Bizim Çocuklar Yapamadı

28/11/2008 Cuma
Bizim Çocuklar Yapamadı

12 Eylül 1980 Cuma günü, sabaha karşı 04.00'te Türkiye'de darbe yapıldığını öğrenen CIA Ortadoğu İstasyon Şefi Paul Henze, hemen Washington'u aradı. ABD Dışişleri Bakanı Edmund Muskie, çalan telefonun ahizesini kulağına götürdüğünde, Henze'nin büyük bir sevinçle, Our boys did it! (Bizim çocuklar yaptı) dediğini duydu. Muskie, Türkiye'den aldığı bu önemli haberi bekletemezdi hemen Washington Kennedy Center'da 'Damdaki Kemancı' müzikalini izlemekte olan Başkan Jimmy Carter'a telefon etti. Muskie, Henze'den aldığı bilgiyi Carter'a şöyle aktaracaktı. "Mr. President, Türk ordusunun komuta heyeti Ankara'da yönetime el koydu. Herhangi bir kaygıya gerek yok. Kimlerin müdahale etmesi gerekiyorsa onlar müdahale etti."

Ertuğrul Mavioğlu da "Bir 12 Eylül Hesaplaşması" üst başlığıyla devam ettiği kitap çalışmalarından üçüncüsüne bu yüzden "Bizim Çocuklar Yapamadı" adını koymuş. Kitapta, darbe öncesini ve darbeyi yaşayan değişik siyasi gruplardan çok sayıda devrimcinin doğrudan anı anlatımları, bunların arasındaki romanı andıran farklı anı anlatımlarıyla yoğrularak değişik bir biçemle okura sunuluyor.

Yirmiden fazla sosyalistin sıcak deneyimleriyle capcanlı ve çok yönlü bir 12 Eylül tablosu. Son derece ilginç ve ibretlik bir çalışma. Tariş Direnişi, Fatsa Halk Yönetimi, Ankara'dan, Tunceli'den İstanbul'a o büyük devrimci kalkışma. Tabii karşıdevrimin amansız saldırıları, buğday başakları gibi kırılıp düşenler, polis takipleri, sorgular, işkenceler...

12 Eylül öncesi ve sonrasını siyaseten yaşamış biri olarak bile-(veya daha çok o yüzden) kitabı okudukça dehşete kapıldım. Evet, yaşadığımız ve çok iyi bildiğimiz olaylardı bunlar, ayrıntılarının ve o muazzam karakter zenginliğinin tamamına elbette vakıf olmasak da tanıdık anlatılardı. Yine de şaşırtıcı ve ürkütücü bulmam, herhalde geçmişi bugünün ruh haliyle yeniden canlandırmayı başarabilmesindendi.

Düşündüğümde, ürkütücülüğü birbirine karşıt iki yönden, iki gerçek eğilimden kaynaklanıyordu. O ne delicesine bir özgüven, o ne dengesiz bir cesaretti devrimcilerdeki! O ne müthiş devrim ve sosyalizm coşkusu... Tam bir çılgınlık! Neler yapılmıştı, neler yapmıştık öyle! Şuna bir kez daha karar verdim ki, başarıya ulaşsın ulaşmasın devrim için böylesine sıyırmış bir kuşak gerekiyor. Fakat hiçbir devrimi kalıcı kılmayan da onun bu deli fişek karakteri mi acaba, diye bir kez daha sormaktan kendimi alamıyorum. Çünkü bunlar insana göre işler değil gibi görünüyor pek çok bakımdan. Son kertede yüce, coşku verici işler, ama "normal"ler mi, orası kuşkulu.

Ürkütücü başka bir gerçeklik de karşıdevrimin, faşizmin devrime karşı ne kadar acımasızca, ne kadar gözü dönmüşçesine, ne kadar kanlı saldırdığı, saldırabildiği. Gerçi bu alçakça saldırıların 12 Eylül öncesi ve sonrası bu derece yoğunlaşmasında bizim kanadın aşırı özgüvenli, aşırı kışkırtıcı ve maceracı tavırlarının da yarıya yakın oranda rolü bulunmaktadır kanımca ama olgunun gerçeği de şudur: Siz sosyalistler olarak ne kadar güçlenirseniz, size o kadar yoğun saldıracaklardır. Emperyalizmin beslemelerinin bunun öncesinde kışkırtılması, haklı gerekçeler bulmaları çoğu zaman için hiç gerekli değildir.

12 Eylül sonrası sosyalistlerin büyük çoğunluğunun kendi dışlarındaki güçlere dayanarak var olmaya çalışması işte bu içgüdüsel sezgiden kaynaklanmaktadır büyük oranda. Büyümeye, güçlenmeye karşı refleks bir korku! Sonrasında olabilecekleri kestirme ve ileri gitmeme. Bir taraf devlete, öbür taraf Kürt milliyetçilerine dayanarak siyaset yaparken -bunun sağladığı maddi ve manevi olanaklar bir tarafa- karşıdevrimin saldırılarına doğrudan maruz kalma kaygısı da hafifletilmiş olmaktadır.

Siyaset her dönem her alanda hem coşku verici, hem tehlikelidir. Bunun en uç örneklerini bir kez daha görmek isteyenlerse "Bizim Çocuklar Yapamadı"yı okumalıdır.