Ağlayan Yok, Demek Ölmemişiz! Öyle mi?

10/07/2009 Cuma
Ağlayan Yok, Demek Ölmemişiz! Öyle mi?

Tipik bir yabancılaşma efektiyle karşı karşıyayız: Yeni dönemdeki kitle hareketlerini, epeydir medya, internet ve mobil telefon türleri, kısaca "bilişim" sektörü, taşıyor. Art arda gelen Doğu Avrupa "başarılarının", hani şu renkli karşıdevrimlerin rüzgarıyla, ABD'nin CIA üzerinden ve İran'a yönelik olarak kesenin ağzını özellikle bu sektör için açtığı biliniyor. İran'daki "haberleşme teknolojisine" yönelik yoğun uluslararası sermaye atağı "herkesin bildiği bir sır" halini aldı. Amerikan ve İngiliz istihbaratının kayıt dışı yatırımları da cabası... Ahmedinejad'ın kısmen ters durduğu bir girişim bu zaten biraz da o yüzden başdüşman ilan edildi. Türkiye'deki durum ise tam bir fecaat malum. Ne düzeyde olduğunu "dinlenenlerden" işitiyoruz her gün: En üst düzeydeki subay ve bürokratlar da "şakır şakır" dinlendiklerini, neredeyse övünerek anlatıyorlar.

Özelleştirme başka bir şey değil ki...

Tabii başka bir şey oluyor aslında. Bürokrasideki son "kemalistlere" şu söyleniyor: "Size gerek kalmadı, bütün kestanelerimizi ateşten aldınız, artık şutlanıyorsunuz maalesef ülke tasfiye edilebilir bir olgunluğa erişti. Bu işi sayenizde başardık." Dinciler, liberaller el ele yani... Siz: Laiklik oynayanlar! Türkiye'nin yegane umudu genç devrimcileri, zindanlarda, işkencehanelerde, sürgünlerde bitirmeyi görev sayanlar. Hepinize aferin, Türkiye'yi bitirdiniz!

Fakat şunu iyi anladık: Türkiye'deki karşıdevrim sürecinin finalinde, bu bilişim veya haberleşme sektörün egemenliği tartışılmaz boyutlarda artık. Medya, internet, mobil telefon şebekeleri, özel sermayenin, daha doğrusu emperyalizmin acentalarının doğrudan denetimindedir. Egemenlik kayıtsız şartsız onların.

Anlamını komşudan ve tersinden çıkartabilirdik. İran, bu konuda, özelleştirmenin haberleşme ağlarını içeren sektörlerdeki görece yetersiz yaygınlığı nedeniyle, şimdilik başarısız bir karşıdevrime sahne oldu. İnsanın aklına "karşıdevrimde karşıdevrim" demek falan geliyor, "devrimde devrim"in karşılığı gibi bir şey. Yani iktidardakilerden (Ahmedinejad) daha acımasız bir özelleştirme çılgınlığının (Musavi-Rafsancani) iktidarı fethetmesine bu özelleştirme eksikliği sayesinde engel olundu. Bir de İslam kapitalizmini, diyelim "daha sosyal ve daha dinci" bir kapitalizmi koruyan milislerin sokakta bu liberal ve dinci -İran AKP'sini andıran- güruhla çatışmaya girmesi, darbenin yönünü değiştirdi. Dedik ya, şimdilik.

Soru şu: Özelleştirmeyi köstekleyen, en azından yeterince yüz vermeyen, dolayısıyla haberleşme şebekelerini bir biçimde denetleyebilen, yani ulus devletin kamu ağırlıklı politikalarını öne çıkaran ve emperyalizmin acentası niteliğindeki özel sermayeyle bu alanda boy ölçüşebilen ülkelerde, emperyalizme doğrudan bağımlı rejimlere -diyelim "yeni sömürge" tipi DP-AP-ANAP-AKP ve hatta AsP-AkP çizgisinin simgelediği rejimlere- geçiş, bir iktidar değişikliği yani, daha mı zor?

Evet, daha zor.

Karışık olduysa, ki öyle görünüyor, başka türlü de ifade edebiliriz: Ekonomideki ve haberleşme sektöründeki kamu ağırlığı, emperyalizmin kızgınlık ve başarısızlık nedenidir. Tökezliyor.

Öyledir.

Devamı da herhalde şöyledir: Bu yeni bilişim teknolojilerindeki (medya-internet-mobil haberleşme) büyük sıçrama, kitlelerin kolayca yönlendirilebileceğini gösterdi. Tamam. Koyundan beter bir halkla iç içe yaşıyoruz epeydir, kabul edelim. Sendika yönetimleri de bu eğilimle uyumludur. "Sendikalar", çoktandır özel sermaye de diyebileceğimiz birer çağdaş mafya örgütlenmesi halini almış durumda.

Rant kavgaları, sermaye içi sürtüşmelerin şiddet yoluyla çözülmesini gerektiriyor artık. Ama sorun da orada: Sermaye içi kesitler arasında bir huzur, kalıcı bir iç barış, yani katmanlardan birinin açık hegemonyasını sağlamak çok zor. Hatta imkansız. O nedenle İran'da Rafsancani ile Ahmedinejad tayfası geçinemiyor. Doğu Avrupa'da, şu Bulgaristan son örnektir, benzer şeyler, benzer çekişmeler yaşanıyor. Antikomünizm, sermaye gruplarını, kompartımanlarını da diyebiliriz, birbirine yapıştırmakta güçlük çekiyor.

