Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
iran_aa

Sermaye Bölücüdür | İran, Küba, İşçi Sınıfı, Epstein, Emekliler, Eşitsizlik

Laiklik, Mollalar ve emperyalist saldırganlık...

Kemal Okuyan

Yayın Tarihi: 18.03.2026 , 08:09 "0 dakikalık okuma süresi"
Güncelleme Tarihi: 18.03.2026 , 10:49
İran halkının yıllardır ne çektiğini biliyoruz. Türkiye’de savunduğumuz laikliği İran için “değersiz” filan görmüyoruz. Tam tersine. İran’ın laikliğe ve dahası bir emekçi iktidarına ihtiyacı var. Ancak emperyalist saldırganlığın mutlaka ve mutlaka püskürtülmesi gerekiyor. Bu görev “ama mollalar iktidarı da şöyle” diyerek sulandırılamaz. İran’ın geleceğinde söz sahibi olmak isteyen herkesin bu saldırganlığa karşı mücadeleye odaklanması mutlak zorunludur.

Laikliğin bir “elitist proje” olduğu büyük bir palavradır. 

Laiklik daha sözcük itibariyle avamdır, Yunanca “halk”tan gelmektedir. Ruhban sınıfından olmayanları tanımlamak için kullanılır. Evet, ruhban sınıf ayrıcalıklıdır ve illa bu kavramdan hareket edeceksek, elit bir zümredir.

Burada asıl sorun, aslında hiçbir şey açıklamayan “elitizm” teorisindedir. Elit eğer yönetici, ayrıcalıklı kesimleri tanımlamak için kullanılıyorsa, laiklik dünyada ve Türkiye’de elitlere kafa tutarak kendini var etmiştir.

Yok “elitizm” toplumun genel ortalamasının üstünde eğitim olanağı alan kişilerin siyasal ve ideolojik alanda öne çıkmalarına dönük bir rahatsızlığın ifadesiyse, söylenecek olan yine basittir: Geniş halk yığınlarının eğitim olanağından yoksun bırakılması, egemen sınıfların ekonomik ve siyasal ihtiyaçlarının ürünü ve sömürüye dayalı toplumsal düzenin gerçekliğidir. Ve burada “okuma” ayrıcalığını elde eden kişiler ancak ve ancak bu ayrıcalıklarını nasıl kullandıklarına bakılarak yargılanabilirler.

“Okumuş insanlar emekçi halka karşı sorumludur” sözü TKP’nin öğrenci çalışmasının sürekli canlı tutulmuş düsturlarından biridir. Bu sorumluluğu devrimci, üretken, cesur ve yaratıcı bir biçimde yerine getirenlere aydın denir. Bu anlamda “elitizm” eleştirisi adı altında aydın düşmanlığı, düpedüz gericiliktir, sol adına yapılıyorsa sol kisveli gericiliktir. 

Unutmayalım, yüzyıllar önce Anadolu’da insanların inanç sistemleri katliamlarla, kılıç zoruyla değiştirildi. Sonra bu değişim istikrara kavuştu, kendi muhafazakârlığını üretti. Buna karşın, halkçı ve hiç de “elitist” olmayan birçok direniş ortaya çıktı, en azından bir direnç kültürü belirginleşti.

Okurdan özür diliyorum, “elitizm” kullanım değeri son derece düşük, anlamsız bir kavram, bunun etrafında bir tartışmanın riskleri var. Ancak bu kavramı kapımıza madem Cumhuriyet alerjisi olanlar bıraktı, onu geri fırlatmak için kısa süreliğine elimize almamız gerekiyor.

Kuvâ-yi Milliye desenleri Abidin Dino

 

Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, Osmanlı Sarayı’na çöreklenen sınıfsal ve bürokratik güçlerin merkezde, aşiret reisleri, tarikat şeyhleri, büyük toprak ağaları ve kan içici mültezimlerin yerelde nemalandığı siyasal ve toplumsal yapıya öldürücü bir darbedir. “Elitizm” üzerinden bir tartışmaya gireceksek, Cumhuriyet karşıtlarını üzeriz. Evet, mülk sahibi sınıflar içinde Cumhuriyet’in ilanını, kendi çıkarlarına uygun gördükleri için destekleyenler vardı ama Ankara hükümetinde bu sınıfların koyduğu ağırlık, temel olarak monarşinin reforme edilmesi doğrultusundaydı. Daha ötesine direniyordu “elitler”! 

