Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
iran_aa

Sermaye Bölücüdür | İran, Küba, İşçi Sınıfı, Epstein, Emekliler, Eşitsizlik

Platform kapitalizmi çağında kültür-sanat: Dijitalleşme sanatı özgürleştirdi mi?

Anıl Aba

Yayın Tarihi: 18.03.2026 , 08:08 "0 dakikalık okuma süresi"
Sanat camiasının büyük çoğunluğu dijitalleşmeyi coşkuyla karşıladı. Örneğin plak şirketlerine bağımlı kalmamak heyecan vericiydi. Gelinen noktada belki plak şirketlerinden kurtuldular ama dijital platformlara bağımlı oldular.

Günümüzde birçok kişi kültür ve sanat eserlerine, sanatçılarına, yıldızlarına bir ayrıcalık atfediyor. Sosyalist bakış açısıyla bir kültür sanat emekçisinin doktor ya da çöpçüden farkı olmadığı gibi kapitalizm içinde de kültür-sanat ekonomik ve ideolojik değer üreten bir endüstriden ibaret. Geldiğimiz noktada kültür-sanat üretimini diş macunu, şampuan ya da gofret üretiminden ayrı değerlendirmek için fazla bir sebebimiz yok. Ürünlerin doğası ve üretim süreçleri farklı olsa bile, mesela, bugün şarkılar da tıpkı dondurma gibi esasen mübadele değeri için üretiliyor. Nitekim eskiden beri bizim kültür-sanat dediğimiz birçok alan artık “eğlence sektörü” olarak kategorize ediliyor, billboard şarkıları çoksatan formüllerle yazılıyor.

Tabii mesele sadece kültürün metalaşması değil; bu metaların kim tarafından ve nasıl üretildiği. Dondurma sektöründe birkaç büyük şirketin piyasayı kontrol etmesi nasıl tesadüf değilse, müzikten sinemaya, kitaptan görsel sanata kadar kültür alanında da benzer bir yoğunlaşma yaşanıyor. Bir avuç küresel platform ve şirket, neyin görünür olacağını, neyin popüler sayılacağını, hangi estetiğin “makbul” olacağını belirleyen başlıca aktörler haline geldi.

Bu durum, kültürü demokratikleştirmek ve özgürleştirmek bir yana dursun, onu daha dar bir koridora sıkıştırıyor. Eskiden mahalle sinemasında, yerel sahnede ya da küçük yayınevinde karşılaşılabilecek farklı sesler, renkler, fikirler bugün algoritmaların filtresine takılıyor. Başka bir deyişle, kültür-sanat artık yalnızca üretilmiyor, merkezden dağıtılıyor.

Platformlar ve Tekelleşme

Bugün çoğu kültür-sanat ürününün dağıtımı dijital platformlar üzerinden yapılıyor. Müzikte Spotify; sinema ve dizilerde Netflix, Disney, Amazon; uygulamalarda App Store ve Google Play vs… Buradaki problem sadece birkaç büyük şirketin büyümesi değil; neyin görüleceğini, duyulacağını ve değerli sayılacağını belirleyen kapıların tek bir elde toplanması. Tekno-feodalizm yakıştırması biraz bu duruma bakarak yapılıyor zaten. Gerçek bir üretim yapmayan platformların “kapıları tutup” geçmek isteyenlerden para istemesi ortaçağ feodalizmindeki faaliyetleri andırıyor.

25-30 sene evvel, internet çağına giriş yaparken yükseltilen vaatlerden biri “demokratikleşme”ydi. İnternet üzerinden herkes evinde ürettiği ürünleri tüm dünyaya pazarlayabilecek, müzisyenler şarkılarını dijital ortamda paylaşabilecek, herkes kendi köşesinde yazar olabilecek, şairler şiirlerini pratik bir şekilde milyonlara ulaştırabilecekti. Gerçekten dijitalleşmenin ilk yıllarında daha önce adı sanı duyulmamış şirket ve kişiler bu “demokratik” ortamdan faydalanıp bir yerlere ulaştılar. O zamanlar Google, Amazon, Facebook, Twitter, YouTube ve benzerleri büyük sermaye arka planı olmayan ama muhteris start-up’lardı. Ya da korsan warez sitelerinde, P2P uygulamalarında herkesin mp3’ü, yazılımı, oyunu paylaşılırdı. Profiller büyük ölçüde anonimdi. Kişisel verilerin ekonomik bir değeri yoktu. KVKK henüz bir ihtiyaç değildi. “Abonelik kapitalizmi” dediğimiz şey henüz daha ortaya çıkmamıştı. Pekâlâ 2000’li yıllar için internetin altın çağı diyebiliriz.

