Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Alpaslan Savaş

Alpaslan Savaş

Barış nedir?

Barış denince akla ilk gelmesi gereken isim Lenin’dir. O, büyük ve acımasız bir imparatorluğun uçsuz bucaksız topraklarında ezilen halkların barış içinde, bir arada ve güçlü bir ülkede yaşayabileceğini kanıtlayan devrime liderlik yaptı. Bugün Kürt sorunu için cımbızlanıp durulan "ulusların kaderini tayin hakkı" Lenin için aynı zamanda bir barış politikasıydı ve fakat emperyalizme karşı duruş ve sosyalist devrim hedefiyle bağlantılıydı. Lenin her fırsatta bu bağı net, sistemli ve keskin ifadelerle gündeme getirdi.

Yayın Tarihi: 12.08.2026 , 22:34 Güncelleme Tarihi: 13.08.2026 , 00:13

Kürt sorununda demokratik çözümün ve barışın yolunu açacağı ileri sürülen çerçeve yasa önceki gün Meclis’te, Türkiye siyasetinde örneğine az rastlanan bir ortaklıkla kabul edildi.

Tasarının altında Cumhur ittifakı ile DEM’in imzası var. Kabulde ise Meclis’in ezici çoğunluğu.

Yeni bir "yetmez ama evet" siyaseti ile karşı karşıyayız. Önce itirazlar dile getiriliyor. İktidar bloğunun anti-demokratik uygulamaları eleştirilerek söze başlanıyor. Kürt sorununun terör sorununa indirgediği söyleniyor. Hatta eleştiriler, yasal düzenlemenin saray iktidarının çıkarlarını merkeze aldığını iddia edecek kadar sertleşiyor.

Sonra…

Eller hep birlikte ‘evet’ demek için havaya kalkıyor.

Butlan CHP’sinden Yeni Parti’ye, oradan DEM soluna kadar uzanıyor bu tutum.

Yeni Parti’nin milletvekillerini oylamada serbest bırakması da bu tutumla örtüşüyor. Yasadan endişelenenlere "İYİP’ten daha fazla hayır oyumuz var" denecek, başkalarına partiden evet oyu veren milletvekilleri gösterilip sorumluluktan kaçılmadığı söylenecek.

DEM soluyla geçişken Yeni Parti solu şu sıralar Özgür Özel’in bu şekilde ne kadar dâhiyane bir siyasi strateji uyguladığını anlatmakla meşgul. Hem AKP’nin tuzağına düşülmemiş hem Kürtlere sırt çevrilmemiş hem de yeni bir siyaset biçimi örneği verilmiş.

Bir siyasi partinin ülkeyi ilgilendiren kritik konularda kendisini takip edenlere "gönlüne göre davran" demesi için uygun kelime ancak absürt olabilir. Siyasette "ilkesizlik" olarak tanımlanıyor.

Akla Süleyman Demirel geliyor. Bir gazeteci toplantı çıkışında koridorda yakaladığı Demirel’e “Sayın başbakan, ekonominin bugünkü durumunu tek kelimeyle nasıl ifade edersiniz” diye soruyor. Hazırcevaplığıyla bilinen Demirel soruyu “İyi” diye yanıtlıyor. Gazetecinin şaşırdığını gören Demirel “ama iki kelimeyle yanıtlamamı isteseydin ‘İyi değil’ derdim” diye ekliyor.

"Hayır" ama aslında "evet". Demirel tipi siyasetçiliğin sola bulaşmış halinin güncel özeti bu olsa gerek. Buna sol denip denmeyeceği ise ayrı bir tartışma konusudur.

Siyasette parçalılık olmaz. Cumhuriyet karşıtı, emek düşmanı, karşı-devrimci niteliği sabit bir iktidar bloğundan özgürlük, demokrasi ve barış adımları değil, Türkiye’yi sokmak istedikleri rotaya güç devşirme beklenir. Bu iktidar kendi bekası için gün aşırı seçilmiş bir belediye başkanını içeri tıkıyor. Keyfi hukuk uygulamalarıyla, gözaltılar, tutuklamalar ve baskılarla siyaset alanı daraltılan Türkiye iç politikada otoriter, dış politikada militarist bir rotada ilerlerken, özgürlükler alanında başka bir yön mümkün değil.

Konu sermaye sınıfının ihtiyaçları ile iç ve dış politikanın bu bütünlüğünde saklı.

Özü itibariyle sınırlı bir af kanunu olan çerçeve yasayla ilerlenmek istenen yer neresidir? Sorulması gereken soru bu. Demokratikleşme mi yoksa uluslararası tekellerin ve Türkiye sermaye sınıfının Erdoğan’la bir dönemi daha güvence altına alması mı?

Türkiye egemen sınıfı yenilenmiş ve kanlı bir ittifaka koşar adım atladı. Suriye’deki rejim değişikliğinde rol alarak bu ittifakta hem elini güçlendirdi hem son derece tehlikeli bir mecraya sürüklendi. Bunun sonucu Ortadoğu’da İsrail-ABD-İngiliz üçlüsünün çıkarlarına uyumlu bir dış politikaya yerleşmek oldu. Ortadoğu’da ABD için sıcak çatışmaya dahil olma anlamına gelen Mekke anlaşması, Ukrayna’ya yollanan mühimmatlar, Karadeniz’i bir savaş bölgesi haline getirecek angajmanlar, Boğaz’a konuşlanacak yeni NATO karargâhı, hepsi bu uyum için her şeyi yapabileceklerinin kanıtı.

Konumuz bu rotaya girmiş bir düzende Kürt sorununun barış içinde çözülebilme umudu öyle mi?

Barış denince akla ilk gelmesi gereken isim Lenin’dir. O, büyük ve acımasız bir imparatorluğun uçsuz bucaksız topraklarında ezilen halkların barış içinde, bir arada ve güçlü bir ülkede yaşayabileceğini kanıtlayan devrime liderlik yaptı. Bugün Kürt sorunu için cımbızlanıp durulan "ulusların kaderini tayin hakkı" Lenin için aynı zamanda bir barış politikasıydı ve fakat emperyalizme karşı duruş ve sosyalist devrim hedefiyle bağlantılıydı. Lenin her fırsatta bu bağı net, sistemli ve keskin ifadelerle gündeme getirdi: “Aynı zamanda sosyalist devrimi vaaz etmeksizin halklara 'demokratik bir barış' vaat eden her kim varsa, o proletaryayı aldatmaktadır” sözleri 1915’teki Zimmerwald Konferansı’ndadır. Lenin şöyle söylüyor: “Hem burjuva hem sosyalist pasifistler şunu anlamıyorlar: Burjuva hükümetler devrimci bir şekilde devrilmeksizin, şu an elde edilecek bir barış yalnızca emperyalist bir barış, yani emperyalist savaşın devamı olabilir.”

Dünya savaşa hazırlanıyor. Türkiye sermaye sınıfı gözü dönmüş biçimde savunma sanayine yatırım yapıyor ve üretim kabiliyetini geliştiriyor. İktidar cephesi yüz yıllık parantezi kapatacağını, iki yüz yıllık ataletten çıkılacağını söylüyor. Cumhuriyetten vazgeçtiler, Yeni Osmanlıcılık iç ve dış politikada yükseliyor. Rotası buraya yönelmiş Türkiye kapitalizminde, yani bu düzende bizimkiler barıştan söz ediyor.

Çok mu umutsuz.

O zaman yeniden Lenin. 

Yazarın Son Yazıları