İran’ın siyasi ve toplumsal dinamikleri
Tahran sokaklarında çok fazla ABD karşıtı duvar resmi ve poster bulunuyor. Bu fotoğraftaki posterde “Rüzgar eken fırtına biçer” yazıyor. Fotoğraf: Fatemeh Bahrami (AA)
Engin Solakoğlu
1979’da Şah’ın devrilmesinden beri ABD’nin ve genel olarak emperyalizmin, deyim yerindeyse bir “İran sorunu” var. Tarihsel süreç içerisinde Batı ile İran’ın görece yakınlaştığı dönemler de yaşandı, ilişkilerin şu anki gibi savaşa dönüştüğü de oldu.
Trump yönetimi bir yandan müzakere görüntüsü verirken bir yandan da İran’a İsrail’le birlikte saldırarak, liderlerini hedef alarak boyun eğdirebilmenin ve rejimini değiştirebilmenin peşinde.
ABD’nin müzakerelerde İran’ın nükleer programını durdurmasını, İsrail’le birlikte pürüzsüz bir sermaye düzeni kurmaya çalıştığı Ortadoğu’daki direniş eksenine yardımı tamamen kesmesini, balistik füzelerinin menzilinin 200 km ile sınırlandırılmasını ve İran’ın özellikle enerji sektörünün ABD sermayesine açılmasını istemişti. İran ise sadece nükleer programını müzakereye konu edeceğini vurgulamıştı. İran’ın özellikle balistik füzeler konusunda taviz vermemekte kararlı görünmesinin haklı gerekçeleri bulunduğuna kuşku yok. İran, ABD’nin bölgedeki üslerine ve İsrail’e zarar verme kapasitesini koruduğu sürece ayakta kalabilir.
Direniş eksenine yardım ve İran enerji piyasasının ABD sermayesine açılması İran’ın iç dengeleriyle de ilgili konular. Yemen, Filistin, Lübnan ve Irak’taki direniş örgütlerine yardımın İran devriminin ideolojisinin gerekleri veya ahlaki yükümlülüklerinin ötesinde pratik sebepleri olduğu açık. İran bu örgütleri ABD ve İsrail’in saldırganlığına karşı dışsal bir savunma çeperi olarak düşünüyor. Ancak ekonomik yaptırımların etkilerinin daha fazla hissedildiği ve iç huzursuzlukların arttığı anlarda “Önce İran”, “Ne işimiz var bizim Filistin’de veya Yemen’de” söylemleri yaygınlık kazanıyor. O yüzden de bu mesele müzakere masasına geldiğinde İran yönetiminin söylem düzeyinde “Destek vermiyoruz zaten” demesi mümkün.
Rejimin temel dinamikleri
İran siyasetinde iki düzen içi kesim var: Reformcular ve muhafazakârlar. 2009 sonrasında reformcuların içinde ayrışma yaşandı ve bunların bir bölümü düzen içinde kalırken bir bölümü düzenin kıyısına itildi. İran’ın son Başbakanı Mir Hüseyin Musevi’nin cumhurbaşkanı adayı olduğu ve Ahmedinejad’a karşı kaybettiği seçim sonuçlarına itiraz etmesi üzerine başlayan protesto eylemleri bu ayrışmanın başlangıç noktasıydı. 2010 yılının başlarına kadar süren bu eylemler İran Yeşil Hareketi olarak adlandırılan bir siyasi akıma dönüştü.
Hareketin önde gelen isimlerinden bazıları uzun süredir kenara itilmiş durumda. Zira Musevi ve Mehdi Karroubi gibi siyasetçiler, İran’da siyasi sistemin kökten değişmesini talep ediyorlar. Bu siyasetçiler rejim tarafından sıkı bir gözlem altında tutuluyorlar ama baskıcı herhangi bir rejimden beklenebileceği gibi ortadan da kaldırılmıyorlar. Bu da söz konusu siyasetçilerin emperyalist merkezlerle temas halinde oldukları, İsrail veya ABD’nin talimatı doğrultusunda hareket ettikleri iddiasını zayıflatıyor.
İran İslam Cumhuriyeti’nde milletvekilleri ve cumhurbaşkanı halk oyuyla seçiliyor. Yalnız cumhuriyet orada bitiyor. Bu noktadan sonra “İslam” kısmı devreye giriyor. Velayet-i Fakih sistemi otoritenin dini bir liderin elinde olmasını sağlıyor. Şii inancına göre kıyamet gününden önce yeryüzünde zuhur edecek 12. İmam, yani Mehdi gelene kadar dini lider de, siyasi lider de bu Veli-yi Fakih. Cumhurbaşkanı da, milletvekilleri de onun memurları ama seçimle belirlenen memurları. Ancak dini liderin ve ona bağlı olan 12 kişilik Vesayet Konseyi’nin kabul etmediği hiç kimse seçimlerde aday olamıyor. Dolayısıyla halkın yetkisi rejimin önceden belirlediği isimler arasında seçim yapmakla sınırlı. Bugün düzenin çeperinde yer alan reformcuların değiştirmek istedikleri sistem ana hatlarıyla bu.