Cumhuriyet’in ilanı ve hilafetin kaldırılması bir jakoben tavırdır ve sonuna kadar halkçı bir müdahaledir. 

Özetle, Türkiye’de Cumhuriyet devrimlerine karşı tepkilerde “halkçı” hiçbir şey bulamazsınız. Yoksul köylülük içinde gerici ideolojilerin ağırlık kazandığı bölgelerde geniş bir nüfusu bu akılsızlığın içine sürükleyenler, insanı insan yerine koymayan, onların yurttaş haline gelmesini büyük bir tehdit olarak görenlerdi. Halk üzerindeki bu baskı kalkmadan halkın uyanışı mümkün olmayacaktı. “Elitizm” diye saldırdıkları, halkın aydınlanma olasılığıydı.

Cumhuriyet’in ilanı yurttaşlığa geçişi sağladı ama sınıfsal tahakküm sürünce, gerici ideolojiler kendilerine geniş bir konfor alanı yaratabildiler ve kapitalist sınıf güçlendikçe halkın yoksulluğunu Cumhuriyete bağlayarak, laikliği “tepeden inme”ci ve “Anadolu’ya yabancı” bir olgu olarak gösterdiler. Türkiye burjuvazisinin laikliği NATO’culuk ve Amerikancılığa meze yaptığı, Milli Mücadele’nin alt edilmesi zor meşruiyetini kendi sınıf egemenliği için tepe tepe kullandığı uzun bir dönem boyunca Türkiye gericiliği, bir yandan egemen sınıf bloğunun içindeki ağırlığını güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan da yoksul kitlelerin beynini bütün sorunların laik Cumhuriyet’ten kaynaklandığı demagojisiyle yıkadı. 

Bu ikiyüzlülüğün en açık kanıtı bugün AKP’nin laf söyletmediği iki siyasetçidir. Türkiye kapitalizminin farklı gelişmişlik düzeylerine denk düşen zaman dilimlerinde Adnan Menderes ve Turgut Özal, açık bir biçimde Türkiye burjuvazisinin en güçlü kesimlerine hizmet ettiler. Biri toprak ağasıydı, diğeri burjuvaziye memurluktan o sınıfın organik bir üyesi olmaya yönelmişti. Bunlar ortadayken, her ikisinin de “halk adamı” olarak kutsanması, Türkiye gericiliğinin muazzam başarısıdır. Bu başarıda onlara liberal bloğun büyük yardımı dokunduğunu unutmayalım.

Adnan Menderes ve ABD Başkanı Eisenhower

Zaten her ikisi isim de, resmi ideoloji bağlamında, seyreltilen laikliğin içine İslamcılığın yerleştirilmesi için en fazla çaba harcayan siyasetçiler arasındadır. Bütün bu çabalarla birlikte, büyük sermaye bir yandan kendi tabanlarını mutlak olarak tutan tarikatların doğrudan ya da dolayımlı bir biçimde hâkim olduğu şirketleri kendi içine alırken, laikliğin işçi sınıfının elinde devrimcileşmesini engellemek için “çağdaşlık” ve “modernizm”in temsilcisi olma iddiasını hiçbir biçimde terk etmemeyi tercih etti.

AKP’nin yükselişi bu açıdan sistemin iç dengelerinde ve devlet yapılanmasında önemli kırılmalara yol açarken, kapitalist sınıf açısından o ölçüde keskin altüst oluşlar yaşanmadı. TÜSİAD sermayesi genel olarak ağırlığını kaybetmedi, muazzam kârlar elde etti, AKP’nin yükselişinde kendilerine alan açılmasını bekleyen yeni sermaye çevrelerini sancılı da olsa kabullendi. Hepsi birden kazandı.

Bütün bunlara rağmen, AKP de kendisini mazlumların hareketi olarak pazarlamayı becerdi; bazen açıktan karşısına aldığı laikliği istediği gibi yorumladı ve “militan laiklik” olarak yaftaladığı Cumhuriyet dönemi dönüşümlerini “elitist” ve “millete yabancı” olarak itham etmeye devam etti.

