Ana içeriğe atla
0%
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Ortaklaşa
iran_aa

Sermaye Bölücüdür | İran, Küba, İşçi Sınıfı, Epstein, Emekliler, Eşitsizlik

İki teori, tek mesele: Çarklar emekçiler aleyhine dönüyor

Sohbet: Baki Demirel - Nevzat Evrim Önal

Yayın Tarihi: 18.03.2026 , 08:08 "0 dakikalık okuma süresi"
Çarkları sermaye için dönen Türkiye ekonomisi, uzun süredir emekçilerin aleyhine işliyor. İki iktisatçı akademisyen, Marksist Nevzat Evrim Önal ve post-Keynesyen Baki Demirel, içeride ve dışarıda kapitalizmin krizi ile Türkiye işçi sınıfının son yıllardaki yoksullaşmasının ulusal ve küresel nedenleri üzerine konuştu.

Nevzat Evrim Önal: Baki hocam merhaba. Sizinle farklı ekollerden geliyoruz, ben Marksistim, siz post-Keynesyensiniz. Öte yandan, ikimiz de ekonomiye emekçi sınıfların tarafından bakmaya çalışıyoruz. 

Türkiye ekonomisi uzun süredir emekçilerin aleyhine işliyor. Ekonomik büyüme enflasyona rağmen sürse de, işçilerin gerçek ücretlerinde bu büyümeye uygun bir artış yaşanmıyor. Aksine, iki senedir asgari ücrete önceki yıl yaşanan enflasyon oranının altında zam yapılmasıyla emekçilerin geçim koşulları iyice zorlaştı. Türkiye’nin her yerinden sefalet haberleri geliyor, insanların tuvaleti olmayan tek göz odalarda yaşamaya çalıştığı görüntüler izliyoruz. Herhalde bugünün Türkiye’sinde devletin “sosyal” karakterini büyük ölçüde yitirdiğini söyleyebiliriz.

Dilerseniz sizin de duruma dair genel bir değerlendirmenizle başlayalım ve tartışmayı derinleştirelim.

Baki Demirel: Türkiye’de emeği ucuzlatma politikası çok katmanlı. Meselenin Türkiye’nin küresel değer zincirindeki rolü ve küresel ticaretteki konumu ile ilgili bir tarafı olduğu gibi yurtiçinde sermaye birikim rejimi ile de ilişkisi var. Türkiye orta/düşük teknoloji yoğun üretim yapısı nedeniyle ihracatçı olduğu mallarda daha rekabetçi ortam içerisinde. Ucuz emek rekabetin bir gereği olarak düşünülüyor. Ticaret kompozisyonu dönüşümü özel sektör eliyle yapılmak isteniyor. IMF, Dünya Bankası gibi kurumların isteği de bu yönde ve dönüşüm oldukça yavaş seyrediyor çünkü özel sektör böyle bir dönüşüm istemiyor. 

Baki Demirel

İki Bakanın emeği ucuzlatma politikaları

Öte yandan özel sektörden yekpare bir yapı olarak söz edemeyiz. Bir tarafta AKP tabanını oluşturan Anadolu sermayesi, diğer tarafta küresel finans kapital ile bağımlılık ilişkisi bulunan TÜSİAD var. Nureddin Nebati’nin Hazine ve Maliye Bakanı olduğu dönemden başlayarak emeği ucuzlatma politikası Şimşek döneminde de devam ediyor ancak dediğim gibi hitap ettikleri sermaye grupları farklı ve her ikisinde de enflasyon sermaye birikiminin bir aracı olarak kullanıldı. Nebati döneminde yüksek enflasyonla emek ucuzlatılırken Şimşek döneminde dezenflasyon stratejisi bu amaç için kullanıldı. Diğer yandan Şimşek dönemi politikaları Nebati döneminden farklı olarak ucuz emekle daha yüksek artıkdeğer elde etmekten çok tekelci sermayenin daha da güçlenmesi ve piyasa yoğunluğunu artırmasının amaçlandığını söyleyebilirim.