Fakat gelin görün ki aradan geçen zaman dijital ortamı demokratik kılan neredeyse her şeyi alıp götürdü. İlk dönemin özgür alanı kısa sürede sermaye için büyük bir fırsat haline dönüştü. Başlangıçta herkesin yükleyebildiği, paylaştığı, dolaşıma soktuğu içerikler giderek birkaç büyük platformun mülkiyetine bağlandı. Kullanıcılar üretmeye devam etti; fakat dağıtım, görünürlük ve gelir kanalları merkezileşti. İnternetin kamusal vaadi giderek zayıfladı, yerini özel platformların tekeline bıraktı

Bugün Google arama sonuçlarının, Spotify oynatma listelerinin, Netflix ana ekranının ya da Instagram keşfet sayfasının hiçbiri nötr değil. Hepsi ticari çıkarlar, algoritmik öncelikler, promosyon ve reklam mantığıyla düzenlenmiş vitrinler aslında. Yani dijital ortam, herkese açık bir meydan olmaktan çıkıp tekellerin kontrol ettiği bir alışveriş merkezine dönüştü. Bu alışveriş merkezinde en iyi müziği, en iyi sanatı yapanlar değil, dijital platformlarda görünür olmak için para yatıranlar hayatta kalıyor.

Bilet tekelleri 

O kadar ki konser, tiyatro, müzikal gibi etkinliklerin bilet satışında bile tekelleşme oldu. 2010’da Amerika’da Live Nation ve Ticketmaster birleşerek biletleme ekonomisini kontrol etmeye başladı. Daha sonra Ticketmaster, Biletix’i satın alarak Türkiye pazarını da fiilen tekeline aldı. Biletleme gibi basit ve önemsiz bir alan bile fahiş kesintiler, ücretler, bedeller ve komisyonlarla bir rant kapısına dönüşmüştü. Berbat bir internet sitesi, olmayan tüketici hakları, münhasır sözleşmeler, sıfır yenilik ve yatırım… Sanatın ekonomik değerinin yüzde 15-20’si bilet tekellerine gidiyordu.

Bilet piyasasındaki bu örnek, kültür-sanat alanındaki tekelleşmenin yalnızca tüketiciyi değil, üreticiyi de kuşattığının göstergesi. Konser biletlerinden alınan her yüksek komisyon, sadece sanatsevere yüksek fiyat olarak yansımıyor; sahnedeki müzisyenin, kulisteki teknik ekibin, ışıkçının, ses mühendisinin payı da eksiliyor. Dolayısıyla tekelleşme soyut bir “piyasa sorunu” değil; sanatseverlerin ve sanat emekçilerinin gündelik yaşamına doğrudan etki eden bir mekanizma.

Birkaç yıl önce bu değişti; Biletix tekeli kırıldı, komisyonlar makul seviyelere indi, münhasır sözleşme yapılmasının önüne geçildi, bilet satan site sayısı arttı, rant azaldı. Ama dediğim gibi biletleme, meselenin sadece küçük bir kısmı. Spotify ve YouTube’dan gelen ödemelerin çoğu sanatçı için ne kadar komik meblağlar olduğunu hepimiz biliyoruz.

