sadece stratejik sektörlerle sınırlı tutulsa bile yeniden hayata geçirilmesi açık ki işçi sınıfı iktidarının kurulmasından çok daha zor.
Sadece enerji sektörünü alalım: Sabancı’nın, Koç’un, Zorlu’nun en değerli varlıklarına el koyacaksınız, regüle edilmiş bir kapitalizmle yola devam edeceksiniz. Keza gerçek bir planlama yapmaya kalktığınızda uluslararası sermayeye entegrasyon adı altında tam bir gecekonduya dönüşmüş sanayi üretim yapısına çok köklü müdahaleler yapmanıza izin verileceğini umacaksınız.

Cumhuriyet tarihini aynı zamanda Türkiye’de kapitalist gelişmenin, buna bağlı olarak da eşitsizliklerin derinleşmesinin tarihi olarak okumak gerekiyor. Söz konusu gelişmenin içini boşaltamadığı, emekçilerin sahiplendiği için güncel karşılığı hâlâ güçlü değerler, geleceğe ancak eşitlik ve özgürlük mücadelesine, sosyalizme bağlanarak taşınabilir.
Kapak foto altı: Kardemir, 1936 yılında ülkenin ilk ağır sanayi tesisi olarak kuruldu, yoksul orman köylülerinden oluşan işçilerin elleri üzerinde yükseldi. Halkın kaynaklarıyla kurulan tesis ilerleyen yıllarda emekçilerin yararına değil sermaye birikiminin güçlendirilmesine hizmet etti.
Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...