N.E.Ö.: Aslında AKP iktidarının Türkiye’nin sermaye birikim modelini ucuz emek ve dış talebe dayandırma hedefi yeni değil. AKP’nin ilk Maliye Bakanı olan özelleştirme şampiyonu Kemal Unakıtan “Avrupa’nın Çin’i olacağız” dediğinde sene 2008’di. Bu tabii ki bir günde olacak iş değildi, Türkiye’de vasıfsızdan en vasıflıya emeğin ucuzlatılması zaman aldı. Dahası bu, ancak Çin’in ihracatının ucuz emeğe dayalı olmaktan bir ölçüde çıkmasıyla mümkün hale geldi. Çin sermayesi giderek kendi iç talebine yaslanan bir birikim modeline kayarken, AKP iktidarı Türkiye’yi ortaya çıkan boşluğa yerleşecek bir ağır sömürü merkezine dönüştürmeye çalışıyor.

Kapitalizmin olağan işleyişinde sermaye birikimi daima reel ücretteki, yani toplumun büyük bölümünün harcayacağı gelirdeki artıştan hızlıdır. Dolayısıyla biriken sermayenin toptan üretime yatırılması durumunda üretilen metalar piyasada talep bulamaz, aşırı üretim yaşanır. Finansallaşmanın da, uluslararasılaşmanın da temelinde bu eğilim yatıyor. Türkiye kapitalizmi uluslararasılaşmaya çalışıyor ve bunu yaparken rekabet edebilmek için iç piyasadaki tüketim olanaklarını yıkıma uğratıyor. Türkiye sermayesi, konut sektöründe bile, yabancı talebe yöneliyor. Hatta öyle ki, artık tüketici enflasyonu hesabına turist harcamaları da katılmaya başladı. 

Mehmet Şimşek ve Nureddin Nebati

Kredi bağımlılığı, hormonlu büyüme

B.D.: Türkiye ve dünyada 1990’lı yıllarla birlikte artan finansallaşma emeği ucuzlatma politikasından bağımsız bir gelişme değil. Üretimin küreselleşmesini de bu paralelde düşünmek gerekiyor. Emeğin vasıflı ya da vasıfsız olması fark etmeksizin giderek ucuzlaması, tüketimin sürdürebilmesi için krediye ulaşma kolaylığı sağlanması finansal kapsayıcılık adı altında pazarlandı. Sadece tüketim değil, KOBİ üretimi ve küçük çiftçilik de krediye bağımlı hale getirildi. Pek çok şirket büyük fonların eline geçti, tekelleşme eğilimi arttı ve nihayetinde devasa bir finans kapital ortaya çıktı. Bu finans kapital küresel finansal kurumlar eliyle ülke ekonomilerine daha sık ve daha yüksek dozda yön vermeye başladı. Merkez-çevre ilişkileri bu çıkarlar doğrultusunda şekillendi.

Bu politikalar 90’lı yılların özellikle ikinci yarısında kapitalist merkez için düşük enflasyon yüksek büyüme olarak adlandırabileceğimiz büyük ılımlılık dönemini yarattı. 

AKP iktidarının ilk yılları bu dönemin zirvesine denk geldi. Çin’deki aşırı üretimin sağladığı küresel mal ucuzluğu enflasyonu düşürürken; Türkiye’yi küresel finans kapitale daha sıkı bağlayan Derviş programı, 2001 krizinin neden olduğu iflaslarla ucuzlayan Türk firmalarını ele geçirmek isteyen yabancı sermaye akışı ve özelleştirmelerle sağlanan döviz girdisi sayesinde düşen kur hızlı büyümeye eşlik etti. Bu, dış borç stokunu büyüterek küresel finans kapitale bağımlılığı artırdı.

 Tabii bu borca dayalı refah dönemi ve sermaye birikim stratejisi sonunda tıkandı ve 2008 finansal krizi söylendiği gibi Türkiye’yi teğet geçmedi, sert bir ekonomik daralmaya yol açtı.

2009 Fed genişlemesi bir anlamda imdada yetişti. Artan kısa vadeli sermaye girişi ile ucuzlayan döviz ve düşük küresel faiz Türkiye ekonomisine yeni bir hormonlu büyüme imkânı yarattı; ancak bu sefer başka bir birikim rejimiyle. Bu birikim rejimi rant ekonomisi olarak adlandırdığımız bir ekosistemi tanımlamaktadır.

Nevzat Evrim Önal

Sistem borç bombası üzerinde oturuyor

N.E.Ö.: Hocam, kapitalizmin aşırı üretim eğilimi, kendisini güncel anlamda biriken hane halkı borcuyla dışa vuruyor.