Sanatçının kırılganlığı ve yeni emek rejimi

Birçok sanatçı bu yeni ekonomi yükselirken kontrpiyede kaldı. Camianın büyük çoğunluğu dijitalleşmeyi coşkuyla karşıladı. Plak şirketlerine bağımlı kalmamak heyecan vericiydi. Gelinen noktada belki plak şirketlerinden kurtuldular ama dijital platformlara bağımlı oldular. Dijital platformların dağıttığı pastanın kalın dilimlerini Taylor Swift, Ed Sheeran, Rihanna, Katy Perry, Sezen Aksu gibi süperstarlar götürürken ortalama gruplara ayda birkaç bin dolardan fazlası düşmüyor. Yani burada bir tekelleşme sorunu olduğu gibi bir eşitsiz bölüşüm sorunu da var.

Fiziki albüm satışı bitmişken, dijitalden gelen telif ödemeleri tel, yay ve baget maliyetlerini ancak karşılarken canlı performans müzisyen için en önemli gelir kalemi haline geldi. Onun da yüzde 15-20’si bilet tekeline, yüzde 17’si vergiye, yüzde 15-20’si mekâna gidince geriye kuş kadar bir meblağ kalıyor. Tabii eğer Tarkan, Serdar Ortaç, Hadise falan değilseniz…

Neticede kültür-sanat emekçilerinin bazıları yalılarda yaşayıp Ege’de ada satın alırken büyük çoğunluğu güvencesiz bir şekilde çalışıyor. Bugün bir taraftan dijital tekeller, bir taraftan canlı performans mekânları, bir taraftan devlet, bir taraftan vahşi piyasa rekabeti sanatçıları sıkıştırıyor. Tamamen piyasa mantığına teslim edilen sanat emeği, özgürleşmek bir yana, giderek daha da baskı altına girdi. Hem ekonomik hem üretkenlik açısından…

Teknoloji, piyasa ve özgürlük

Dolayısıyla, evet, dijital platformlar kötü ama bu sadece birkaç dijital tekel meselesi değil sistemik bir mesele. Bu yüzden tabii ki Spotify ve Netflix ile mücadele etmeliyiz ancak bir yandan bunu yaparken esas mücadeleyi kapitalist düzen üzerine yoğunlaştırmalıyız. Çünkü kapitalizm sürdüğü müddetçe sömüren ve sömürü mekanizması şekil değiştirebilir ama gerçek özgürlükten hiçbir zaman bahsedemeyiz.

Altını çizmek istediğim bir nokta daha var. Tekelleri eleştiriyoruz belki ama bunun alternatifi piyasa rekabeti olmamalı. Çünkü üretim ve dağıtımda tekelleşmenin bir mantığı var, o da daha verimli olması. Yani, mesela, ben bir etkinliğe bilet arıyorsam bunu tek bir sitede ya da uygulamada aramayı tercih ederim. Şimdi herkesin telefonunda Biletix, Biletinial, Bubilet, Mobilet, Passo vb. bir sürü uygulama var. Birinde olan etkinlik diğerinde yok, hepsinde olan etkinlik çok az. Rekabet ve yasal düzenlemeler fiyatları düşürdü belki ama bilet almak için uygulama uygulama gezmek de pratik ve verimli değil. Dolayısıyla bu ve benzeri bazı alanlarda üretim ve dağıtım için doğru yöntem zaten tekel olması. Fakat bu tekel aynı zamanda özel olunca hem fahiş fiyatlar ortaya çıkıyor hem de sermayedarı süper zengin haline geliyor.

Ne üretiyorsak ortaklaşa üretiyoruz. Bugün bir doktorun yaptığı iş, bir çöpçünün yaptığı işten daha “değerli” görünebilir ama çöpçüler greve gittiğinde şehir yaşanmaz hale, doktorlar da işlerini yapamaz hale gelir. Benzer biçimde, kültür-sanat da yalnızca yıldızların değil, görünmeyen binlerce emekçinin kolektif çabasıyla ayakta duruyor. Teknoloji ve dijitalleşme bize olağanüstü teknik imkânlar sundu fakat bu imkânlar demokratikleşme yerine özel tekellere hizmet etti. İnternetin kamusal vaadi yerini platform kapitalizmine bırakırken, kültür-sanat sektörü giderek daha da sıkıştı. Bizim, eski güzel günlerin nostaljisini yapmak yerine, gelecek güzel günler için mücadele etmekten başka çaremiz yok.

 

iran_aa
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...