Böylece tarihimizin en azgın piyasacı ve halk düşmanı politikaları Anadolu’nun muhafazakâr yoksullarının devrimi olarak gösterildi. Burada sağın “düşünsel” yetersizliğini liberaller ve bir kısım “sol” tamamladı. 

Bu tarih anlatısının baştan aşağıya reddedilmesi gerekiyor.

Bu anlatıyı “inandırıcı” kılan bir diğer olgu, İslam coğrafyasında dinciliğin kapitalizme dışsal olduğu düşüncesidir. Oysa İslamiyet sermaye birikimine uygun mekanizmalarıyla ve eşitsizlikleri normalleştirme açısından önceki dinlere göre çok daha ikna edici olmasıyla “modern” bir inanç sistemidir. Bu anlaşılmadığı için kapitalizme dışsal bir siyasal İslam tarifi yapılmış ve Türkiye gericiliğinin sistemin içine çekildikçe enerji kaybedeceği sanılmıştır. Kapitalizme ilericilik atfetmek gibi bir başka tuhaflığın da ürünü olan bu yaklaşım AKP iktidarının pratiğinde tamamen yanlışlanmıştır.

AKP iktidarının hışmına uğrayan son “laiklik bildirisi”, sonuna kadar savunulması gereken bir çıkış olsa da, bu yanlışın izlerini barındırmaktadır. Gerici tehlikeyi Talibanlaşma olarak resmetmek, Ortadoğu’yu “gerici batalık” olarak tanımlamak Türkiye’nin iç dinamiklerini es geçmek ve ayrıca burjuva sınıfının laiklikten kurtulma isteğini hafife almak anlamına gelir. 
Laiklik artık hiçbir biçimde bir modernleşme projesi olarak savunulamaz; gündemimizde doğrudan sınıfsal bir aydınlanma mücadelesi olmak durumundadır.

Konuyu buradan İran’a bağlayabiliriz.

Oldukça farklı toplumsal koşullarda, farklı bir mezhepsel temelde ve farklı dinamiklerin ürünü olarak İran’a egemen olan dinci hareketin de Şah döneminin çürümüş “modernliğini” karşısına alıp, halkçılık iddiasıyla ve yine “elitizm” eleştirisiyle yolunu temizlediğini unutmayalım. 1979 İran Devrimi, komünistlerin yaygın etki sahibi olduğu işçi sınıfı ile dinci hareketin kontrolündeki ülke ekonomisi ve kültüründe önemli bir yere sahip “Çarşı”nın küçük ve orta boy işletme sahiplerinin adı konmamış ittifakı olarak yükseldi. Bu ittifak, kır ve kent yoksullarını, aydınları ve öğrencileri kendisine çekecek ve heyecanlandıracak enerjiyi yaratmıştı.

1 Mart 2026 Tahran. Fotoğraf: Fatemen Bahrami (AA)

Mollalar bu devrimci harekete ağırlıklarını koyup, devrimi işçi sınıfından çalıp karşı devrimcileştirirken mevcut egemen sınıf bloğunu da sarsmak hatta ortadan kaldırmak zorunda kaldı. Şah’a ve onun temsil ettiği siyasal-ekonomik sisteme dönük yaygın nefretin ürünü olan devrimci bir dalgaya yaslanarak iktidara gelen, öte yandan kendisi devrimci olmayan Humeyni önderliğindeki İslamcı hareket, radikal dönüşümlere imza atmak durumundaydı. İçlerindeki “yumuşak geçişçiler” bertaraf edilirken önceki kapitalist sınıfın önemli ölçüde tasfiyesi anlamına gelen yaygın millileştirmelere gidildi.

Bir yandan da komünistlere ve diğer devrimci, ilerici unsurlara dönük acımasız bir yok etme operasyonu başlatılırken Şah döneminin olumsuzlukları “laikliğe” bağlandı ve teokratik bir siyasal yapılanma “elitizm” karşıtı, eşitlikçi ve halkçı bir silkiniş olarak sunuldu.