1980’lerin başından bu yana reel ücretler ile emek üretkenliği arasındaki makas açılıyor. Bunu sömürü oranındaki artışın göstergesi olarak düşünebiliriz, işçiler ürettikleri değere göre giderek daha düşük ücret alıyor. Bu da akışına bırakıldığında tüketim piyasalarında bir arz fazlasına, yani aşırı üretime neden oluyor. Bu uyumsuzluğu üretimi daraltarak çözmeye kalkarsanız işsizliği artıracağınız için durumu beter edersiniz. 1929’da olan ve Keynes’e teorisini yazdıran buydu.

İkinci Dünya Savaşı’nın takip eden yaklaşık otuz yıllık Keynesçi dönemde emperyalist ülkelerde istihdam tama yakın, işçinin alım gücü ise yüksek tutuldu. Bu, sermayenin sömürü oranını yükseltme, uluslararasılaşma ve finansallaşma eğilimlerini baskılayarak aşırı üretim eğilimini erteledi. Neoliberal politikalara geçişle birlikte ise, sizin de dediğiniz gibi arzın gerisinde kalan talep reel gelir yaratarak değil kredi olanakları genişletilerek şişirildi. On yıllardır bu yapılıyor. Dünya çapında hane halkı borcu toplam üretimin yarısına ulaştı ve kapitalizmin gelişkin olduğu ülkelerde bu oran çok daha yüksek. 

Öte yandan bu sorunu sadece ertelemiyor, büyütüyor. Zira bugün kredi yoluyla yaratılan talebin yarınki karşılığı, faizler negatif olmadığı için bugün yaratılandan daha fazla talebin yok olması. Dolayısıyla özel sermayenin sonsuza gitmeye çalışan birikimi ancak sonsuza giden bir borç yığınıyla sürdürülebiliyor. 

Bu uzun erimde patlayacak bir saatli bomba, ama kısa erimde bu bombayı büyütmek yerine aynı anda hem ücretleri baskılayıp maliyet düşüren hem de ürettiği metalara dış pazar bulabilen kapitalistler rekabette kazanıyor. Dolayısıyla dünya çapında ve Türkiye’de yeni bir emeğe saldırı dönemi açılmış durumda.

‘Uygulanan politikalar sorunu derinleştiriyor'

B.D.: Bu çok önemli hocam; Ucuz emek politikası bir yandan sömürü oranını artırırken diğer yandan çalışanlara düşük faizli kredi sağlayarak tüketim eğiliminin sürmesine olanak sağladı. Oysa yatırımları faiz düzeyi değil talep beklentileri belirler ve ekonominin istikrarlı bir büyüme hikâyesi olup olmaması ile ilgilidir. Dolayısıyla talebin krediye dayalı sürdürülmesi palyatiftir ve yeni yatırımları teşvik etmez. Bu da birikim sorununa ve istikrarsız bir ekonomiye neden olur. 

Bugün uygulanan Ortodoks-neoliberal politikalar sorunu çözmek bir tarafa daha fazla derinleşmesine neden oluyor. İlk Trump döneminde şekillenen ve ikincisinde açık biçimde uygulanan yeni Merkantilizm de küreselleşme yerine içe dönük bir politika tercihini yansıtıyor. Bu tercih gücü olanın serveti gasp etmesi olarak da tanımlanabilir. Küresel bir büyük savaşın sermaye birikim sorununa çözüm olabileceği düşünülüyor. Özellikle AB’nin artan silahlanma arzusu bende böyle bir endişeye neden oluyor. Savaş, Askeri Keynesyenizm olarak tanımlanan bu tercihin kaçınılmaz sonucudur. Çünkü artan silahlanma yatırımlarının beklediği talep ancak böyle karşılanabilir. 

Elbette birikim sorununu aşmanın barışçıl yolları da var. Küresel borç uzlaşısı ve yeni bir parasal sistem; eşitlikçi bir bölüşüm rejimi ve örgütlü emeğin küresel işbirliği gibi.

Dizginsiz emperyalizm…

N.E.Ö.: Hocam, eski çağlardan bu yana demokrasiler nasıl sınıf mücadelesinde denge olduğu zamanlarda kurulduysa, böyle bir barışçıl uzlaşı için de benzer bir dengeye ihtiyaç var. Sovyetler Birliği yıkıldığından bu yana kapitalizmin de çivisi çıktı. Dünyanın önemli bir kısmında sosyalizmin varlığı kapitalizme de çeki düzen veriyor, onu kendisinin kriz eğilimlerini baskılamaya zorluyordu. Kanımca Keynesçi düşüncenin temeli de budur.