Reformcuların düzen içi kanadı ise böylesi radikal taleplere sahip değil. Zaten bu sayede düzen içinde yer bulabiliyor. Dini liderin otoritesini tartışmıyor. Siyasi, toplumsal ve diplomatik konularda daha fazla esneklik göstermeye meyilli. Eski Dışişleri Bakanı Zarif ve mevcut Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan bu kanat içindeki isimlerden ikisi. Muhafazakârlar ise İran İslam Devrimi’nin ve İslami rejimin temel kurallarının esnetilmeden uygulanmasından yana olanlar şeklinde anlaşılıyor. Devrim Muhafızları bu kesimin silahlı gücü. Bunlar doğru ama eksik.
Meselenin temeli ekonomi-politik
Belirleyici olan, “Başörtüsü taktın, takmadın, saçın görünmedi”nin ötesinde, ekonomideki tercihlerde görülen ayrışma. İran kapitalist bir ülke. Devletin sık sık müdahalesi olsa da temelde bir piyasa düzeni işliyor.
İran, devrimden bu yana türlü dış yaptırımlara tabi. 1990’lı yıllara kadar uygulanan ekonomik model sosyalist esintili diyemesek de sosyal adalet ilkesini gözeten unsurlar içermiş. Bunun bir sebebi SSCB’nin yıkılmasının etkilerinin henüz hissedilmediği ve değişen seviyelerde kamuculuğun bütün dünyada uygulandığı yıllar olması. Diğeri de İran Devrimi’nin sonuçta Şah ve oligarşik yönetiminin yarattığı eşitsizliğe karşı bir hareket olduğu bilincinin hâlâ canlı bul unması.
Dünyanın önde gelen petrol üreticilerinden biri olan İran’da kamu kaynaklarıyla geliştirilmiş güçlü bir petrokimya sektörü var. Demir-çelik sektörü de güçlü. Bunlara bağlı olarak yine gelişkin bir imalat sanayi var. Geçmişte Batılı yabancı ortaklıklarla desteklenmiş bu sektörlerin tamamı şimdi yaptırımlara rağmen üretimi sürdürebiliyorlar. Burada Rusya ve Çin gibi ülkelerle devam eden sınırlı ortaklık ve teknoloji transferi kadar, ülkedeki nitelikli teknik eğitimin de payı var. İran’ın özellikle teknik alanlarda küçümsenemeyecek nitelikte yetişmiş insan gücü mevcut. İran kendi kaynaklarına dayanarak teknoloji üretebilen bir ülke.
Temel sektörlerdeki bu görece gelişkin yapı, 21. yüzyılda, dünyayı takip eden, yurtdışına da gidip gelen eğitimli bir halk kesiminin tüketim ihtiyaç ve beklentilerine seslenmesi gereken sektörlerde yok elbette. Bu da rıza üretimi bakımından bir zaaf.
Paylaşım sorunu var
Ancak asıl sorun üretim yapısından çok paylaşımla ilgili. Ülkenin yarattığı servetin büyük bölümü, iktidar ve ona yakın sermaye odakları tarafından paylaşılıyor. Devlet yapısının içindeki bu odaklar yaptırım olgusunu da fırsat bilerek biriktirdikleri serveti yurtdışında tutuyorlar. Bir kısmı İsrail/ABD kaynaklı propaganda da olsa, rejimin kimi unsurlarının dışarıda lüks bir hayat sürdürdükleri de bir gerçek.
Molla rejiminin geliştirdiği sosyal yardım ağı en alttaki kesimlerin temel gereksinimlerini karşılamalarına yetiyor. Keza elektrik, doğalgaz, akaryakıt gibi gereksinimler halka çok düşük fiyatlarla sağlanıyor. Bu da aynı zamanda rejim bakımından bir sigorta işlevi görüyor. Ülkede yaşanan kanlı iç karışıklığın ertesinde Devrim’in yıldönümü vesilesiyle milyonların sokağa dökülmesi bir propaganda faaliyetiyle açıklanabilecek kadar basit bir olay değil.
Reformcu kesim mevcut sistemden rahatsızlığı artan, sandığa gitmeyen, yurtseverliğini korusa da rejime bağlılığı zayıflayan orta sınıfı kısmi bir dünyaya açılma yoluyla tatmin edebileceği saikiyle hareket ediyor.