İlk sonuç, o halde şu: Özelleştirmelerin yoğunluğu ölçüsünde, mafya içi hesaplaşmaları andıran iktidar değişiklikleri yaşanmaktadır. Özelleştirme, mutlaka iktidar değişikliğini beraberinde getiriyor. Gericinin biri gidip diğeri geliyor. Dijital teknolojiler, yığınların uyuşturulmasını kolaylaştırıyor belki, ama sermaye içindeki sorunları da büyütüyor. Geçici çözümlere ise bilinçsiz işçi sınıfının döküntülerinden oluşturulmuş şiddet mangaları, "bindirilmiş mafya kıtaları", damgasını vuruyor.

Demek ki, dijital teknolojinin elinde uyuşturulmuş yığınlara rağmen, buradan hiç öyle huzurlu bir toplumsal yaşantı çıkaramıyorlar. Şaşırtıcı olan budur. Hele dünyadaki ekonomik kriz koşullarında, içerideki hesaplaşmaların -sermayenin çeşitli kolları arasındaki sürtüşmeler ağırlaşır ve sanayi adeta tasfiye edilerek ticari sektörler öne çıkarken- geçmişten çok daha ağır sonuçlar vermesi kaçınılmazdır.

Yıkıcılık, sistemin sol seçeneksizliğinden güç alıyor.

Oysa tersi anlatılır hep değil mi?

"Calvinistlerin" intikamı da diyebiliriz. Malum, Ahmet Altan gibileri bunu 10-15 yıl kadar geriden, yani son günlerde öğrendiler. Şimdi çiğnedikleri şu "dindar sermaye" sakızını, emperyalist sermayeye fikir yetiştirenler ("think tanks") 15 yıldır bağırıyordu. "Anadolu kaplanlarının" nasıl bir calvinizme karşılık geldiğini anlatıyorlar. Emperyalist sermaye ajanlarının yol göstericiliğinde, Türkiye'yi rötuşlayacak "dindar sermaye" gerçekten demokrat olduğu için, önü de açıktır. Yeni burjuvazi denilen dindar-dinci zenginler de, zaten buna inanmasa, bu kadar saldırgan bir rol üstlenmezdi.

Kapatırken daha da açık konuşalım: Türkiye'nin yönetenleri, benzetmemiz çok acıdır ama, farklı bir zeminde ve 1990'daki Sovyetler Birliği, 1992'deki Yugoslavya, 2002'deki Irak yönetenlerini andırmaktadır. Ülke ellerinden çıkmıştır, ülkenin tasfiye kararı tahakkuk etmiş ve ödeme tarihi gelip çatmış, hatta neredeyse gerçekleşmek üzeredir. Bu yöneticiler güruhunu 90'lık Evren temsil ediyor hâlâ adamların, bitirileceğimiz bu süreci değil anlayacak, fark edecek bile hali yoktur. Yani çoktan ölmüşlerdir de, ağlayanları olmadığı için, öldüklerine inanmıyorlar.

Sosyalist bir Türkiye kurulmazsa, bu ülkenin devam edemeyeceğini bilen insanlara inanılmaz acılar çektirdiler ve onları değil -çünkü bitmiyorlar, bitmiyoruz- ama ülkeyi bitirdiler.

İslamcı saldırı hep vardı. Ama, doğrusu, 12 Mart'tan bu yana "müfrit" bir sol düşmanlığıyla öne çıkan Atatürkçülerin ve artık her türlü aklı yitirmiş Türkçülerin bu ülkeye düşmanlığıyla, dinci-liberal nevzuhur Kürtçü kesimlerin düşmanlığı arasında hiçbir fark kalmamıştır. Şıracının şahidi bozacıydı, şimdi şıracının hem dostu hem de düşmanı bozacıdır. Aralarında zevahiri kurtarma adına olsun doğru dürüst kavgalar bile yapılamıyor.

Türkiye'nin nereden ele geçirilebileceğini iyi biliyorlardı.

Öğrendiğimiz bir şey var: Bizim de dijital olanaklarla bu talihi geri çeviremeyeceğimizi itiraf etmemiz gerekiyor. Sokağa çıkıp insanlarla yüz yüze konuşmaya mecburuz. Halkımıza, çıkardığımız ürünleri, saptamalarımızı, planlarımızı, sayısı her geçen gün artan her yaştan ama ağırlıklı olarak genç devrimcilerimiz eliyle iletmek zorundayız. Halk bizi karşısında görmeli. Sanal dünya, öncelik kazanırsa, bir kaçışın dünyasıdır.

İnsanlarımızın eline her gün gerçekten aşkın bir gazete verebilmek, günlük dertlerinde de hep yanı başlarında olduğumuzu kanıtlamak ve onları ülkemizi yeniden inşaya çağırmak, dijital teknolojinin, mobil telefonların, televizyon ekranlarının, internet sitelerinin insana uzak renklerinden çok daha etkilidir.

Yenilgimiz bundan sonra da büyük ölçüde dijitaldir, ama tersi doğru değildir: Zaferimizin dijital olmayacağı kesindir.