Emperyalizmin korkusu: Diz çökmeyen Küba halkı
Aslıhan Çakaloğlu
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Eski ABD Başkanı Barack Obama tarafından 9 Mart 2015’de imzalanan başkanlık kararnamesinde, Venezuela için “olağanüstü ve alışılmadık tehdit” tanımlaması yapılmış, aynı gerekçeyle ulusal acil durum ilan edilmişti. 3 Ocak’taki Venezuela saldırısı ile nihayet bu “tehdit” Trump hükümeti tarafından “bertaraf” edildikten çok kısa bir süre sonra, bu defa Küba “ulusal olağanüstü tehdit” ilan edildi. Trump’ın 29 Ocak’ta imzaladığı kararname ile Küba’ya petrol veya enerji ürünü sağlayan ülkelere, bu sevkiyatta yer alan şirketlere, tanker operatörlerine ve finans kuruluşlarına ABD pazarına girişte ek gümrük tarifeleri ve yaptırımlar uygulanmasının önü açıldı.
Trump’ın ve başka yetkililerin sıranın Küba’da olduğunu ima eden ya da açıktan belirten söylemleri zaten dikkatleri Küba’ya yöneltmişti. ABD saldırısında Başkan Maduro’un özel koruması olarak görev yapanlar dahil, 32 Kübalı asker ve içişleri bakanlığı yetkili personelinin hayatını kaybetmesi ise ABD tandanslı medya kanalları ve sosyal medya hesaplarında Küba’nın Venezuela’daki varlığına yönelik pek çok yalan ve karalama için kullanıldı. İdeolojik, ticari ve ekonomik kuşatmadaki Küba için yeni bir dönem başlamış oldu.
Enerji krizi ve soykırım niteliğinde abluka
3 Ocak saldırısı, Küba tarafından emperyalizmin Latin Amerika üzerindeki siyasal ve toplumsal hegemonyasını yeniden tesis etmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirildi. Uluslararası hukukun ve BM şartlarının açık bir ihlali olmasının ötesinde, Devlet Başkanı Diaz-Canel saldırıyı “devlet terörü” olarak nitelendirdi. ABD’nin 29 Ocak ABD kararnamesi ise Küba Dışişleri Bakanı Parilla’ya göre “şantaj ve zorbalık”tı.
Kararname Küba’ya petrol akışının durdurulmasının hukuki ve siyasi bir çerçevesini oluşturuyor. ABD Yüksek Mahkemesi’nin Trump’ın gümrük vergileri uygulayarak yetkilerini aştığı kararını vermesinin ise henüz bir hükmü yok. Çünkü bu kısa süre içinde bile, üçüncü tarafların korkutulması yoluyla ekonomik savaş ve ablukada yeni bir dönem başlamış oldu. Venezuela’dan akaryakıt ihracatının kesilmesini, bu kararname ile Meksika ve diğer tedarikçilerin petrol sevkiyatını durdurması izledi. Bu durum, Küba’nın tarımsal ve sınai üretimini, eğitim ve sağlık hizmetlerini çok olumsuz yönde etkiledi.
Sosyalist Blok’un yıkılmasından bu yana Küba büyük oranda Venezuela, Meksika ve dönemsel olarak değişen oranlarda Rusya’dan petrol tedarik ediyor. Ülke kendi kaynakları ile günlük petrol ihtiyacının ancak yüzde 30-40’ını karşılayabiliyor. Bu oran 2000’li yıllara kadar yüzde 10 civarındaydı. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrası yaşanan Özel Dönem’de yerli üretim artırıldı. Ancak Küba petrolü ağır ve yüksek kükürtlü olduğundan rafine edilmesi güçlü bir teknik altyapı gerekiyor. Aksi takdirde özellikle elektrik üretiminde kullanılan yerli petrol, santrallerdeki arıza riskinin artmasına neden oluyor. Elbette ABD’nin ticari yaptırımları, bu altyapı inşasının önünde önemli bir engel oluşturuyor.