Bunun için ABD ve aslında daha güvenilir saydıkları Avrupa’yla yakınlaşmayı zorunlu görüyor. Bu sadece politik bir yaklaşım değil, piyasa mekanizmalarının daha serbestleştirilmesini, sübvansiyonların kaldırılmasını da içeren bir bakış açısı. Buradan hareketle reformcuların emperyalist kampa teslim olmaya hazır olduklarını söylemek ise abartılı.
Muhafazakârlar ise, düzenin mevcut haliyle sürdürülebileceği, rejimin yukarıda anlatmaya çalıştığım iç sigortalarının gevşetilmesinin ABD/İsrail tehdidinden daha riskli olduğu kanısındalar. Ayrıca, ABD’nin İran’a kapsamlı bir saldırıyı göze alamayacağını, ülkeyi içten çökertme peşinde olduğunu düşünüyorlar.
Bu kesim içinde daha radikal bir kanat ise, 1990’lardaki kamucu politikalara dönmeyi, piyasa mekanizmalarının geriletilmesinin, gelir dağılımına geniş halk kesimleri lehine müdahale etmenin “dünyaya açılmak”tan daha faydalı olacağını ve reformcuların tamamen susturulmasını savunuyor. Bu çizgi meşruiyetini Marksist teoriden değil, Şiiliğin esaslarından, bir tür dinsel adalet fikrinden devşiriyor.

İran'ın etnik yapısı
İran’ın karşı karşıya bulunduğu jeopolitik risk bağlamında değinilmesi gereken bir konu da etnik yapı. Bu mesele çoğu zaman abartılı ve yanıltıcı analizler temelinde ele alınıyor. İran’ın çok etnisiteli bir yapı olduğu doğru ama bu halklar uzun süredir İran topraklarında birlikte yaşıyorlar. En son gelenler Türk kökenliler, o da bin yıldan daha eski. Emperyalizmin halkları birbirine düşürme kapasitesi küçümsenemez ama İran “toplama” bir devlet değil.
İran’da ulusal birliğin temelinde etnisiteden çok mezhep var. Bu durum otomatik olarak Farsilerden sonra ikinci büyük grubu oluşturan Türklerin ayrılıkçı olmaları gerektiği varsayımını boşa düşürüyor. Devrimden beri CIA’in üzerinde çalıştığı, Türkiye’nin de zaman zaman destek verdiği, 1991 sonrasında da Azerbaycan’ın devreye sokulduğu ayrılıkçı proje bu yanlış varsayıma dayanıyor. İran’da ne Türk diline yasak var ne de kimliğine. Aksine yönetici kesimlerin, mollaların içinde nüfuslarıyla orantılı şekilde temsil ediliyorlar. Türkçe konuşan halkın büyük çoğunluğu kendisini azınlık değil, ülkenin asli unsuru olarak görüyor.
Kürtler ve Beluciler, dış etkilere en açık halklar olarak kabul ediliyorlar. Çoğunluğu Sünni olan Beluciler Pakistan ve İran arasında bölünmüş durumda. Pakistan ve İran’daki Beluci bölgelerinde merkezi otorite zayıf ve çok çeşitli silahlı örgütler faaliyet gösteriyor. Bunların büyük bölümü siyasi olmaktan ziyade suç örgütleri. Uyuşturucu, insan ticareti gibi alanlarda etkinler. Hindistan’ın bir eli hep burada. Onun üzerinden İsrail ve ABD’nin de buralarda etkin olabilecekleri tahmine müsait. Ancak İran’ı bölebilecek güce sahip olmaları olanaksız.
Kürtler ise, İran’ın içten parçalanması bağlamında üzerinde en çok spekülasyon yapılan etnik grup. Ancak arazideki gerçekler farklı. Bir kere, çok net istatistiklere sahip olmamakla birlikte, İran Kürtlerinin hatırı sayılır bir bölümü Şii. İran’da Kürt kimliğine ve diline yönelik bir baskı olmadığı gibi Kürdistan adında bir vilayet de mevcut. Ayrılıkçı Kürt örgütlenmeleri geniş zemin bulmakta zorlanıyor.
Ülkeyi tehdit eden asıl sorun ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi ve yukarıda açıklamaya çalıştığım iki kanat arasındaki çekişmenin yaratacağı zaaf. İran’da rejimin bekası büyük ölçüde buna bağlı.
Ortaklaşa dergisinin 6'ncı sayısında, sermayenin bölücülüğünü ele alıyoruz. Eşitlik, işçi sınıfı mücadelesi, emekliler... Savaşlar, saldırılar, ablukalar... İran, Küba, Türkiye...