Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
iran_aa

Sermaye Bölücüdür | İran, Küba, İşçi Sınıfı, Epstein, Emekliler, Eşitsizlik

Patronun gözyaşlarıyla öğrendiği acı gerçek: İşçiler örgütlenirse hayatı değiştirir

Nagihan Çakır - Emel Diril

Yayın Tarihi: 18.03.2026 , 08:08 "0 dakikalık okuma süresi"
İzmir Çiğli’deki Elsa Tekstil’de işten çıkarılan işçiler, Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı ile birlikte yürüttükleri kararlı direniş sonucunda patronu masaya oturtarak tüm alacaklarını almayı başardı. Kadın işçiler; çocuk yaşta adım attıkları atölyelerden üzerlerine kilitlenen fabrikalarda yaptıkları fazla mesailere ve üretim baskısına kadar tekstildeki ağır sömürü düzenini Ortaklaşa’ya anlattı.

Tekstil, sömürünün en yoğun ve görünür olduğu sektörlerden biri. İzmir Çiğli’de bulunan Elsa Tekstil’de, üretimin durdurulacağı gerekçesiyle 181 işçi kapı önüne konuldu; tazminat ve ücretler ise belirsiz bırakıldı. Tommy Hilfiger’a fason üretim yapan fabrikada başlayan direniş, Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı ile birlikte fabrika ve mağaza önlerine taşındı, patronu masaya oturttu. Mücadele sonucu alacaklarının tamamını elde eden işçilerle 8 Mart öncesinde bir araya geldik.

Söyleşi için işçilerden Eylem’in evinde buluşuyoruz. Özel olarak bir başlangıç yapmamıza gerek kalmıyor. Eve zaten konuşa konuşa giriyoruz, yerlerimizi alınca da kendimizi söyleşimize başlamış buluyoruz bile. Koyu sohbette konu dönüp dolaşıp kaç yaşında çalışılmaya başlandığına geliyor. 

İlk sözü Canan alıyor. Elsa’da hemen hemen 5 yıldır çalışan Canan, “Çalışmaya 12 yaşında başladım” diyor. “Okulu ilkokuldan sonra bıraktım. Bırakıp, hemen çalışmaya başladım, 5’e kadardı zaten o zaman.” Gülistan da 11 yaşında çalışmaya başlamış. “İlkokul 3’e kadar okudum, 3’ten sonra okumadım. Açıktan ilkokulu bitirdim. Çalışmadığım dönem hem bilgisayar kursuna gittim hem de açık öğretimde ortaokula yazıldım. Ama derslerimi tam bitiremediğim için orada dondu kaldı yani. Çünkü tekstille aynı anda yürümüyordu.” 2 yıllık Elsa işçisi Hevin’in de hikâyesi farklı değil. “13 yaşında işe başladım. Baba çalışmıyor bizde, 6 kardeşiz…” 

Köyden kente göç, yoksulluk, evde geçindirecek boğaz çokluğu aslında seçim şansının pek olmadığı bir yola itmiş işçileri: ilkokul çağında çalışmaya başlama, aynı anda yürümediği için okulu bırakma, sonra diploma olmadığı için tekstile mahkûm olma, ukde kalan okuma isteği… Tekstilin bilindik manzarası. 

Bu manzarayı bir farklılıkla Eylem bozuyor. Hemen hemen 3 yıl Elsa’da çalışan Eylem, 22 yaşında çalışmaya başlamış. “22 yaşında başladım. Ortaokul ve liseyi sonradan dışarıdan okudum. Hep tekstildeydim. O zaman da diploma yok, ilkokul mezunusun. Bir yerde iş bulamıyorsun. Ya temizlik şirketine gireceksin ya tekstile gireceksin. Tekstile girdik arkadaşlar vasıtasıyla. 20 yıldır hiç aralıksız çalıştım. Ama matematiğim çok iyiydi, öğretmenlerim bile söylemişti babama.”  Tablo hüzünlü ama ortam Gülistan’ın esprisiyle şenleniyor: “Sen de prensesmişsin Eylem.” Çocuk işçilik o kadar yaygın ve kabul görmüş ki, Eylem’in tekstile çocuk yaşta girmemiş olması buruk ve ironik bir espriye dönüşüyor. Öyle ya, söyleşi de böyle sürecek zaten. Hüzünlü konulardan bahsedildi mi işçiler buruk bir espriyle hüzünlü havayı dağıtacak…

Gülistan ve Hevin

Çocuk işçilere dayak

Sohbet çocukken çalışmaya başlamanın getirdiği sorunlara geliveriyor buradan. “Küçükken çok ezilme oluyordu. Mesela paramı alamadığım çok yer oldu. Çalıştığım işyerinin üstünde patronun evi vardı. Merdivenleri temizlettiriyordu. Tuvalet yıkattırıyorlardı. Mesela 8’de işbaşı olacak ya, iki servis yapmasın diye bizi 5’te kaldırıyorlardı. 6’da oraya götürüyorlardı. Orayı temizliyorduk. Bobin fırlatıyorlardı, tokat atıyorlardı.”

