Ya Kılıçdaroğlu üstadından tek bir satır okumamıştır, haliyle cüreti cehaletindedir, ya da en az Necip Fazıl kadar laik cumhuriyet düşmanı bir CHP başkanı ile karşı karşıyayız.

Bay Kemal’in üstadı Bay Necip’in kısa tarihi

1983 yılının mayıs ayı. Okuldan, “Pierre Loti” eteklerindeki Eyüp Mezarlığı ile bitişik gecekonduya dönüyorum. Hava sıcak. Otobüs biletinden yapılacak günlük tasarruf için yürünecek yol epey uzun. O gün rutini bozan tek şey yoldaki olağanüstü kalabalık. Dikkati çeken tek şey kalabalık olmaları değil, giyim kuşamları tuhaf bir kalabalık bu. Cübbeli, takkeli, uzun sakallı erkeklerden müteşekkil bir kitle, önlerindeki tabutun ardından Eyüp Mezarlığına doğru akıyor. Arada erkeklerden ayrı yürümeye özen gösteren, çoğu çarşaflı, kadınlar var. Henüz türban meselesi ile tanışmamış ülke için yürüyüşten yansıyan her kare olağanüstü.

Biraz sonra anlıyoruz kalabalığın sebebi hikmetini. Gerici şair Necip Fazıl ölmüş, Eyüp Mezarlığına son yolculuğuna uğurlanıyor. Adını duymuşluğumuz var uzaktan ama doğrusu bu kadar cemaati olması yine de şaşırtıcı geliyor bana. Asıl şaşırtıcı olanı ise yürüdükçe fark ediyoruz. Ortalıkta ne asker var ne de polis. Sanki askeri cunta bir günlüğüne sokaklardan çekilmeye karar vermiş, sokaklara “demokrasi” gelmiş. Oysa darbeyi yapanlar laik görünmeye pek özen gösteriyor o günlerde. Pek laik ve pek Atatürkçüler. O gün bir de Necip Fazıl hayranı olduklarını anlıyoruz!

***

Necip Fazıl’dan iki yıl sonra ölen büyük sanatçımız Ruhi Su’nun cenazesi aynı cunta tarafından küçük çaplı bir savaşa dönüştürülüyor. İç savaş kahramanı Mehmet Ağar’ın kışkırttığı emniyet güçlerini yararak kan revan içinde mezarlığa ulaşabiliyor kitle. Cenazede gözaltına alınan 163 kişi İstanbul Siyasi Şubede 15 gün boyunca gözaltında tutuluyor, işkenceye uğruyor. Gün gibi açık artık, Cuntanın düşmanı şeriatçı Necip Fazıl değil, Cumhuriyetin yetiştirdiği laik Ruhi Su. Cunta Necip Fazıl’ın arkasında yürüyenlere yol verirken Ruhi Su’nun arkasında yürüyenlere barikat kuruyor. Barikat cumhuriyete ve laikliğedir.

***

Kenan Evren’in “Kuran referanslı” konuşmalarını saymazsak 12 Eylül cuntası ile siyasal İslamcı hareket arasındaki görünür ilk ilişkidir Necip Fazıl’ın cenaze gösterisi. Komünizmle Mücadele Derneği içinden gelen ve büyük olasılıkla askerlere oralardan aşina imam Fethullah Gülen de cuntayla iyi ilişkiler geliştirecektir daha sonra. Cunta için bunlar Komünizme karşı kuvvetli panzehirlerdir. Üstelik İslamcıların “sevk ve idaresi” de kolaydır. Bütün bu nedenlerle Türkiye’nin İslamcı hareketi devletin kucağında, devletin şefkatli dokunuşlarıyla büyütülmüştür. 

Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem
.”

