Kılıçdaroğlu’na atılan yumruğun ardında ne var?

22/04/2019 Pazartesi
Kılıçdaroğlu’na atılan yumruğun ardında ne var?

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Kılıçdaroğlu'na yumruklu saldırıyla daha da artan siyasi gerilimi ve o yumruğun ardında yatan gerçek nedenleri anlattı. soL'un sorularını yanıtlayan Okuyan, düzenin siyasi aktörleri tarafından yapılan normalleşme çağrıları hakkında, "Normalleşme dedikleri, AKP rejiminin, bazı geri adımlar atılması ya da daha kontrollü ve kurallı hale getirilmesi şartıyla kabullenilmesidir. Bu sermayenin ve emperyalist merkezlerin çağrısıdır. Muhalefet sayesinde Türkiye toplumunun geniş bir kesimi buna hazır hale getirildi. Bize göre burada normalleşme filan yok. Burada düpedüz toplumun kandırılması var" dedi. 

soL'un soruları ve TKP Genel Sekreteri Okuyan'ın yanıtları şöyle: 

Yerel seçimlerden sonra İstanbul'da mazbata gündemi henüz sona ermişken, artan siyasi gerilim Ankara Çubuk'ta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na yapılan saldırıyla had safhaya çıktı. Üstelik bu gerilimin toplumsal sonuçları olabileceği de aşikar. Saldırıyı ve olay üzerine devam eden kışkırtma çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar Türkiye’de siyaset kültürüne de devlet yönetimine de yabancı şeyler değil. İşler yıllardır böyle yürüyor, yürütülüyor. Kanıksamamak, her defasında daha fazla ses çıkarmak gerekiyor ama acı gerçek bu. Bu türden olaylar kısa bir zaman aralığında bir sürü dengeyi değiştirebilme olanağı sağlıyor. Bu şimdi özellikle önemli çünkü parti ayrımı filan kalmadı, insanlar ideolojik referanslarını yitirmeye başladılar, büyük sayılar halinde sürükleniyorlar. Kılıçdaroğlu’na dönük linççi saldırının tam da böyle bir ortamda, siyasal dengelerin değişme eğilimi gösterdiği bir sırada gerçekleşmesi önemsenmelidir. Bir kere, bu saldırının zeminini baştan sona hazırlayan bir siyasi iktidar var. Dolayısıyla saldırı ile murad edilenin ne olduğu tartışmasının siyasi iktidarın sorumluluğunu hafifletmesine hiçbir biçimde izin verilmemeli. Türkiye’nin sözüm ona güvenliğinden sorumlu kurumlarının en üst düzeydeki yöneticilerinin mevcutlu olduğu bir ortamda, İçişleri Bakanı’nın altını çize çize ve övüne övüne basına açıkladığı talimat doğrultusunda gerçekleşen bir saldırıdan söz ediyoruz. 

İlk sıraya bu yazılacak. Ancak “dünkü olay sadece bu mudur” sorusuna verilecek yanıt hayırdır. Bir kere bu olayın oldukça ayrıntılı bir biçimde planlandığından kuşku duymamak gerekiyor. “Yumruk” filan kısmından söz etmiyorum, işler o noktaya geldikten sonra Türkiye’deki gerici birikim işin o tarafında gönüllü olur. Ancak işlerin o noktaya gelmesi için devletli bir müdahale şart. Türkiye’de hiçbir önemli kışkırtma kendi kendine olmadı. Dünkü olayın siyasi iktidarın içindeki hesaplaşmayla ilgisi olduğunu düşünmek için bir dizi neden var. Siyasi iktidar derken dar anlamıyla AKP’yi kastetmiyorum, içinde türlü türlü cemaatin, şimdilik kenarda duran eski abilerin, bürokratların, hatta başka partilerde konumlanan siyaset erbabının olduğu geniş bir koalisyon. Burada giderek şiddetlenen bir kavga var. Bu kavga söz konusu olduğunda dün Bahçeli, Soylu gibi aktörler dahil olmak üzere “gerginliği tırmandırma” yanlısı olan ekibin kazandığını söylemek mümkün mü? Yani “ey Erdoğan, sen İstanbul’un üzerine bir bardak su içip sineye çekeceksin ama biz kabullenmiyoruz, bak neler yapabiliyoruz” diyerek kazanmak mümkün müdür? Evet, siyasi iktidarın bir kanadı akçalı çıkarlar ve başka kaygılarla Erdoğan’a kavga etmesini öneriyor. Ancak bu yoldan Erdoğan’ı da sürükleyecek bir sona gidilir. Beri tarafta TÜSİAD’da somutlanan sermayemiz, emperyalist merkezler, siyasi iktidarın diğer kanadı ve de muhalefet “normalleşme” diyor. Dün Erdoğan’ın “normalleşme”nin dışındaki seçeneklerle nerelere gidilebileceğini gördüğünü düşünebiliriz. Öte yandan, öyle bir koalisyon var ki bugün iktidarda, dengelere kurşun sıkma konusunda birbiriyle yarışabilecek pervasızlıkta onlarca odağı içinde barındırıyor. YSK bugün toplanıyor ve bu odakların basıncını fazlasıyla hissedecekler çünkü onlar da bu odakların parçası. 

Dediğiniz gibi, seçim sonuçları, düzen siyasetinde normalleşme çağrıları için bir fırsat olarak görülüyordu. Saldırı bunun üzerine geldi ve saldırının kendisi kadar Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın olay sırasında ve MHP lideri Devlet Bahçeli'nin saldırı öncesinden başlayarak gerilimi yükselten açıklamaları konuşuluyor. Normalleşmeye bir direnç mi var?