Bunun uzun vadede sürdürülebilirliği ayrı konu, zaten buna Keynes’in cevabı da çok manidardır, “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” der. Öte yandan, işçi sınıfının siyaset sahnesinden çekildiği dünyamızda bugün kısa vadede bile nasıl felaketler yaşayacağımız belli değil. Sizin de işaret ettiğiniz gibi yeni bir dünya savaşı bayağı gerçek bir ihtimale dönüştü ama bu olmasa dahi, emperyalist sistemin olağan işleyişinin yarattığı yoksulluk ve eşitsizlik herhangi bir insani çerçevede kabul edilebilir değil. Dünya çapında plansız üretim ve gözü dönmüş rekabet; emeğin, doğal kaynakların ve tedarik zincirlerinin üzerine tarihte görülmemiş bir yük bindiriyor. Kritik mineraller ya da enerji gibi darboğaz noktalarının her biri, üzerlerinde biriken çelişkilerle birer kriz başlığına dönüşüyor. Uluslararası eşitsizliğin yarattığı göçe sistemin askeri tedbirlerden başka hiçbir çözümü yok. Özetle, üretimi fiilen gerçekleştiren emekçi sınıfların tekrar siyasi bir güç kazanmadığı durumda dünya felakete sürükleniyor. Hep birlikte öncelikli görevimizin bu dengesizliği gidermek olduğunu düşünüyorum.

Bölüşümi bir sorun olarak görmüyorlar

B.D.: Küresel ölçekte, ülkeler arasında ve birkaç istisna hariç her bir ülkenin kendi içinde gelir ve servet eşitsizliğinin bu derece büyüdüğü başka bir dönem hatırlamıyorum. Bu durum bana göre 1986 Washington Konsensüs kararlarının politika olarak tüm ülkelere dayatılmasının bir sonucu. 90’lı yılların ortalarından itibaren bu politikaların eşitsizliği artırdığı görüldü. Hatırlarsanız Stiglitz’in timsah gözyaşları döküp IMF ve Dünya Bankası politikalarını eleştirmeye başladığı dönemdi bu. Ancak çözüm olarak ortaya atılan post-Washington Konsensüs de aynı neoliberal paradigmaya dayanıyordu ve elbette bölüşüm sorununu çözmek gibi bir amacı da yoktu. Zaten kapitalizmin krizleri çevre ülkelerde ortaya çıktığından böyle bir sorunu düşünmeye gerek de yoktu. Krizlerin suçu neoliberal politikalara sadık kalamayan hükümetlere yüklenmiş ve sorunların “iyi yönetişim” ile çözülebileceği iddia edilmişti. İlginç olan, 1980’lerde düzensiz piyasaları savunan küresel kurumlar 2000’li yıllarla birlikte iyi yönetişim adı altında piyasa kontrolü yapacak özerk kurumları öneriyorlardı. 2002 Derviş programı ile bizde de bu küresel finans kapitale bağlı ama hükümetten özerk kurumlar oluşturulmuştu. Bunların hepsi iyi yönetişimin gereği olarak uygulanıyordu. Kamunun elinde olması gereken doğal tekeller ve kamusal mallar bu özerk yapılar eliyle daha kolay özelleştirilebilir hale getirildi. 

Diğer yandan 2008 ABD finansal krizi ile birlikte bunalım ve eşitsizlik kapitalizmin merkezine de sıçradı. Bu kriz halen devam ediyor. Bu küresel ekonomiyi ilk başta belirttiğim derin eşitsizlik ortamına sürükledi veya süreci hızlandırdı. Şimdi geldiğimiz durum küresel borç ve eşitsizliğin beslediği bir birikim sorunu. Bu sorun artık bir kaosa evrilmiş durumda. Böyle bir ortamda çözümü konuşmak kolay değil. Çözüm olarak ortaya atılan Londra Konsensüsü de Ortodoks iktisat varsayımlarına dayalı, devleti sermayenin kurtarıcısı rolüne indirgeyen ve asla bölüşüm sorununa çözüm olmayacak önerilerden oluşuyor.

iran_aa
Ortaklaşa

Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...