Sağlık Bakanı’yla neler konuştuk?

27/07/2012 Cuma
Sağlık Bakanı’yla neler konuştuk?

Sağlık Bakanı’yla görüşmemizi yadırgayan arkadaşlarımız çıktı (Çoğu arkadaşımız maksat ve sonucu gördüklerinden memnunluk duyarken). Bazı arkadaşlarımızsa neler konuştuğumuzu aslına çok yakın, fakat hayli özetlenmiş bir biçimde aktardığımızda bizi Fadıl Fıdıllıoğlu yerine koydular (Yine büyük çoğunluk tutumumuzu onaylarken). Bu arada haber vereyim: görüşmenin geniş özetini Burası Düzce gazetesinin internet sayfasında yayımladık.

Bizi Fadıl Fıdıllıoğlu yerine koyanlara da anlatmak isterim derdimizi. Tezlerimizi en iyi anlayacak konumda bulunmalarına karşın anlamazdan gelenlere de anlatırım. Sabırlıyızdır. Fadıl Fıdıllıoğlu şu Mükremin Çıtır’ın eniştesi, politika heveslisi yalaka tipti, Bir Demet Tiyatro’da. Cep telefonu elde, iki de bir “Sayın Bakanım” diye cevap verir gelen aramalara.

Biz o görüşmeye Bakan’ın bize fırça atacağını bilsek bile giderdik. Söylediği sözleri yine aktarır, gündemimize katkı sağlardık. Burjuvazi bunu çok iyi bilir, ama bizde alışılmamıştır. Gündem böyle oturtulur, bir tartışma böyle yaygınlaştırılır, bir tez bu yollarla tanıtılır. Bakan’ın görüşünü koyarız, elbette kendini savunacak, öteki görüşleri de kitaba koyarız. Bakan’ın karşısında sus pus oturabilirdik, sadece onun sözlerini yazardık. O bile çok yararlı olurdu. TTB’den arkadaşlar görüş bildirsin, hemen onlarınkini de basarız. Gerekirse kavga da çıkar, çıkmalıdır çıkmalıdır ki kökleşmiş hazır kabuller yıkılsın.

Bakan’la görüşmemizi çok önemsemişiz! O bizi önemsedi ve tabii ki biz de o görüşmeyi önemsedik. Bu tavrımız “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” tavrıdır. Her kesimden insanlar okuyor bu kitabı, türbanlı tıp öğrencileri, sıradan ev kadınları, liberal kesimden entelektüeller, ulusalcı kesimden hekimler. Birçoğu bir şekilde geri bildirim yapıyor. Böyle kesimlere seslenme olanağı bulduk da, bunuyor muyuz! Sosyalist tıp anlayışını çok uzakta birilerine okutmak o kadar mı değersiz? Dışımıza seslenmede başarısızlığa öyle alışmışız ki, az buçuk bir başarıda kendimizi sorguluyoruz, nerede yanlış yaptık? Peki, bizim yakın sol çevremizden kaç mı geri bildirim aldık şimdiye dek: 1. Evet yanlış okumadınız sadece bir.

Bu paradigma, bu sağın solun büyük çoğunluğunun sağlıktaki ortak ön kabulü yıkılacak.

Sayın Bakan bize sağlıkta geldikleri noktayı anlattı, rakamlarla. Biz muhalefeti hasımlarımızın yaptığı işler çok kötüdür, rezildir, berbattır üstünden sürdürmeyi alışkanlık edinmişiz. Sağlık alanında mücadele edenler bilirler, sağlıktaki sefaleti anlatmak için belli başlı parametreleri göstermez miydik çok yakın zamana dek. Bunlar nelerdir: Bebek ölüm oranları, hamilelikte anne ölüm oranları, kişi başına sağlık harcaması düzeyi, bütçedeki sağlık harcaması oranı…

Bakan takır takır rakamları koyuyor. Müthiş oranda artan muayene sayıları, ameliyatlar, ilaç kullanımları… Bizim sağlıktaki sefaleti teşhir etmek için on yıllardır sergilediğimiz tüm kalemlerde büyük iyileşmeler var. Karşı tezimiz bakın şu olsa bir mantığı bulunur: Rakamlarla oynuyorsunuz, durum böyle değil. Bunu söyleyen arkadaşlarımız var. Ama onlar bile rakamlarla az çok oynanmakla birlikte, belli bir iyileşmenin gerçekten yaşandığını kabul ediyorlar.

