Alpaslan Savaş
‘Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli olan dönüşüm’ü halk ne zaman öğrenecek?
Yayın Tarihi: 06.08.2026 , 08:46 Güncelleme Tarihi: 06.08.2026 , 08:46
İktidar bloğunun Cumhuriyetle başından bu yana kavgalı olduğu biliniyor. Laiklik yerine cemaatçilik, eşit yurttaşlık yerine ümmetçilik, devletçilik yerine katıksız bir piyasacılık, AKP iktidarının sermaye sınıfıyla çeyrek yüzyıla yaklaşan buluşmasının maddi zemini. Bu zemin varlığını 12 Eylül darbesine borçludur.
Darbe, Türkiye tarihinin en önemli karşı devrim girişimiydi. Sermaye sınıfı ayak bağlarından kurtulmak için, işçi sınıfının bir toplumsal aktör olmaktan çıkarılması ile cumhuriyetin kazanımlarının tasfiyesini birlikte hedefledi.
İşçi sınıfını devreden çıkarmak için soldan kurtulmanız, solu toplumsal kaynaklarından uzaklaştırmak için onu vatansızlaştırmanız gerekir. Solun cumhuriyet fikriyle kavgalı hale gelmesinin bu açıdan da maliyeti büyük. Üstüne sosyalizm hedefinin silikleşmesi eklenince geriye her şeyi ikame eden bir “demokrasi mücadelesi” kaldı. Solun topluma vadettiği alternatif bu olabilir mi?
Türkiye solunu devrim fikrinden uzaklaştırmak 46 yıllık karşı devrimin pek de yüzleşilmeyen başarısıdır. Sol yıllardır düzenin iki sosyal demokrat partisi arasında salınıp duruyor, şimdilerde ise çıkışı onlardan birinin hizbinde arıyorsa, sermaye adına işleyen sınıf aklı başarılı olmuş demektir.
İktidara muhalefet edilir. Ama tek başına iktidara muhalefet düzene muhalefet etmek anlamına gelmez. Düzen siyaseti iktidarıyla, muhalefetiyle, kurumlarıyla bir bütündür. Çelişkileri ise yamandır. Bütünlük ile çelişkinin bir aradalığı Marksizm-Lenizmin eşitsiz gelişim yasasına tabidir. Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişimi, en çok düzen siyasetindeki gerilimlerde izlenir. Öyle ki düzenin iç gerilimleri geçmişte kendi temsilcilerini darağacına göndermekten çekinmeyecek kadar acımasızdır.
Bugün iktidar bloğunun içindeki kavga ile ana muhalefetin içindeki gerilim böyle bir bütünün parçası. Mesele söz konusu gerilimin yarattığı toplumsal ve siyasal kırılganlıkları solun değerlendirip kendi kulvarını güçlendirmesidir, düzen siyasetinin iç gerilimlerinin parçası haline gelmek değil. Kaderini düzenin siyasal aktörlerinden birine, bazen bile isteye bazen hesapsızca bağlamak ile diğeri arasında hiç de ince olmayan bir çizgi var. Üstelik Türkiye tarihi bu açıdan sonuçları sol için son derece ağır ittifak denemeleriyle doludur.
Toplumun seçme ve seçilme hakkına müdahale eden iktidara karşı CHP’nin yeni partisinin yanında hizalanmaktan başka seçeneği gerçekten yok mu Türkiye solunun?
Solun payına düşen tüm bu itiş kakıştan Cumhurbaşkanı adayı olarak sağcı Mansur çıkmasın diye İmamcılık yapmak mı? Yoksa Özgür Özel’in NATO’culuğu not edilsin ama solculuğu herkese yeter mi?
Düzen siyasetinden bağımsız bir hat çizebilmek imkânsız mı?
Düzen siyasetine müdahale etmeye çalışmak başka, düzen siyasetinin parçası olmak başka şeydir. Bu nedenle ısrarla önce içeriğe bakılmalı diyoruz.
