Proudhon üzerine III

14/06/2010 Pazartesi
Proudhon üzerine III

J. Lajugie'nin hazırladığı Proudhon'dan “Seçme Yazılar” adlı derleme kitabında mülkiyet sorununa değinmeye çalışacağız. Bu aynı zamanda bize Proudhon'un yazılarında çalışanlar ya da emekçiler 'e değinmek yerine sık sık kullandığı fakirler kelimesi onun mülkiyet sorununu sermaye birikimine dayalı kapitalist ve işçiler arasında bir sınıf mücadelesi olmaktan öte zengin ile fakir, güçlü ile güçsüz arasında bir siyasal güç çatışması olarak görmesinin sebeplerini anlatacaktır Bunun yanında Proudhon'a göre mülkiyet sorunu beraberinde savaşlar ve çatışmalar ile emperyalist yayılmacı politikaları da beslemektedir. Bu konuya gelecek yazıda Tocqueville'in tekrar Cezayir Raporlarına dönerek incelemeye çalışacağız. O raporlarda ki Tocqueville'in mülkiyet hakkında düşündüklerinden yola çıkacağız.

İlk olarak Proudhon'un özel mülkiyet'e karşı çıktığını biliyoruz. Hatta “özel mülkiyet hırsızlıktır” şiarı herkesçe bilinmektedir. Peki nasıl olur da liberaller gibi düşüncelerinde doğa yasalarına atıfta bulunan bir yazar, insanın en doğal hakkı olarak kabul edilen mülkiyet hakkına karşı çıkar? Proudhon doğa yasalarına dayanan insan hakları beyannamesini destekler. Fakat beyannamede 4 tane madde vardır: özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve eşitlik hakkı. İnsanın en temel 4 hakkını gösterir. Oysa Proudhon'a göre liberaller bu 4 maddenin ilk üç maddesini benimser. Son hak olan eşitlik ilkesi gözden kaçmaktadır. Çünkü liberallere göre mülkiyet sorunu önce toprak mülkiyeti sorunu olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla ilk toprağa yerleşenin hakkıdır bu. Diğerlerine karşı toprağını savunmasının tek meşru sebebi ilk yerleşimci olmasıdır. O zaman eşitlik ilkesi pek geçerli olmamaktadır mülkiyet sorununda. Proudhon'un özel mülkiyet'e karşı olmasının temel nedeninde eşitlik prensibinin göz önünde tutulmamasıdır. Yoksa insan hakları beyannamesini desteklemektedir. Oysa güç ilişkilerine dayalı ilk yerleşenin sahip olduğu mülkiyet hakkı beraberinde savaş ve çatışmaları başlatacaktır. O zaman bu durumda eşitlikten söz etmek mümkün olmadığı gibi mülkiyet doğal bir haktan öte güçlünün sahip olabileceği bir hak olacaktır. Bu durum beraberinde çatışan tarafları bağlayıcı kuralların da gelişmesine neden olacaktır. Antlaşmalar, sözleşmeler, barış görüşmeleri vs.. gibi yasalar, kurallar güç ilişkilerine dayalı mülkiyet hakkının korunması üzerinedir, yoksa mülkiyet sorununda eşitlik hakkını korumaya yönelik değildir. Liberaller tarafından başkasının toprağını ilhak etme hakkı her zaman güçlünün güçsüzü ezebilme hakkı olarak kerhen de olsa kabul edilmiştir. Demokrat ve özel mülkiyetin savunucusu Tocqueville'in Cezayir'in Fransız askerleri tarafından ilhakının nasıl can-ı gönülden desteklediğini biliyoruz. Güçlünün güçsüzün mülkiyetine saldırısı güçsüzden yeteri bir tepki almadığı vakit meşru sayılacaktır, tıpkı güçsüzün güçlünün mülkiyete saldırması sonucu canından olması gibi. Proudhon'a göre bu durum eşitsiz bir mülkiyet paylaşımını desteklemektedir.

Proudhon'un ikinci eleştirisi mülkiyet hakkının çalışma hakkıyla ayırmamamız gerektiği üzerinedir. Mülkiyet kendi başına bir güç ifade etmez. O güç mülkiyetin sınırları içinde mülkiyet sahibin emrinde çalışanlar ile tamamlanır. Mülkiyet hakkı güçlüye, toprağa ilk yerleşene, toprağı başkasından gasp edene tanındığına göre, çalışma hakkı da toprak sahibinin kendi adına başkasını çalıştırabilme gücüne bağlıdır. O zaman tıpkı mülkiyet hakkında olduğu gibi çalışma hakkın da da toplumsal eşitlik prensibi gözetilmemiştir.