Sonra sırayla herkes anlatmaya başlıyor çalışma hayatında maruz kaldığı mobbingi. Bağırmak, hakaret etmek tekstilde normalleşmiş. İşçiler “pedal” olarak görülüyor örneğin, büyük patron kaç işçi çalıştığını soracağı zaman, “İçeride kaç pedal var?” diyor. Yahut ustabaşı işçilerin yanından geçerken, “Yedikleri yemek haram bunlara” diyor, tuvalete gidenlere küfrediyor… 

Ama en ağırının üretim baskısı aracı olarak kullanılan tuvalet olduğunu söylüyor işçiler. “Tuvaletin önünde süre tutuyorlardı. Bildiğin, kapının önünde yarım gün durdukları oluyordu ya, yarım gün... Duruyorlar, herkese bakıyorlar bir de, ‘Süre tutuyorum haberiniz olsun’ diyorlar yani. ‘Hiç korkmadan da tuvalete gidiyor ya’ diyordu mesela patronun biri.” 

Eylem

Tuvalete gitmezsen maaşa 200 TL

İşin öyle bir raddeye geldiği olmuş ki, üretim baskısı aracı olan neredeyse insanın onuruna kasteden bir işkenceye varmış bu tuvalet meselesi. “Bir ay boyunca tuvalete gitmezsen, hiç izin almazsan, hasta bile olsan gelirsen, işte o zamanın parası 200 müydü öyle bir şey, 250-300 lira ek para veriyordu.”

Gitmeyenler olmuş tabii. 

“Gidenler de oldu ama gitmeyenler daha fazla oldu. O da niye? Üç kuruş daha fazla alayım diye... Bir şey diyemiyorsun. Onlar da kendilerince haklı çünkü herkes geçim derdinde” diye ifade ediyor işçiler durumu. Ama mesele bununla kalmıyor tabii. 2-3 ayın ardından patron atölyenin ortasında çığlık kıyamet, kasaları tekmeliyor. “Gitmeyin lan. Patlayın, vermiyorum para mara. Hiç kimse gitmeyecek. Madem gitmeyebiliyorsunuz…” diye. 

Bir de fazla mesailer var. Bu sayfaların okurları bunlara aşinadır elbette. Ancak söyleşimiz ilerledikçe fazla mesainin bildiğimiz fazla mesai olmadığını öğreniyoruz. 

“Sabah işe bir giriyorsun, ne zaman çıkacaksın hiç belli değil. 8’e kadar mesaiye kalıyorduk. 10 oluyordu, 12 oluyordu, sonra sabahçı oluyorduk, ertesi sabaha kadar kalıyorduk yani.” Sabahçı kalan işçiler gitmesin diye atölyenin kapılarını üzerlerine de kilitliyorlarmış. Enikonu kölelik düzeni. Devam ediyor işçiler, “Bir de bazen 2 saat yatırıyorlardı bizi, diğerleri geliyordu. Kumaşların üzerine, bulduğumuz yere yatıyorduk. Sonra 8’de tekrar işbaşı yapıyorduk, akşama kadar tekrar çalışıyorduk. Yeter ki bant işlemeye devam etsin. 2 gün eve gitmediğimiz oluyordu. Eşlerimiz kapıya geliyordu, çıkartmıyorlardı dışarı.”

‘Sakın iş kazası deme'

Karşılaşılan sorunlar bunlarla sınırlı değil. Bir de iş kazaları var. 

Üstelik birçok işçi için asıl mücadele, yaşadığı kazayı “iş kazası” olarak kayda geçirebilmekle başlıyor. Gülistan da o işçilerden biri. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“İşbaşı yaptık 9-9 buçuk gibi, makinem bozuk, iğne kırılıyor, yani belki 30 tane iğne kırmışımdır. Gözümde de iğne batması hissediyorum sürekli sanki bir şey geziyor. Ustabaşına dedim böyle böyle, ‘Şimdi gidemem patronun yanına’ dedi. Sonra molayı bekledim, kendim gittim adamın yanına, anlattım. Güç bela hastaneye gitmeye ikna ettim, aradan geçmiş kaç saat. Hastanede olay nasıl oldu diye sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Sonra işyerine gittim, usta geldi, ‘İş kazası mı yazdırdın?’ Evet, yazdırdım. Ondan sonra içeriye çektiler beni…”

Canan

Canan da Elsa taşınmadan önceki fabrikada banyoda kayıp düştüğünü anlatıyor. Kan durmuyor, iş arkadaşları başına toplanıyor ama patronun derdi başka, işler aksıyor. İçeride pansuman yapılıp yeniden çalışmaya döndürülmek isteniyor. Sonunda hastaneye götürülüyor ama yolda tembih geliyor: “Sakın iş kazası deme.”

O an ne söylerse ne olur, söylemezse ne olur bilmiyor. Başına dört dikiş atılmış halde fabrikaya döndüğünde ise hemen yeniden çalıştırılmak isteniyor...