Bunun toplumda olumlu bir algı olarak, bir tatmin olarak karşılığı var mı? Var, özel anketler ve seçim sonuçları bunu gösteriyor. Onların göstermesine gerek yok, o iyileşmeyi biz geçmişi de iyi bilen hekimler veya sıradan vatandaşlar olarak zaten görüyoruz.

Bundan sonra ne yapılabilir? Bu durumu kabullenmeyi bazı arkadaşlar teslimiyetçilik olarak görüyor. AKP iktidarı altında sağlık daha da kötüye gitmiş! Gitmiş de onların anladığı anlamda değil, onlar oralara hiç gelememişler, bunu hiç göremiyorlar zaten bizim çok yakın zamana dek savunduğumuz ve artık iflas etmiş parametreler açısından sağlık iyiye gitmiş mi, gitmemiş mi? Etkili muhalefet için gerçeği saptırmaya, gizlemeye başladığınızda olan yine muhalefete oluyor. Sağ politikalarla yalan bağdaşabilir, solla asla bağdaşmaz, sol yalanla gelişemez. Osman Elbek arkadaşımız ta 2009’da Birikim’deki bir makalesinde bunu çok güzel anlatmış. “Sağlıkta işler kötüye gidiyor” dediğimizde sıradan vatandaşın nasıl şaşırdığını, sonra da sola karşı zaten kapalı olan algısını nasıl mühürlediğini. Böyle şeyleri hiç değilse vatandaş yeni duruma alıştığında, beklentileri arttığında söylesek.

Bizim son dönem solcu hekim liderlerimizin toplum sağlığı adına savundukları tüm tezler Bakanlığın uygulamaları karşısında savunulamaz hale gelmiştir. Alın, diyor bakanlık, muayenesiz, ameliyatsız tek hasta bırakmadım. İşte mantıklı bir karşı çıkış noktamız buradan da olabilir. Sağlıkta işler eskiye göre gayet iyi eski paradigmaya göre ama, çok da iyi değil. Bir sürü açık veriliyor, bu da bir sürü insanın sağlığına, hayatına mal oluyor. O konuda elbette uyanık durmak gerek, her olumsuzluğun üstüne gitmek gerek, fakat bizim “Tıp Bu Değil” ekibi olarak temel işlevimiz bu da değil. O yönde bir muhalefeti herkes yapabilir.

“Tıp Bu Değil” kitabının, oluşumunun tezi ise bambaşka. Ne kadar çok sağlık hizmeti, o kadar çok sağlık anlamına gelmez. Tam tersi anlama gelir. Bugünkü egemen tıp, insanların hastalanmasına bile bile göz yumuyor: İnsanlar daha çok hastalansın ki, daha çok tedavi edebilsin sağlık sektörü, daha çok kazanabilsin. Tek tek kişiler, tek tek hekimler ve toplu olarak kamuda koruyucu hekimlik iyice unutturulsun. Rakamlar Türkiye’de ve dünyada geçmişe göre çok daha iyi tedavi edildiğimizi gösteriyor. Ama daha çok hastalanıyoruz.

Biz kapitalist düzenin keşmekeşinin yanı sıra bugünkü tıbbın da insanları bilerek hasta ettiğini (koruyucu hekimliği yok ederek, yanlış bilgiler vererek ve doğrudan yanlış tedavilerle vb.) iddia ediyoruz. Bundan daha korkunç bir iddia olabilir mi, bundan daha önemli bir sorun bulunabilir mi?
Bakan’a şunu niye demedin, bunu niye yazmadın, bunlar hikayedir. Altta yatan büyük uzlaşmayı gizlemektir.

Koruyucu hekimlik diye tezimizi ortaya koyduğumuzda Sağlık Bakanı son derece hazırlıklıydı. Projelerini ve yaptıkları somut çalışmaları anlattı. Konular ayrı ayrı ele alındığında ben Bakan’ın da samimi olduğuna inanıyorum. Ama kapitalist-emperyalizmin dünya çapındaki sermaye işleyişleri ortadayken ve yine dünya çapında sağlıkta dönüşüm projelerinin tıbbı daha çok kazanç alanına çevirmesi bir gerçekken, özellikle bu projelerin yürütücülerinin yalıtılmış iyi niyetlerinin olumlu yönde fazla işe yaramayacağını, daha çok da göz boyamaya hizmet edeceğini düşünüyorum.