Şiir dedikleri budur. Necip Fazıl 27 Mayıs müdahalesine en çok sevinenlerden biriydi. Demokrat Parti ve Menderes ile gelgitli ilişkiler kurmuştu. Hükumet ile akçalı ilişkilere de girmişti. Buna rağmen Mustafa Kemal düşmanlığı ve Cumhuriyete duyduğu nefreti saklayamaması başına zaman zaman işler açıyordu. 27 Mayıs’a çok sevinmişti, çünkü darbeyi Menderes yaptı sanmıştı. Öyle olmadığını anlayınca 27 Mayıs’a düşman kesildi. 12 Eylül’de daha tereddütsüz bir pozisyon aldı, darbeyi içtenlikle destekledi. Ona göre 12 Eylül “iç darbe değil, iç şahlanış”tı. Şöyle diyordu: "Hareketin mahiyeti... Malum klasik darbelerden biri değildir... Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye'nin çöküşü gerçekleşebilirdi... 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır... 27 Mayıs 1960 hareketi 'millete rağmen' diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak 'millet için' formülüyle ifade edilebilir… Hükümetten ziyade onu mefluç kılan partilere ve fesat ocağına döndürdükleri Meclis'e yönelik bir davranış... Hedefi de bölücülük, komünizm ve din nikabı altında dolayısıyla gayet tabii olarak 'devlet ve cumhuriyeti koruma ve kollama' atılışı... Bir iç darbe değil, iç şahlanıştır. İsyan değil, ıslah..."

Şaire göre ordu mecburdu, darbenin Başbakanı Bülent Ulusu, “bahriyelilere mahsus bir nezaket, yumuşaklık ve uysallık içinde”ydi... Ayrıca Başbakanın ve darbenin başının Allaha ve şeriata yaptığı göndermelere dikkat çekiyor ve buradan şu sonuca varıyordu:  "Diyarbakır'da 'şeriatın kestiği parmak acımaz' diyen Devlet Başkanı şeriatı hak ve hakikat manası dışında kullanmış olmayacağına ve ayrıca 'anarşiyi kökünden temizlemedikçe gitmeyeceğiz' dediğine göre gerçek Müslüman'a düşen vazife ona şöyle cevap vermektir: Dediklerinizi yapın da, başımızdan hiçbir an eksik olmayın!.."

***

1983 yılı mayısının o sıcak ve karanlık gününde şairin tabutunun arkasından yürüyenler arasında bugünün muktedirlerinin de olduğunu düşünebiliriz. Fiilen yürüyenler arasında olup olmamalarının bir önemi yoktur, hepsi istisnasız Necip Fazıl’ın tilmizleridir. 12 Eylül cuntası hakkında da ondan ayrı düşündüklerini sanmam. Ama sonradan cuntaya karşı tuhaf bir muhalefet geliştirdiler. Cuntanın başı Kenan Evren’le yan yana görünmekten kaçınmadılar ama yeri geldikçe 12 Eylül uygulamalarını eleştirir göründüler. Ergenekon ve Balyoz davaları ile eski rejimin laik ve cumhuriyetçi unsurları ile derin bir hesaplaşmaya girişince büsbütün 12 Eylül karşıtı oldular.

27 Mayıs’a duydukları nefret ise, kısa şaşkınlıkları dışında, İslamcı hareketin ve cuntanın ortak yanıdır. Bununla birlikte 27 Mayıs’ı toplumun belleğinden silme girişimi sanıldığı gibi AKP iktidarının değil 12 Eylül cuntasının hanesine kayıtlı. 20 yıl boyunca bir bayram olarak kutlanan 27 Mayıs, 12 Eylül cuntası marifetiyle ortadan kaldırıldı. 12 Eylül Cuntasının anayasasıyla, şusuyla busuyla fiilen yaptığı şey de 27 Mayıs ile açılan pencerenin kapatılmasından ibaretti. 12 Eylül Kemalizm’in Cumhuriyetçi yorumunu gömmüştü ve yerine anti-Kemalist yeni bir “Atatürkçülük” geliştirmişti. Kemalizm’in bu yeni versiyonu dinin kamu yaşamındaki varlığını ve meşruiyetini kabul etmiş görünüyordu. Buna sistemin verdiği ad “Türk-İslam Sentezi”dir. Bu sentezde din, bir ahlak sistemi veya bir toplumsal kurum olmaktan çok, devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biriydi. Bugünkü TRT ve Diyanet’in kökleri işte “Kemalist Devlet”in 12 Eylül Cuntası elindeki bu dönüşümünde yatmaktadır.

