Laikliğe saldırının koçbaşı olarak Yusuf Tekin
“Kültürel hegemonyanızı yıktık” deyip solun karşısına arabesk formatta ilahi çıkarıldığına şahit olduğumuz bir aralıktan geçiyoruz.
Öylesine bir kuraklık...
Sanat camiaları böyleyken “bilim” ve “akademi” dünyaları da bundan pek farklı değil.
Yazının odağındaki figürün de akademi dünyası kariyeri tipik bir AKP’liden çok da farklı değil. Ancak bu vasatlığa karşın, AKP’lilerde pek de sık görmediğimiz bir açık sözlülükle karşı karşıya olduğumuzu da not düşmemiz gerekir:
“Siyasal iktidara içkin bir kavram olan meşruluk; iktidarın, sistem içerisinde yapmayı düşündüğü yenilikler için olduğu kadar, siyasal muhalefet için de önemli bir problemdir. Osmanlı Devleti bu meşruluk sorununu iki kavrama müracaatla aşmaya yönelmiş bir yapı arz eder: İslam Dini ve Adalet. Özellikle din; sistem içinde önemli bir meşruluk unsurudur. 18. yüzyıl ile hızlanan modernleşme sürecinde tüm yeniliklere Şeyhulislam’dan ‘fetva’ alınarak meşruluk zemini hazırlamak başlangıç noktası olmuştur. Bu; ‘devlet’in yüce amaç, ‘din’in ise bir meşruluk aracı olarak görüldüğünün önemli bir göstergesidir. Çalışma; Osmanlı devlet yapısı içerisinde önemli bir kopuşu ifade eden mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş tartışmalarında dinin nasıl meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanıldığının ortaya konmasını amaçlamaktadır.”
Bu sözler, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, Fethullahçı Mümtazer Türköne’nin kanatları altında hazırladığı doktora tezinin özet metninden alıntı.
Yüksek lisans tezini de Türköne ile hazırlayan, kendi kişisel geçmişini “Milli Görüşçü” olarak tanımlayan Yusuf Tekin, dini siyasette “meşruluk” aracı olarak kullanan iki gerici ekibin tedrisatından geçmiş biri.
Tekin belki de bu tedrisatı sayesinde, olsa olsa vasat olarak tarif edilebilecek akademik kariyerini, bir anda Bakanlık koltuğuna oturarak değiştirecekti. Peki, bu nasıl oldu?
Tekin gibi bir isim, nasıl oldu da AKP’nin laikliğe yönelik kapsamlı saldırısında çok özel bir rol üstlenebildi?

Zamanı gelen saldırı
Önce biraz geriye gidelim.AKP 2002 yılında bir koalisyonun temsilcisi olarak tek başına iktidara taşınmıştı.
Patronlar, ABD, tarikatlar, cemaatler ve Türkiye sağının parçalanan ana kolonları, bu yeni parti etrafında kenetlenmiş; bu sayede AKP’nin her başlıkta önü açılmıştı.
Ana hedef, bugün fazlasıyla yol alınan ve ayak bağı olarak görülen Cumhuriyet’in tasfiyesiydi. Bu hedefin bir sonucu olarak Türkiye, Yeni Osmanlıcı kimliğine kavuşacak, düzen adına her şey tam da istenildiği gibi, yerli yerine oturacaktı.
Ancak bu hedefin önünde düzen için can sıkıcı sayılabilecek, önemli engeller vardı. En başta Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş kodları olmak üzere...
Osmanlı ile hesaplaşıp cumhuriyete ulaşma, tebaalıktan yurttaşlığa geçiş, emperyalizme karşı mücadele, gericiliğe karşı laiklik gibi ileri atılımlar öyle ya da böyle ülkenin “genlerine” işlemişti.
Bu genlerden arındırma, format atma işlemi öyle kolay değildi.
Kısacası Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlara imza atıp, bağlanıp geçilebilecek basitlikte değildi hiçbir şey.