Emekçi, Adam Smith'in örneğinde olduğu gibi tek başına bir adada yaşayan Robinson Cruseo gibi toplumdan izole değildir. Onun için çalışanın kendi için üretimi kendi başına bir şey ifade etmez. Üretim araçlarına sahip olanın emek gücünü kiralaması ile emek kapitalist toplumda meşruiyet kazanır. Çünkü emek, ticarete konu olan bir malın üretiminde üretim araçlarına sahip olan kişi veya kişiler tarafından kullanılmaktadır. O zaman Marx'a göre emek, çalışanın sahip olamadığı bir mülkiyet sorunundan çok, ticaret'in toplum için zenginlik sayıldığı ve toplumsal ilişkileri belirleyen kapitalist ilişkilerin dışında kalmasından kaynaklanır. Emekçi, malın üretiminde kullandığı araç ve gereçlerin kendi maliyet değerlerinin ötesinde sadece kendi çalışmasından kaynaklanan bir artı değer yaratacaktır. Ama sonunda üretmiş olduğu malın pazarda satışı esnasında hiçbir rolü olmayacaktır. Üretim öncesinden ücretini aldığından kapitalist toplumsal ilişkileri düzenleyen ticari süreçten soyutlanır olmuştur. Proudhon'a göre ise emekçinin emeğini mecburen kapitaliste satması her şeyden önce bir mülkiyet sorunudur ve bunu satın alan kişi veya kişiler emekçilere nazaran toplumda geçerli güce sahip olan kişilerdir. Marx'a göre bu sermayedir. Yani sermaye birikimi yapanların, sadece emekleriyle çalışanlara karşı bir tahakkümüdür. Çünkü sermayedar kendi adına başkasını çalıştırabilmeye muktedirdir. Bunun için hem üretim araçlarına sahiptir hem de işçiye üretim öncesinden avans verme kudretine sahiptir. O zaman bu erke sahip olanlar ancak mülkiyet sahibi olurlar. O zaman mülkiyet hakkı Proudhon'un dediği gibi çalışma hakkını da gasp etmektedir. İkisi bir düşünülmektedir. Mülkiyet hakkı olanlar, yani mülk edinmek için parası olanlar emeği istedikleri gibi kullanabilme, emeği sömürebilme gücüne de sahip olacaklardır. Proudhon'a göre ise mülkiyet hakkı yani üretim araçlarını elinde tutma hakkı bir hak gasbıdır. Dolayısıyla sadece sermaye ile ilintisi yoktur. Örneğin çalışanlar adına veya toplum adına, kolektivite adına bu hakkı elinde tutanlarda aynı şekilde mülkiyet gasbı yapmaktadırlar. Sermayedar bu gasbı kendi çıkarı için, emekçinin artı değer'ine el koymak için yapar. Toplum adına iktidarı elinde bulunduranlar ise bunu toplum adına yaptığını iddia ederler ve bürokratik engeller ve yasal yollar ile emekçinin çalışma hakkını gasp ederler. Bu bağlamda ilkiyle pek bir farkı yoktur.

Proudhon pozitif bir mülkiyet fikri ortaya atar. Buna göre mülkiyet ile sahip olma arasında fark vardır. Bir mala sahip olma çok eski çağlardan beri süregelen bir doğal bir süreçtir. Oysa mülkiyet öyle değildir, doğal değildir. Proudhon'a göre hanelerin kendisi sahip olmayı gelecek yıllara hatta asırlara yaymaya sağlayan kurumlardır. Dolayısıyla aile kurmak, hane sahibi olmak beraberinde miras yoluyla var olan zenginliliğin kuşaklardan kuşaklara aktarılmasını sağlayacak ve bireysel sahiplik, ailevi mülkiyet'e dönüşecektir. Emekçilerin oysa haneleri yoktur hatta evlenmezler bile beraber yaşarlar. “Çünkü gelecekleri yoktur” der Proudhon. Yine Proudhon'a göre evlilik müessesesi geleceğe yönelik bir mülkiyet hakkıdır. Gelecek bir mülkiyettir ve geleceği olmayanlarda mülksüz fakirlerdir.

