Savcının ölümü

28/01/2015 Çarşamba
Savcının ölümü

18 Ocak Pazar gecesi 1994’te Buenos Aires’teki Yahudi kültür merkezine düzenlenen ve 85 kişinin ölümü ile sonuçlanan terörist saldırıyı araştırmakla görevli savcı evinde ölü bulundu.

Başta bir intihar olduğu düşünüldü. Fakat sınırlı da olsa deliller aksi yönde işaret vermeye başladı. Olaylar arasında kurulan mantık zinciri pek çok Arjantinliyi savcının öldürüldüğü sonucuna götürdü.

Başkan Cristina Fernandez de Kirchner (CFK) de onlardan biriydi. CFK aynı zamanda savcının ölümünün de parçası olduğu olaylar ve ilişkiler ağının tam göbeğinde duruyor. Eğer ölmeseydi savcı Alberto Nisman 19 Ocak’ta parlamento kapalı oturumunda CKF ve yönetimine yönelik suçlamalarını içeren raporunu sunacaktı.

Terörist saldırıyı aydınlatmakla 2005 yılında dönemin başkanı Nestor Kirchner tarafından görevlendirilen Nisman Arjantin istihbaratıyla ortak çalışmaları neticesinde şekillenen “yüzyılın suçlamasını” gerçekleştirecekti. Buna göre, CFK yönetimi İran’a, istihbarat ajanları aracılığıyla uygun koşullarda petrol ithalatı karşılığında uzun zamandır bir İran-Hizbullah eylemi olduğu düşünülen bombalı saldırının üst düzey İranlı yöneticilerin de aralarında bulunduğu şüphelilerini aklama teklifinde bulunmuştu. Bu aklama işlemi için İran’la birlikte saldırıyı aydınlatmak üzere ortak bir komisyon kurulmuştu. Ve Arjantin İnterpol’den şüphelilerle ilgili kırmızı bültenleri kaldırmasını talep etmişti.

CFK yönetiminin elbette bu iddialara yanıtları var. Bu yanıtlar savcının ölümünden iki gün sonra açıklanan ve yönetime karşı suçlamaları içeren 300 sayfalık raporundan sonra daha somut hale geldi. Hükümetin özellikle de CFK’nın kişisel açıklamaları savcının ölümünün arkasında, failinden bağımsız olarak, devlet içindeki kavga olduğunu gösterdi. Sanırım Arjantin kamuoyunda da ölümün çıplak gözle görünenden çok daha karmaşık bir olaylar zincirinin ve ilişkiler ağının neticesi olduğu yönünde bir kanaat belirmiş durumda.

Bu karmaşayı şöyle sadeleştirebiliriz: Arjantin egemen sınıfının mevcut yönetimden memnuniyetsiz kesimleri ile hükümetle birlikte hareket eden kesimi arasında büyük bir kavganın var olduğunu biliyoruz. Bu kavganın aktörleri arasında yok yok: Büyük sermaye grupları, medya tekelleri, devletin üst mahkemeleri, yürütme ve son olaydan anlaşıldığı üzere Arjantin istihbarat örgütü... Devlet ve sermayenin fazlasıyla iç içe geçtiği aynı kavganın bundan önceki en çarpıcı yansıması Clarin vakasında olmuştu. Hükümete şiddetle muhalefet eden geleneksel büyük sermaye gruplarından ve ülkenin en büyük medya tekeli olan Clarin’e karşı savaş veren Cristina bir yandan da Clarin’i hedef alan medya yasasının iptalinde ısrar eden anayasa mahkemesi ile çarpışıyordu. Şimdi de istihbarat örgütü içinde hükümetin adamları ile onun şiddetli karşıtları arasındaki kavgada bir terör eyleminin soruşturması araçsallaştırılıyor.

Hükümet İran’la savcının iddia ettiği gibi bir anlaşmanın varlığını da, İnterpol’den kırmızı bültenlerin iptalinin istendiğini de kanıtlar sunarak reddediyor. İran’a yönelik işbirliği çağrısının da şüphelileri aklamak için değil bu kişilerin yargı önüne çıkarılmasını kolaylaştırmak için yardım isteği anlamına geldiğini vurguluyor. Savcının tam da Charlie Hebdo katliamı ciddi bir kamuoyu yaratmışken Fransa’daki gezisini apar topar yarıda bırakarak “yüzyılın suçlaması” için ülkeye dönüş yapmasını, yakınlarına yazdığı mesajlarla vaktinden önce çağrıldığını açıkça belirtmesini anlamlı buluyor. Geçen ay CFK’nın işine son verdiği  istihbarat şefi Antonio Stiusso’nun başını çektiği ekibin aslında Arjantin istihbaratına bağlı olmayan kişilere yaptırılmış telefon konuşmalarının kayıtları gibi uydurma kanıtlarla savcıyı manipüle ettiğini düşünüyor.

Bir kapitalist devlet söz konusu olduğunda asla asla dememek gerekir. Öte yandan yıllardır aydınlatılamamış olması kamu vicdanını önemli ölçüde yaralayan ve şüphelilerinin yargıya teslim edilmediği her günün hükümetin kredisinden çaldığı böylesi bir davayı petrol-buğday takası uğruna “satmak” pek profesyonelce görünmüyor. Söz konusu olan bizim AKP olsa inanın şaşırmam, ama aşağı yukarı AKP ile eş zamanlı iktidara tırmanmış olan Kirchnerler ülke tarihinin kanlı sayfalarının failleri ile uğraşmak konusunda hep çok iddialı bir programa sahip oldular. Yahudi merkezindeki saldırının gerçekleştiği 1994’ten iktidara geldikleri yıla kadar bir arpa boyu yol alınmamışken iktidarda oldukları sürede soruşturmada alınan mesafe de bunun göstergelerinden biri.

Malum bu tür cinayet veya intiharlar aydınlanmazlar. Muhtemelen hiçbir zaman bu ölümün arkasında, olaydan bir gün sonra “yüzyılın suçlaması” ile karşılaşacak hükümetin mi, Arjantin tarihindeki Kirchner parantezini kapatmak isteyen güçler ve onların maşası olan istihbarat görevlilerinin mi yoksa İran devletinin mi olduğu kesin olarak bilinemeyecek. Ama her zamanki altın kural, önümüzdeki günlerin ve ayların gelişmeleri olayın tarihsel olarak hangi güçlere hizmet ettiğini gösterdiği oranda fail önemsizleşecek.

 

ÖNCEKİ YAZILARI