Tam da bu yüzden, aradan geçen 24 yıla rağmen hâlâ düzen adına “kurumsallaşmış” bir zaferden söz edemiyoruz. Ancak yine de büyük yol alındığını başa yazmak, bu durumu fazlasıyla ciddiye almak gerekiyor. Üstelik bu yolun son kritik dönemeci, düzen adına büyük bir “yol kazası” sayılabilecek 15 Temmuz travmasının ardından alındı, bunu da unutmamak gerekiyor.
Tarikat ve cemaatlerin gayrimeşruluğunun özeti sayılabilecek 15 Temmuz’a rağmen, düzenin tüm araçları devreye sokularak tarikat ve cemaatler bir kez daha devletin tüm kurumlarının merkezine yerleştirildi. Ve bir kez daha eğitim başlığı tüm bu saldırının odağı haline getirildi.
Tekin işte tam buradaki “yeni” misyona doğdu. Artık AKP, özellikle eğitim konusunda, elini korkak alıştırmak istemiyordu.
Hızla yol almak, bu başlıkta tüm titrekliği sonlandırmak, engelleri aşmak istiyordu.
Yusuf Tekin, bu operasyonun adamıydı. Bunun için aranan en önemli vasıf bu düzenin adamı olmaktı, hepsi bu.
Test işlemi sorumlusu olarak Tekin
AKP’nin “kindar ve dindar nesil” talebi uzun yıllara dayanıyor. Ancak aradan geçen yıllara rağmen bu konuda alınan yolun hayli sınırlı olduğu da ortada.
Bu sınır sadece 15 Temmuz travmasıyla ilgili de değil üstelik.
Öyle ya da böyle, kuruluş kodlarına açılan bir savaş vardı, bunun belli bir düzeyde ürkeklik yaratması doğaldı ancak bu da bir yere kadardı. Artık yama değil, format zamanıydı. Bu nedenle Tekin, şu ana kadar hiçbir AKP iktidarında görülmeyen çapta bir müfredat değişikliğine gitti.

Bundan iki yıl önce bağlanan ve geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan müfredat, bu açıdan önemli bir kopuşu temsil ediyordu.
Tam da bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan bu modelin adında “eğitim” değil Osmanlıca olan “maarif” sözcüğü kullanıldı.
Bu arka plan notlarının ardından gelelim güncel saldırılara.
Son dönemde Ramazan dolayısıyla tüm okullarda gerici etkinlikler yapılmasına vesilesi olan adımlar, Tekin’in son müfredatının ürünüydü. Tekin aracılığıyla “değerler” adı altında dini bayramlar ve günler eğitimin en önemli bacaklarından biri haline getiriliyordu:
“...millî gün ve bayramlarda, dinî gün ve bayramlarda, belirli gün ve haftalarda çeşitli etkinliklerle öğrencilerin millî bilinç ve manevi değerleri geliştirilmelidir”
Ancak Tekin’in asıl marifeti bununla sınırlı değildi. O bu etkinlikleri çok daha etkili bir saldırı için düşünmüştü...
Menzil, Nur, Erenköy, Işıklar gibi tarikatların yayımladıkları ortak metinle Yusuf Tekin’e teşekkür etmesinin arkasında da bu vardı.Tekin, tarikat ve cemaatlerin tamamını “protokol” adı altında tüm devlet okullarına sokan, yuvalandıran isim olmuştu.Tarikat ve cemaatler “STK” kılıfı adı altında okullara yuva yaparken, söz konusu protokollerin altına imza atan Tekin, ramazan etkinlikleri gibi etkinlikler vesilesiyle bu tarikatların okullardaki etkinliklerini de artırma hedefiyle hareket ediyordu.
Yani Tekin eliyle AKP, bir taşla birden çok kuş vurmak için harekete geçmişti.
Bundan sonrası kolay mı?
Tekin, militan bir görev bilinciyle, AKP’nin 21 yıldır yaptıklarının çok ötesinde bir saldırıya imza attı. Üstelik bu saldırı, AKP’nin açık bir yönetme krizi yaşadığı dönemde gerçekleştirildi.
AKP’de iç rekabetin arttığı ve parti içinde belli başlıklarda dirençle karşılaşılan bir dönemde, eğitimde gerici saldırının üzerinde ise ortaklaşıldığı görülüyor. Bu saldırının başında Yusuf Tekin yer alıyor.
Ancak bu saldırının da eğitimi bu derece tarikatlara teslim etmenin de AKP iktidarı açısında dahi bir sınırı var.
Türkiye’de eğitimi bütünüyle tarikat ve cemaatlere terk etmenin, buradaki kontrolü büsbütün kaybetmenin maliyetlerini AKP iktidarı gayet biliyor.
Dolayısıyla AKP açısından dahi ölçüsü kaçmış bir saldırı uç vermek üzere.
Tam da burada Tekin’in görev ömrü tartışması devreye giriyor.
AKP iktidarının bu saldırıyı kendi gerici planlamasında belli bir kazanç hanesi olarak kurumsallaştırıp, artık giderek risk haline gelen “uçları” budaması, burada da olanın Tekin’e olması muhtemel.
Ancak sorun orta yerde duruyor. Tekin gitse de kalsa da...
Eğitimde, çocukların geleceğini çalan, karanlığa teslim eden sistematik saldırının düzenle arasında kopmaz bir bağ var.
Mesele, bu bağı koparmakta, gerici saldırının arkasında duran düzeni bir bütün olarak karşıya almakta.
Bunun için de Tekin’i aşan, onun arkasındaki patron düzenini karşıya alan bir mücadeleye ihtiyaç var, daha aşağısına değil.
Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...