Küba’nın ulusal elektrik üretim sisteminin omurgasını oluşturan termoelektrik santrallerin durumu ise kritik. 2025’te sistem defalarca çöktü ve ülkenin yaklaşık yüzde 80’inde günde 10-15 saatlik elektrik kesintileri yaşandı. Sistemin altyapısı Sovyetler döneminden kalma, yenilenmesi gerekiyor. Bu, bakım ve modernizasyon için gerekli malzemelerin ithal edilmesi de abluka engeline çarpıyor. Küba enerji krizini aşmak ve mevcut enerji altyapısını yeniden yapılandırmak için büyük bir disiplinle bir planlama içinde hareket ediyor, başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneliyor.
Petrol akışının kesilmesiyle birlikte Kübalılar günlük yaşamlarında, Özel Dönem’de olduğu gibi, bir dayanıklılık ve adaptasyon testine tabi tutulmuş oldu. Toplu taşıma hizmetleri ciddi biçimde azaldı, işyerlerine ve okullara ulaşım zorlaştı. Elektrik kesintileri gündelik bir rutin haline geldi. Su pompaları çalışmıyor; telefon, internet ve çöp toplama hizmetleri aksıyor, mahallelerde çöpler birikiyor. Buna su kesintileri de eklendiğinde hastalık ve salgın riski iyice artıyor.
Tarihin en uzun soykırımı
Gelişkin bir önleyici sağlık anlayışı ile kurulan Küba’nın ulusal sağlık sistemi için bu çok önemli bir sorun. Hastanelerde, acil sağlık hizmetleri belirleyici hale geliyor. Elektif ameliyatlar erteleniyor ve bekleme süreleri aylara varabiliyor. Evde nebülizatör, ventilatör gibi tıbbi cihazları kullanması gereken hastaların tedavileri aksıyor. Ülkenin temel ilaç listesinin tamamını üretebilme bilgisine ve potansiyeline sahip olmasına rağmen, hammadde ve reaktif madde tedariki yapılamadığından bazı ilaçların, tanı kitlerinin, tıbbi malzemelerin temininde önemli problemler yaşanıyor.

Yakıt ve elektrik sıkıntısı gıda üretimini, dağıtımını ve stoklanmasını sekteye uğratıyor. Sulama sistemleri kullanılamadığından tarımda üretim ve verimlilik azalıyor, yem üretilemediğinden hayvancılık sekteye uğruyor, gıda kıtlığı yaşanıyor. Bunun bir sonucu açlık; ama dahası çocuklar söz konusu olduğunda büyüme ve gelişme bozuklukları giderek yaygınlaşıyor. Küba halkı ne kadar dirençli ve zorluklara adaptasyon yeteneği ne kadar güçlü olursa olsun, kıtlık çocuklu ailelerin üzerinde ekstra bir psikolojik baskı yaratıyor. Bunlara odun ve kömürde yemek pişirmeyi, tüm bunların çevreye verdiği zararı, sanatsal ve kültürel faaliyetlerin ertelenmesini, eğitimde farklı modellere geçilmesini, bazı kurumlarda iş düzeninin değiştirilmesi ve ülke ekonomisinin belkemiği olan turizm sektöründeki olumsuz etkileri de eklemek gerekir.
2026 itibarıyla ablukanın ülkede bugüne kadar neden olduğu toplam ekonomik zarar 2 trilyon doları aşmış durumda. Bu rakam, Küba ekonomisinin yaklaşık yirmi yıllık toplam üretimine denk düşen bir yıkım. Bu sayılar, halkın çıkarları için harcanamayan değeri ifade ediyor. Abluka Kübalıların eğitim, beslenme, barınma, sağlık ve yaşam hakkına saldırıyor. Halkın yaşam kalitesinin düşmesine ve yaşam süresinin azalmasına neden oluyor. Bunun siyaset ve hukuk dilinde karşılığı soykırımdır. Küba halkı, Devrim’in ilk yıllarından beri tarihin bilinen en uzun soykırımıyla karşı karşıyadır.