Özetle, bizdeki gibi bir “doğal” eklemlenme ve süreklilik yerine sert bir kopuşla İran’ın egemen sınıf yapısı baştan aşağıya değişti. Mollalar, aşağıdan yani emekçi halktan gelecek tehditlere karşı dayanıklı, işçi sınıfının birçok ülkede dişiyle tırnağıyla kazandıkları hakları düzleyen ve sınıf mücadelelerine hiç alan bırakmayan bir kapitalist yapıya adım adım yöneldiler. Devlet sektörü mollalar hiyerarşisine bonyadlar (vakıflar) ve benzeri yapılar üzerinden devredilirken, sistemin diğer önemli kurumlarının yöneticileri de kapitalistleşti ve “bir cübbe, bir sarık” mütevazılığının ardına gizlenen bir sömürücü sınıf peydahlandı. Eski dönemin uyum sağlayan güçlü bazı patronlarını da listeye eklemek gerek. İyi düşünülmüş ve dirençli bir şiddet aygıtını sonuna kadar kullanan bu yeni kapitalist sınıf, çok uluslu tekellerin şekillendirdiği dünya sistemine entegrasyonda hem kendi tercihlerinden ve yapısal özelliklerinden hem de emperyalist sistemin başını çeken ABD’nin ihtiyaçlarından kaynaklı nedenlerle zorluklar yaşadı. 

Bu zorluklar şimdi İran’ın yeni ve çok kapsamlı bir saldırganlıkla karşılaşması noktasına evrildi. ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail, yalnızca İran’daki iktidara değil, İran halkının bu gerici diktatörlüğe karşı kendi çıkar ve hedefleriyle mücadele etme hakkına, İran’ın doğal zenginliklerine, tarihine, kültürüne, sınırlarına ve egemenliğine saldırıyor. Yukarıda anlatılan sınıf gerçeğinin ve iktidarın zorbalıklarının bu saldırıyla hiçbir ilgisi yok.

Bu saldırının başarılı olması durumunda İran özgürleşmeyecek; tam tersine ABD emperyalizmi açısından “sorunlu” olan başlıklardan arındırılacak, bölge tamamen ABD-İsrail planları doğrultusunda şekillendirilecek, Türkiye bu plana mutlak uyum gösterecek bir çizgiye ittirilecek ve belki bir varoluş sınavına sokulacak. Dahası emperyalistler her ülkeyi istedikleri gibi dizayn edebileceklerine gerçekten inanmaya başlayacaklar. 

ABD ve İsrail'in İran'a saldırıdığı gün Türkiye Komünist Partisi üyeleri İzmir Buca ve Adana İncirlik'teki NATO üslerine yürüdü. 

Bu, çok ama çok tehlikeli bir süreçtir.

İran halkının yıllardır ne çektiğini biliyoruz. Türkiye’de savunduğumuz laikliği İran için “değersiz” filan görmüyoruz. Tam tersine. İran’ın laikliğe ve dahası bir emekçi iktidarına ihtiyacı var. 

Ancak emperyalist saldırganlığın mutlaka ve mutlaka püskürtülmesi gerekiyor. Bu görev “ama mollalar iktidarı da şöyle” diyerek sulandırılamaz. İran’ın geleceğinde söz sahibi olmak isteyen herkesin bu saldırganlığa karşı mücadeleye odaklanması mutlak zorunludur. Bunu gerici iktidara koltuk değnekliği yapmadan becermek mümkündür. Bazı İranlı güçler emperyalizmin ajanlığına yönelirken, bağımsız bir zeminde anti-emperyalist politikayı savunanların var olması sevindiricidir. Sonuçta İran’ın geleceğine elbette İran halkı karar verecektir.

Biz komşu olsak da “dışarıdan” konuşuyoruz. Bizim görevimiz İran’a dönük dış müdahaleyi ve saldırganlığı durdurmaya yardımcı olmaktır. Bu süreçte İran’daki iktidarın saldırganlığa karşı koyma hakkını reddetmiyor ve saldırgana karşı sergilenen direnci, İran halkı adına sahipleniyoruz.
Devrimci tutum budur. Bugün “ben ABD’ye de İran’daki rejime de karşıyım” demek, ABD ve İsrail saldırganlığına onay vermektir. Devrimciler inisiyatifin kimde olduğunu bilmek, gelişmelerin olası sonuçlarının bölge ve dünya ezilenlerini nasıl etkileyeceğine ilişkin ciddi değerlendirmeler yapmak zorundadır. İlk bakışta pek yaratıcı ve solcu gibi gözüken pozisyonların pratikte hiçbir değeri olmadığı unutulmamalıdır.

iran_aa
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...