En sonunda Proudhon tarım sektöründen yola çıkarak bir tartışma açar. Ona göre halihazırda Saint-Simon, Owen, Louis Blanc gibi sosyalistlerin görüşlerini temsil eden iki farklı yaklaşım vardır: çiftçiler, ya komün'e ait büyük çiftliklerde çalışacaklardır, ya da devletin kontrolünde çiftçilik yapacaklardır. Bu örneğinden yola çıkarak geçen haftalar da değindiğimiz Quesnay'in İktisadi tablo örneğine döndüğümüzde, bir benzerlik görmekteyiz. Quesnay'de toprak sahibi aristokrat, toprağını kullanılmasına izin vererek, diğer toplumsal sınıfların gelir elde etmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda olumlu bir davranıştır. Çünkü Quesnay'in modelinde kapitalist bir sermaye birikimi modeli yoktur. Sosyal sınıfların tüketimi için bir üretim biçimi vardır. Fakat öte yandan bu üretim devam edebilmesi için topraktan elde edilen “artığın”, rant olarak toprak sahibi aristokratın cebine toprak kirası olarak girmesi gerekmektedir. Proudhon toprak aristokrasinin yerine Devlet'in olduğu bu çözümü başta diğerine yani komüne tercih etse de, çünkü ona göre komünizm kapitalizm içinde uygulanması zor bir ütopyadır, sonra fikrini değiştirir. Bu bağlamda rant olan her sistemde bildik bir sermaye birikimi olmasa da, mülkiyetten kaynaklanan rantiyeye doğru bir sermaye transferi oluşacaktır. Bu ya çiftçiden aristokrata doğru olacak, ya da yine çiftçiden devlete doğru olacaktır. Bu son görüşü Proudhon'un başta benimsemesinin nedenlerini çiftçilerin daha özgür olması, kendi topraklarına istedikleri gibi ekip biçmeleri olarak anlatacaktır. Fakat öte yandan devletin otoriter uygulamaları da aynı zamanda çiftçilerin devlet adına toprakları kullanmasından kaynaklanır. Proudhon'a göre mülkiyet önemli bir sorundur, özellikle çalışanı sermayedar ve devlete karşı korumaktadır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Proudhon'un mülkiyet üzerine olan fikirleri aslında toplumda var olan siyasal güce karşı gelebilecek bir başka güç yaratmak içindir. Bu bağlamda sözleri ilgiyle karşılanabilir. Her görüşün bir karşı görüşü olmalıdır ve devletinde keza karşısında olabilecek karşı bir güce ihtiyacı vardır. Aslında toplumsal güç olarak adlandırma da Proudhon sınıfa vurgu yapmaz, genellikle fakir ve zengin'e vurgu yapar. Ya da emekçi onun için bir toplumsal sınıfın ötesinde sermayeden yana bir siyasal erkin altında ezilen fakirlerdir. Onun için yaklaşımı Marx'a göre daha mikro boyuttadır ve her ne şekilde olursa olsun mülkiyetten kaynaklanan siyasal erk'e karşı toplumsal mücadeleyi hedef almaktadır. Onun için hep eleştiri konusu yaptığı mülkiyete sahip çıkar, çünkü mülkiyet çalışanları siyasal erke karşı koruyacak bir mekanizmadır. Ama Proudghon'un mülkiyeti mutlaktır. Yani bölünemez tehdit edilemez, tartışmaya açılamaz. Her insanın mülkiyeti insandan insana geçer. Mülkiyet sorunu her an istismara açık olduğundan güçlü baskıcı bir devlet her ne kadar toplum adına hareket ettiğini iddia etse de (Rousseau'nun Cumhuriyeti) eğer adil değilse o zaman o ülkede adam kayırmacılık başlayacak, toplumsal kastlar, hiyerarşiler hortlayacaktır. Böylece toplum adına birileri başka birilerinden daha çok eşit, daha çok hak sahibi vs.. olacaktır. O zaman Proudhon'a göre devlet lazımdır ama herkese eşit ölçüde yakın durmalıdır ve sektörel çıkar dayanışmaları bağlamında örgütlenen çalışma yaşamının kendi işleyişine destek sağlamalıdır. Yani daha önce belirtilen mülkiyeti herkese ait olan emek örgütlerinin iyi işlerliğini gözetmelidir. Ama bunun yanında sağlıktan eğitime her türlü kamusal hizmeti sunmalıdır. Devlet Proudhon'a göre çalışma ve mülkiyet konusunda adem-i merkeziyetçi olmalı dolayısıyla karşıt muhalif bir gücü barındırmalı, ama sosyal hizmetler bağlamında merkezi olmalıdır.