Vatan insanlıktır
Küba halkı için emperyalizm soyut bir kavram değil. Devrimden önceki yoksullukta, devrimin ilk yıllarındaki silahlı saldırılarda, sabotajlarda, başarısız suikast girişimlerinde ve giderek ağırlaşan ablukada somutlanmıştır. Bu anlamda antiemperyalizm de salt ahlaki bir duruş değil, toplumsal varoluşun zorunlu bir parçasıdır.
Kübalı yazar Cintio Vitier, Küba’da tarih, devrim ve ulusun aynı olduğuna; çünkü Küba ulusunun aslında Küba Devrimi tarafından yaratıldığına işaret eder. José Martí’nin vaat ettikleri, Fidel’in öncülüğünde gerçekleşmiş ve Küba, ancak emperyalizme karşı bir mücadelenin sonunda, devrimle birlikte bir vatan haline gelmiştir. Bu nedenle vatan, bağımsızlık ve adalet hedefinin kendisidir. Martí’nin bağımsızlıkçılığından, Fidel Castro’nun devrimci stratejisine uzanan bu düşünsel miras, Küba Devrimi’nin kendi tarihsel ve kültürel köklerine yaslanmasını mümkün kılmış ve devrim, bu sayede kendi gerçekliğinden beslenerek siyasal meşruiyetini üretmiştir. ABD’nin Venezuela saldırısının ardından 16 Ocak günü, Antimperyalist Meydan’da yapılan mitingde yeniden yükselen “Ya vatan ya ölüm” sloganının dayandığı zemin işte budur ve bugün şu anlamı gelmektedir: Vatan ya sosyalisttir ya da yoktur.
Kübalılar, ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından, 16 Ocak günü, tüm ülkede meydanlarda toplanarak, emperyalist saldırganlığa karşı “ya vatan ya ölüm” sloganlarını yükseltmişti.
Küba’nın karşı karşıya olduğu açmazlar, sosyalist bir toplumun zor koşullarda ve düşmanca bir uluslararası ortamda var olma mücadelesinin parçasıdır. Devrimin gücü ise bu açmazlara yaratıcı ve devrimci çözümler üretebilmesindedir. Son enerji ablukasıyla ortaya çıkan güncel açmazlara da her zamanki gibi öncelikler belirlenerek yaklaşıldı ve bazı olağanüstü tedbirler yürürlüğe konuldu. Kısa ve orta vadeli çözümler üretilerek bir planlama doğrultusunda hareket edilmeye başlandı. Lise ve üniversitelerde uzaktan/karma eğitim modeline geçildi, haftalık çalışma gün ve saatleri yeniden belirlendi. Erken çocukluk dönemi için yüz yüze eğitiminden vazgeçilmesi söz konusu olmadığından ikili eğitim sistemi ile ders saatleri düzenlendi. Özel eğitim ihtiyacı olan çocukların programları ise değiştirilmedi. Yakıt rezervlerinin kullanımı temiz su temini, acil sağlık hizmetleri, ana-çocuk sağlığı vb. temel kamusal hizmetlerin ve yaşamsal önemdeki ekonomik faaliyetlerin devamlılığını gözetecek şekilde yeniden planlandı. Stratejik sektörlere, kritik önemdeki kamu kurumlarına ve hastanelere elektrik tüketiminde öncelik verildi.
Küba, enerji krizini aşmak için son yıllarda güneş enerjisine dönük dikkat çekici adımlar atıyor. Üç yıl içinde güneş enerjisinin toplam enerji üretimindeki payı yüzde 3’den yüzde 15’ler düzeyine çıkarıldı. Toplam yenilenebilir enerji (güneş, rüzgâr, biyokütle vb.) payı ise şu anda yüzde 24. Bugün artık güneş panelleri gün içi üretime önemli bir katkı yapıyor. Enerji krizinin toplumsal etkilerini azaltmak için evde sürekli elektrikle çalışan tıbbi cihaz kullanan hastalara, hamile kadınlara ve kronik hastaların yaşadığı konutlara öncelik veriliyor. Bebekli ve küçük çocuklu aileler için gıda güvenliği ve soğutma kritik olduğundan bu haneler de öncelikli evler arasında yer alıyor. Kısacası devrimci hükümet önceliği çocuklar, yaşlılar, hastalara veriyor. Öncelikli hedef temel hizmetlerin aksamasını önlemekken, egemenlik stratejisinin bir parçası olarak yenilenebilir enerji kullanımının artırılması planlanıyor. İddia edilenin aksine devlet işliyor, kurumlar işini yapıyor.