Tuzu kuru olanlar ve olmayanlar

Buradan Elsa’daki direniş sürecine geçiyoruz. Yalnızca patronla karşı karşıya gelmek anlamına gelmiyor tabii direniş, yan yana çalıştıkları arkadaşlarıyla da aralarının açıldığı olmuş. Patronun, “Ben de zor durumdayım, ben sizin arkadaşınızım” sözleri, gözyaşlarıyla birleşince bazı işçiler üzerinde etkili olabiliyor. 

Öyle ki şunları anlatıyor işçiler: “Patron biz buradan çıkarken kötü olmuş, ağlamaya başlamış. Bizim ablalardan biri yanına gitmiş, kadına demiş ki, ‘Biz nasıl bu hale geldik, kimse bize iş vermiyor. Tabii sizin tuzunuz kuru, işsizlik maaşı alırsınız. Ben ne yapayım?’” Ama gerçek öyle değil tabii. “İki hafta çalışmadım, açığını bu kadar zaman olmuş kapatamıyorum, nerenin tuzu bu?” diyor Gülistan.

Direnişe çıkanlara tavır alanlar, mesafe koyanlar olmuş. Hevin, bunun mücadelelerin kaçınılmaz bir parçası olduğunu söylüyor: “Karşı çıkanlar da oldu, psikolojik olarak zorlayan şeyler de yaşandı ama bunlara hazırlıklı olmak gerekiyor.” 

İzmir’in Çiğli ilçesindeki organize sanayi bölgesinde faaliyet gösteren ve Bursa merkezli Yeşim Tekstil’e fason üretim yapan Elsa Tekstil’de yaklaşık 250 işçiden 181’i, 25 Aralık 2025’te “iş yok” ve “sipariş geçilmedi” gerekçeleriyle işten çıkartıldı.
İşten çıkartılan işçiler Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı ile birlikte fabrika
önünde direnişe başladı.

Şifreli iletişimle örgütlene direniş

Tabii kolay da örgütlenmemiş direniş. Fabrika kapanacak söylentileri dolaşıyor, bir şey yapmak lazım ama kulaklar hep açık, gözler hep üzerlerinde. Toplantı yeri belli: Çiğli İşçi Evi. Ama bunu bantta yüksek sesle söylemek mümkün değil.

Hevin çalıştığı bantta o sıralar direnişi düşünen tek işçi. Haber yan banttan şifreli geliyor. “Senin istediğin kırmızı tokayı bulamadım” diyor Gülistan yandan. “Akşam gideceğim, tekrar bakacağım.” Yani, “Akşam Çiğli İşçi Evi’nde toplantı var.” Hevin yanıt veriyor: “Bana o kırmızı tokayı mutlaka al, bak.” Yani, “Ben de geleceğim…”

Elsa Tekstil işçileri, son maaşları dâhil olmak üzere hiçbir yasal hakları ödenmeden işten çıkartıldıktan sonra 4 Ocak 2026 tarihinde Forum AVM’deki Tommy Hilfiger Mağazası önünde eylem yaptı.

İşleri zorlaştıran bir de fason düzeni var. Bazı atölye sahipleri işçilikten gelmiş, patron olmuş kişiler; sömürü ilişkisi burada daha karmaşık ve can yakıcı bir hal alıyor. 

Patronlar, ‘Ben sana iş vereceğim. Bir ekip kur 20-25 kişilik, hem sen kazanacaksın hem ben kazanacağım’ diyor. Arada sömürülen işçi… Zincir böyle devam ediyor. Mesela makinede de, patron para veriyor, makinelerini alıyorsun. Kazandıkça o makinelerin parasını senden düşüyor” diyor Gülistan. 

Fason patronu işçilikten geldiği için ona karşı mücadele etmek daha çetrefilli bir hâl alıyor. Kaldı ki, nihai kararlar başka yerde alınıyor; işçi çoğu zaman kime karşı hak aradığını netleştiremiyor, mücadale adımını atmakta da zorlanıyor. 

Yıllar sonra Elsa’da “Yeşim bizim patronumuz” diyebilmeleri de aslında geçmiş tecrübeleriyle mümkün olmuş. Gülistan devam ediyor: “Simo’da da ‘Sun bizim patronumuz değil ki, nasıl mücadele edeceğiz’ diyorduk ama mücadele ettik, kazandık. Elsa’da da yolumuzu bu tecrübe açtı.”

Bu süreç işçiler için başka bir kapı aralamış. “Mücadelemizi ettik, direnişimizi de yaptık, çok güzel geçti” diyorlar bir ağızdan. Fabrikada vakit bulup konuşamayanlar, direniş alanında birbirini daha yakından tanımış, daha çok sohbet etmişler. Sadece hak aramamışlar, aynı zamanda birbirlerine daha sıkı bağlanmış, daha çok örgütlenmişler. 

Şimdi gözleri 8 Mart’ta. Mücadelelerinin büyümesini, seslerinin daha gür çıkmasını, yan yana durarak gösterdikleri o gücün 8 Mart’ta da görünür olmasını istiyorlar.

Çünkü yaşadıkları direniş onlara bir şeyi açıkça göstermiş: Ancak örgütlü olduklarında bu düzeni değiştirmek mümkün.

iran_aa
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...