Dünya sermayesi insan sağlığını gözden çıkarmıştır. Yineliyorum, insanların çok daha fazla hastalanması umurlarında bile değildir demiyorum, umurlarındadır, insanların daha da sık hastalanmasını öngörmektedirler ki hem daha çok tedavi edebilsinler hem de daha fazla kâr güdüleri sağlığı koruyucu önlemler üstünde durmalarını engellemektedir. Sermayenin bu vahşi kazanma güdüsü karşısında koruyucu hekimliğin şansı çok zayıftır.

Zayıf, mayıf o şansı kullanmayacak mıyız? Kimi kurtarabilirsek bu bir kazanç olmayacak mıdır bizim için? Tek tek bireyler olarak çoğumuz bu şansı zorlamıyor. Kitabımız o konuda bir bilinç yaratırsa ne ala. Hekimler olarak kullanmıyoruz. Hekimleri biraz uyandırabilirsek ne güzel. Ve hekim örgütlerini… Bu alanda o kadar işlevsizler ki. Oysa büyük olanakları, şurada burada gayet güzel kullanabildikleri bayağı da paraları var. Ama siz onların ses getirir bir toplum sağlığı kampanyası yürüttüğünü gördünüz mü?

Kamuda muayenehaneciliği savunmak sola ihanettir!
Evet, gelelim oraya: Birtakım solcu hekim arkadaşlarımız epeyce bir süredir kamuda çalışan hekimlerin muayenehane kavgasını veriyor. Sol politikayı sağlıkta bitiren ne büyük bir yanlış. “Paragöz hekimler” söylemine ne büyük destek. İktidarın sosyalistleri, solcuları küçük düşürmek için daha fazla manevra yapmasını gereksiz hale getiren ne büyük aymazlık. Kurban olur AKP böyle bir direnişe. Yoksa şu hukuksal süreçteki gelgitler de kedi fare oyununun bir parçası mı? Sağlıkta şiddeti kışkırtan, birçok suçsuz emekçi hekimin, hemşirenin saldırıya uğramasına neden olan ne büyük bir provokasyon bu kamudaki muayenehanecilik davası.

Hangi akla hizmetle böyle bir şeyi göğüslerini gere gere, zafer kazanmış edasıyla savunabilirler? Kamuda çalışan hekimin ikinci bir iş yerinde, özelde de çalışmasını savunmak 8 saatlik işgünü kavgası için hayatlarını veren emekçilerin anısına saygısızlık. Bunu savunmak, işten başını kaldıramayan, yükün ağırlığı altında ezilen bir yığın emekçi hekimin, hemşirenin, personelin feryadıyla dalga geçmek. Bunu savunmak sadece özelde çalışan çok sayıda hekime karşı haksızlık. Hekim yorgunluğunu meşrulaştırmak, hekim hatalarına davetiye çıkarmak. Bu performans uygulamasından da çirkin bir şey. Çünkü aynı iş yerinde çalıştığınız hekim arkadaşınızın hangi hastadan, hangi yataktan, bizzat sizin hangi emeğiniz üstünden ne kazandığını performansta denetleyebilirsiniz, burada denetleyemezsiniz. Hocaların muayenehane hakkını savunmak, öğrenci ve asistan hekimlerin eğitimini sadece demagoji için ağza almak değil mi? Kamuda muayenehane “hakkını” savunmak özelleştirmeyi savunmakla bir değil mi?

Sağlık Bakanı’nı en çok rahatsız eden suçlamanın neo-liberallik suçlaması olduğunu gördük. Sayın Bakan’ın bundan rahatsız olması güzel, ama sadece bireysel insani açıdan, yoksa uygulama son hızıyla sürüyor, başında da o görünüyor. Bu durum Marx’ın yüzyıllar önce öngördüğüyle tam bir uyum içinde. Uluslararası sermaye dünyada girmediği tek bir delik, sızmadığı tek bir hücre kalmayıncaya kadar yayılacak, tek bir insanı dışta bırakmayacak biçimde her şey metaya dönüşecek. Sağlıktaki her madde meta cinsinden bir değer kazanacak. Tıp da dönüşecek. En çok para kazandıracak yönde bir bilim inşa edilecek, edildi zaten.