Unutulmasın, Türk İslam Sentezinde belirleyici olan “Türklük”tür ve bu dinci bir milliyetçiliği haber vermektedir. Bunlar 27 Mayıs’ın siyasi programının antitezleridir. 12 Eylül ile birlikte 27 Mayıs’ın Kemalizm’i ayağa kaldırma girişimi engellenmiştir.

Necip Fazıl’ı ve onunla birlikte siyasal İslamcıları motive eden şey işte devletin dinle girdiği bu yeni ilişkidir. Siyasal İslamcı hareket bu ilişkinin kendilerine devlette yeni kapılar açtığını ve yeni olanaklar yarattığını görmüştü. Necip Fazıl o kapıdan ilerleyerek düzenin resmi ideoloğu haline geldi. İslamcılığı devletsiz düşünemeyiz. 

***

Fakat arada her şeyle birlikte ideoloji de bir parça dönüştü; Türk İslam Sentezi ile geliştirilen dinci milliyetçiliğin yerini milliyetçi dincilik aldı. Düzenin ideolojik vurgusu milliyetçilikten dinciliğe geçti.

Yürürlükte olan düzene sadece Necip Fazıl ideolojisi değil, Necip Fazıl ahlakı da egemen olmuştur. İçinde debelendiğimiz kültürel şizofreninin büyüklükle malul (Büyük Doğu dolayısıyla Büyük Ortadoğu-Yeni Osmanlı) olması bundandır. Öte yandan din, düzenin marifetiyle bir ahlak sistemi olmaktan uzaklaşmıştır. Dindarlık kumara, faize, hırsızlığa, cinayete, haksızlığa, adaletsizliğe engel görülmemektedir artık. Egemen anlayış manidar bir şekilde bir Necip Fazıl dindarlığı ve Necip Fazıl ahlakı olarak şekillenmektedir. Gerçeklerden kopmuş ve hayal alemine kısılıp kalmış bir ülke yarattık az zamanda. Bu kültürel şizofreninin büyük yıkımlarla sonuçlandığını ise tarihten bilmekteyiz. Büyük Ortadoğu için küçük Türkiye şarttır. 

***

Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

Bunlar karanlıktan gelen şairin devrim ve cumhuriyet algısıdır. Siyaseten rahmetli Kemal Kılıçdaroğlu, her satırına, her kelimesine cumhuriyet nefreti sinmiş bu şiirimsi şeyden alıntı yapınca gündeme geldi Fazıl oğlu Bay Necip gündemimize. Cumhuriyetin kurucu partisini bir ANAP’lı ve yamağına teslim edip çekildikten sonra gericiliğe kaş göz etmekten vaz geçeceğini sananları yanılttı. Laikliğin anayasaya girişinin 87.yılında bir gazeteye “yazdığı” makalesinde “üstat” diyerek Necip Fazıl'dan alıntı yaptı. Alıntının dışında kalanları aktardım ki bir tereddüde mahal vermesin. Görülüyor, “üstat” tescilli bir laik Cumhuriyet düşmanıdır ve ömrünü CHP'ye küfür ederek geçirmiştir. 

Bu durumda iki olasılık kalıyor geriye. Ya Kılıçdaroğlu üstadından tek bir satır okumamıştır, haliyle cüreti cehaletindedir, ya da en az Necip Fazıl kadar laik cumhuriyet düşmanı bir CHP başkanı ile karşı karşıyayız. Cehaletin ve gericiliğin bir araya gelip CHP’nin başına musallat olması da imkân dahilindedir, bakarız.

Açık olan ise şu; 31 Mart’ta bir gericilikten kaçarken öbür gericiliğe, bir cehaletten kaçarken öbür cehalete saplanıp kalmaktan kurtulma şansımız var. Bir anlık cesarete bakar her şey. Biraz cesaret öyleyse. Belki de bu son değil ilk seçimimizdir, kim bilebilir?