HDP-DEM Kürt sorunu nedeniyle, CHP ise ana muhalefet partisi olarak iktidar alternatifi haline gelmesiyle düzen siyasetindeki gerilimlerin konusu oldu. Bu gerilimler her zaman sertlik barındırmadı. 15 Temmuz sonrası ‘Yenikapı ruhu’, 2024 yerel seçimlerinden sonra ‘yumuşama siyaseti’ bunun ana muhalefet-iktidar ilişkileri açısından tersten örnekleri. Bir süre sonra yeniden silahların patlaması ve Demirtaş dahil pek çok siyasetçinin tutuklanmasıyla sonuçlanacak olan çözüm süreci de düzen siyasetindeki benzer yönelimlerin ürünüydü. İster şiddet içersin ister yumuşama, önemli olan düzen siyasetinin barındırdığı gerilimlerin nasıl göründüğü değil, nereye ilerlediğidir. Örneğin 2010’ların başındaki çözüm sürecinin motivasyonu, Türkiye sermaye sınıfının AKP ile başlattığı ve iktisadi, siyasi, askeri boyutları bulunan, Batı'yla yeni entegrasyon süreciydi. AB aday üyeliği, Kürt sorununda yumuşama, çözüm süreci, vesayet rejimiyle hesaplaşma… Biçim demokratikleşme, içerik Yeni Türkiye’nin inşasıydı. Biz, “Türkiye Cumhuriyeti Felaketin Eşiğinde” dedik.
Eşik aşıldı, felaketi yaşıyoruz. Bir taraftan iddiaları ve yayılma iştahı artan sermaye sınıfı, diğer taraftan emperyalist merkezlerin manipülasyonlarına açık hale gelmiş, halkı yoksul, geçim derdini çözemeyen, geleceksizleşmiş bir Türkiye.
Felaketin AKP iktidarından ibaret sanılması da sonraki dönemin hatasıdır. Sorunun “saray rejimi” olarak adlandırılması bu hatanın sonucudur. Bugün Türkiye kapitalizmi için illa bir tarifi yapmak gerekiyorsa, onun adı ancak 12 Eylül rejimi olabilir. Karşı devrim diye adlandırdık. Bu rejimde sermaye sınıfı reel sosyalizmin çözülüşüyle elini kuvvetlendirmiş, işçi sınıfını toplumsal bir kuvvet olmaktan çıkarmış, cumhuriyetin kazanımlarını tasfiye etmiş ve solun iddialarını düzen içine sıkıştırmıştır.
Şimdi bir kez daha ‘süreç’ işliyor. Terörsüz Türkiye adını verdikleri sürecin 12 maddelik çerçeve yasası Meclis'e sunuldu. Bugün itibariyle kamuoyunda tasarının maddeleri konuşulacak. DEM cephesi demokratikleşme, iktidar Yeni Osmanlıcılık, güçlü Türkiye diyor. Öte taraftan her gün bir belediye başkanı tutuklanıyor, iktidar bloğunda Erdoğan sonrası için çok sert bir hesaplaşma sürüyor, yoksulluk, hayat pahalılığı ve işsizlik önlenemiyor.
Bu kez biçim bir garabet. İçerik ise hâlâ yanıtsız. Ne çözülüyor, kim ne kazanıyor, bu iş nereye varıyor sorularına muhataplarından sağlıklı yanıt verene rastlanmıyor. Çıkacak olan affın dışında elde Öcalan’ın “en az cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli dönüşüm” sözlerinden başka ne var? Bu dönüşümün içeriğini halk ne zaman öğrenecek?
Sözünü ettikleri Yeni Türkiye’nin, Türkiye’nin emekçi halkına herhangi bir şey vaat etme şansı yok, çünkü geleceği yok. Öte yandan Türkiye’deki cumhuriyetçi birikimin ve işçi sınıfının potansiyelinin ortadan kaldırılması mümkün değil. Türkiye’nin bir geleceği olacaksa bu, söz konusu birikimin ve potansiyelin kendi mecrasını bulmasıyla ortaya çıkacak. O mecranın adı sosyalizm. Bu mecranın hem temsilcisi hem de güçlü iddiası var.