Bir kere normalleşme dedikleri, AKP rejiminin, bazı geri adımlar atılması ya da daha kontrollü ve kurallı hale getirilmesi şartıyla kabullenilmesidir. Bu sermayenin ve emperyalist merkezlerin çağrısıdır. Muhalefet sayesinde Türkiye toplumunun geniş bir kesimi buna hazır hale getirildi. Bize göre burada normalleşme filan yok. Burada düpedüz toplumun kandırılması var. Önce bunu vurgulayalım. Beri tarafta, dediğim gibi, bu normalleşme nedeniyle eski güçlerini yitirecek olan kesimler var. Bunların direnmesi doğal. Devlet Bahçeli’nin buradaki rolünü farklı okuyabiliriz. Bahçeli Erdoğan’ı bir gerginleşmeye davet etmiyor, onu ittiriyor olabilir. Boşanma gibi… Bir yerlerde gerilim üretme merkezinin ağırlıklı olarak MHP’ye devredilmesine karar verildiğini düşünmek mümkün. Çünkü “normalleşme” denen şeyin yanı başında bir “normal olmayan”ın mevcudiyeti zorunlu. Düzenin hemen bütün aktörlerini içine alan bir proje sermaye sınıfı için çok tehlikelidir. Bahçeli “sen normalleş, ben buradayım” diyor gibi. Erdoğan bir karar eşiğinde ve gönlü normalleşmemek olsa da, bu koşullarda sanki başka çaresi yok. Hulusi Akar’a gelince… Dünkü “değerli arkadaşlar, mesajınızı verdiniz” diyen kişi, bundan on yıl öncesinin değil, başkanlık sisteminin Savunma Bakanı’dır. Alakasız bir şey aklıma geldi, yıllar önce Lübnan’ı işgale kalkışan İsrail birliklerine çay ikram eden bir Lübnanlı komutan vardı; sonra Hizbullah ve başka güçler devreye girdi bu ayıbı temizlediler, işgalciler kovuldu. Dün Çubuk’ta bir köyde Savunma Bakanı var, generaller var, Emniyetin en üst sorumlusu var ve bunlar oluyor. Bu fotoğrafta “zavallı” duruma düşen Kılıçdaroğlu asla değildir. Dün siyasi iktidar açısından en büyük sorun tepeden tırnağa “yeniledikleri” devletin verdiği fotoğraftır. 17 yaşında bir gencin gaza gelip yumrukla değil bıçakla saldırması durumunda kendi yarattıkları o fotoğrafın altında kalırlardı. Hoş şimdi üste çıktılar mı belli değil.

Saldırı ile aynı saatlerde Maltepe'de İmamoğlu'nun katıldığı kitlesel bir seçim kutlaması mitingi gerçekleştirildi. Mitingin sahne kurgusu oldukça ilginçti. Dualar, mehter takımının İzmir Marşı'nı seslendirmesi ve Mozart... 

Mitingin bir boyutu, “yenilgi”den bıkan, umutsuzluktan çıkmak isteyen yüz binlerce insanın Maltepe’yi doldurmasıdır. Burada bir toplumsal enerji var elbette ve bu enerjinin sözünü ettiğimiz normalleşmeye fit olması, bunu benimsemesi gerekiyordu. İmamoğlu bu amaçla aday yapıldı, iyi götürüyor. Dünkü dualı miting, siyasi iktidara, özellikle Erdoğan’a “biz hazırız” mesajıdır. Kendini Kemalist olarak gören önemli bir kesim, sahnede okunan duayı normal karşılamaya başladı. “Atatürk de hocalarla Meclis açtı” savunusu, yüz yıl sonra Kemalistlerin geldiği yeri gösterme açısından ilginçtir. Onlara Kemalizm dersi vermeye niyetimiz yok. Ancak laiklik dersinden vazgeçmeyeceğiz. Bir gazeteci dostum “CHP Abdullah Gül’e parti kurduramayınca kendisi Abdullah Gül partisi oldu” dedi, katılıyorum. Yine de Türkiye’de Cumhuriyet değerlerine sahip çıkan herkesin bu normalleşmenin parçası olması imkansız. Ayrıca bu “büyü” geçicidir. Bu ekonomik koşullarda Mehter Takımı’na Bella Çav da çaldırsan, mitingleri cuma namazından sonra da yapsan, emekçi halkın oyalanmasının sınırı var.  

Dün TKP saldırı ardından bir açıklama yaparak, "Sağa sola saldıran, linççi, faşist güruh ile 'şimdi kucaklaşma zamanı' diyenlerin aynı amaca hizmet ettiğine işaret etti. Bu tespiti ve farklı bir siyaset tarzını yayma çağrınızı biraz açabilir misiniz?

Sömürücülerle, hırsızlarla, zalimlerle, yobazlarla, emperyalistlerle kucaklaşmıyoruz. Bunu halk adına reddediyoruz. Daha fazla açmak gerektiğini düşünmüyorum. Aynı madalyonun iki yüzü. Çok ama çok kabalaştıralım, bir tarafta gergin Erdoğan, diğer yüzde gülümseyen Gül. Yazı mı tura mı? Bu mudur Türkiye’nin kaderi? Provokasyonları, linç kültürünü, yalanı, şantajı, zorbalığı, ehven-i şerci dayatmaları örgütlü bir halk aşar. Bunun için uğraşıyoruz.