Ancak sağlıkta dönüşümün bir başka yönü daha var. Azami müşteri memnuniyeti, başka deyişle seçmen tatmini de sağlanacak. Yani müşteriler kendilerini iyi bakılmış hissedecekler, sistemi ve iktidarı destekleyecekler. Bu sağlıkta dönüşümün rehber kitaplarında önemli bir madde olarak aynen yazılı.

Peki eski sistem neydi, bizim pek çok solcu hekim arkadaşımızın hâlâ savundukları sistem: Yarı-feodal sistem. İroni yapmıyorum, savunduklarının ekonomik terim olarak karşılığı bu. Sermaye birikimi ve yayılımı sınırlı olsun, özel sektör yanında güçlü bir devlet sektörü de olsun. Ama nasıl bir devlet sektörü, nasıl bir devlet, nasıl bir üniversite hastanesi? Ağaların denetiminde. Güya kamu kurumu olan bu işletmelerde tüm masrafları devlet karşılasın ve profesörler, şefler, uzmanlar özel muayenehaneleri üstünden buraları çiftlik gibi işletsinler. Böyle şeyleri tüm meslek hayatımızda her gün gördüğümüzden sağlıkta devletçiliği savunamaz hale gelmiştik. Bunlar hem tıbbı bir ağalık töresi gibi kullanırlar, hem de hastayı müşteri bile değil, toprak (tıp) kölesi olarak görürlerdi. Tüm hocalar, doktorlar böyledir demiyorum, yüzde onunun bile bu şekilde davranması bütün sisteme damgasını vurmakta.

Hangisini tercih edelim? Neoliberal sistem sermayenin doğası gereği kaçınılmaz son. Tüm insanlığın sağlığını mala çevirmiş durumda. Fakat hiç değilse bir yere kadar müşteri memnuniyetini şart koşuyor. Unvana bakmıyor, kim işletmeye daha çok kazandırırsa ona daha çok ücret veririm, diyor. Öbürü çok daha vahşi bir sistem. Fakat sonuçta al birinden vur ötekine. İkisinin tek alternatifi sosyalist sistem, olmuyorsa sağlıkta tam kamuculuk.

Tam Gün’e geldik. Soruyorum TTB’den değerli arkadaşlarıma. Tam Gün Sağlık Bakanlığı’nın işi mi, hekim örgütlerinin işi mi? Bu konuda önderliği kim yapmalı, sağcılar mı, solcular mı? “Tam Gün’ü biz de savunuyoruz, ama…” diye başlayan cümleler açık bir yan çizme olarak görünmüyor mu halka? Halkın nabzı elimde değil, ama bana öyle görünüyor. Osman Elbek arkadaşımız 2009’daki o makalesinde bunu da yazmış, uyarmış. Hiçbir gelişme yok sol adına, gerileme var.

Son olarak. Sağlık emekçileri, emekçi hekimler, “halktan” hekimlerle bazı hekimler, “vatandaş hekimler” arasındaki gelir farkları kabul edilemez oranda arttı, artmaya devam ediyor. Bir de medikal şirketler, ilaç şirketleriyle ilişkiler sorunu… Uzmanlık dernekleri başlıca gelirini ilaç şirketleri-kongreler-reklamlar-sponsorluklar üstünden elde etmek suretiyle çok zenginleştiler ve bu zenginliğin pek azını halk sağlığı için kullanıyorlar. TTB de uzmanlık derneklerinden büyük oranda bir gelir sağlıyor. İlaççı hekimlerle ilaç karşıtı hekimler arasında çıkan güncel kavgalarda hekim örgütlerinin sessiz kalarak güçlüden yana taraf olmaları sakın böyle şeylerin sonucu olmasın? Zaten ses çıkardıklarında da ilaç ve gıda sektöründen yana ses çıkarıyorlar.

Kapitalizm altında yaşıyoruz. Gerek zengin doktorlarla, gerekse ilaç şirketleriyle ilişki kurmak, sürdürmek zorundayız. Ama hekim örgütlerindeki iyi niyetlerine inandığım, cidden mücadeleci arkadaşlarımız bu ilişkileri makul boyutlara indirirlerse, bize karşı kapalı algılarının açılmaya, “Tıp Bu Değil” de yazılanları anlamaya başladıklarını göreceklerdir.