Hükümet bu süreci kolektif bir akılla ve halkın yüksek katılımıyla örüyor. Ülkenin tüm sorunları ablukaya bağlama kolaycılığından uzak, halka sadece bilgi değil hesap da verilerek ele alınıyor. Geçtiğimiz ay ülkenin en batısından başlayan Küba Komünist Partisi il komiteleri olağanüstü genel kurul toplantılarında, örgütlerinin üstleneceği sorumluluklar belirlendi. Devrimci kadrolar, bilim insanları ve örgütlü toplum bir seferberlik halinde sorunlara yaratıcı çözümler üretmeye çalışıyor. Tüm bunlar, ABD emperyalizminin hedeflediğinin aksine, devrimci önderlik ve halk arasındaki ilişkinin güçlenmesinde etkili oluyor. Bu yakın ve saygın ilişkinin asıl kaynağı, aslında devrimin süregiden eşitlikçi felsefesi. Küba’da zorluklardan muaf ayrıcalıklı bir zümre yok. Vatan zenginlerin mülkü değil, emekçilerin kolektif kazanımı.
Yaşayan bir devrimle dayanışma
Trump yönetimindeki ABD’nin Venezuela’dan Grönland’a uzanan yeni yayılmacı yönelimi, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun Münih Konferansı’nda Batı’nın sömürgecilik mirasını sahiplenerek Batı hâkimiyetine yaptığı vurgu, bugün emperyalist tehditin küresel olduğunun kanıtı. Sosyalist Küba’nın 67 yıllık deneyimi ise şunu gösteriyor: Uluslararası hukuk güç dengelerinden bağımsız değildir ve bir ülkenin egemenliği için diplomasi ve stratejik manevralardan fazlası gerekir. Emperyalizmin saldırganlığını ancak örgütlü bir halk durdurabilir. Küba Devlet Başkanı Diaz-Canel’in ifadeleriyle “Saldırılardan kaçınmanın en iyi yolu, emperyalizmin, saldırmanın bedelini hesaba katmak zorunda kalmasıdır.”

Başa dönecek olursak; evet Küba ABD için “olağanüstü ve alışılmadık bir tehdit”dir. Ancak bu tehdit Küba’nın askeri ya da jeopolitik kapasitesinden kaynaklanmıyor. Bugünkü dünyanın “imparatoru” bir süper gücün onlarca yıldır devam eden ekonomik, ticari ve finansal baskısına rağmen, dayandığı tek kaynağı insan gücü olan küçük bir ülkenin egemenliğini koruyabilmesinden gelmektedir. Hiçbir ABD hükümetinin, sadece 90 mil ötedeki bu küçük ada ülkesine diz çöktürememiş olması başlı başına tarihsel bir olgudur ve ABD için asıl tehdit bu gerçeğin hem ABD kamuoyu hem de dünya halkları tarafından kavranması, ABD’nin hegemonyasını sorgulanır ve reddedilebilir olmasıdır.
Yaşanan sıkıntıların gerçek sorumlusu her zamankinden çok daha açık. Bu da halkta daha güçlü bir birlik olma, birlikte direnme isteği uyandırmış görünüyor. Küba halkı pes etmiyor ve Devrim yakıt tasarrufu için üretim planını yeniden düzenleyen mühendisin, güneş paneli kuran işçinin, mahalle dayanışma ağını örgütleyen yurttaşın pratiğinde yeniden somutlanıyor.
Yaşayan ve süreklilik içindeki Küba Devrimi tüm halkların dayanışmasını hak ediyor. Bu dayanışma sadece Kübalılara destek olmak anlamına gelmiyor. Kendi ülkemizin egemenliği, hak ettiğimiz eşitliğin inşası için umutsuzluğun kırılması, bilinçlerin aydınlanması, geleceğin kazanılması anlamına da geliyor.

Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...