Alpaslan Savaş
Solda savrulma
Yayın Tarihi: 17.06.2026 , 23:55 Güncelleme Tarihi: 18.06.2026 , 00:58
Türkiye’de solun etkisizliği biraz da savrulmayla ilgilidir. 25 yıla dayanan AKP iktidarının yarattığı travmanın bunda payı var. Artık ‘yerleşmiş bir kötülük’ olan bu iktidardan kurtulmanın öncelenmesi hızlı çözüm arayışlarını gündeme getirdi. Oysa hızlı çözüm diye halkın önüne konulanlar sadece AKP’nin ömrünü uzattı. Sol için çıkmaz sokaktır.
Solun gelişmediği yerde halkın sorunları çözümsüzdür. Komünistler Türkiye solunun CHP ve DEM Parti’den kopmadan gelişemeyeceğini söylüyor. Hızlı çözüm diye sunulan çözümsüzlük ülkenin sömürüsüz, adaletin sağlandığı ve özgürlükçü bir rejime kavuşması için mücadele etmesi gereken sosyalist hareketin bağımsızlığını feda etmesine neden oluyor. Oysa emekçi halkın gerçek bir çözüme ihtiyacı var. TKP’nin önceki gün yaptığı açıklama, halkın gerçek çözümünde ortaklık için sola yapılan tarihsel çağrı olarak okunmalı.
Gelin bu çağrının anlamını yakın geçmişi de hatırlayarak değerlendirmeye çalışalım.
AKP’nin ilk dönemi Türkiye solunda, 1980’lerin cunta rejimi ile 90’ların kontrgerillasından kurtulmak için fırsat yaratacağı düşüncesine yol açmıştı. AKP, askerle kavga etmiş, iktidara dövüşe dövüşe gelmişti. Devam eden kavgayı AKP kazanırsa asker vesayeti sona erecekti. Vesayetin kalkması insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesine yarayacak bir iklim sağlayacaktı. Bu nedenle AKP’yi doğrudan hedefe koymanın sol için doğru strateji olmadığı söyleniyordu.
Üstelik AB üyeliği ilk kez bu ciddiyetle gündeme gelmişti. Müzakerelere başlamıştık ve AKP burada cesaretlendirilebilir ya da yeterince baskı altına alınabilirse AB’ye girebilir, demokrasi çıtamızı yükseltebilirdik. İki büyük dünya savaşının suçlusu Avrupa ülkelerinin kırk yıllık ticari ve askeri ortaklığı olan Avrupa Birliği, Emeğin Avrupası olabilirdi. Solcumuz adeta büyülenmişti.
O sırada AKP elde avuçta ne varsa sattı, her şeyi özelleştirdi. Satışa karşı duran, özelleştirmelere karşı toplumsal bir tepki örgütlemek için mücadele verenler oldu elbette. Fakat solun aklı hep özgürlükler alanındaydı. Elde edilecek esas mevzi orada sağlanacaktı. Oysa özelleştirme, yani üretim araçlarının bireysel mülkiyeti solun anti-teziydi. Hatta devletin bu konuda aradan çıkmasının “sınıfa karşı sınıf” anlamına gelip sadeleştirici rol oynayacağına inanan solcuya bile rastlandı.
Rüzgârın en güçlü estirildiği alanlardan biri de sendikalardı. Hakların ve özgürlüklerin gelişeceği demagojisi sendikal alanda büyük heyecan yarattı. AB aday üyelik süreciyle 12 Eylül’den kalma yasalar nihayet değişecek, örgütlenmenin önündeki engeller kalkacak, toplu sözleşmeler yaygınlaşacak, sendikal hak ve özgürlükler genişleyecekti.
Haklar gelişmedi ama fonlar genişledi. Sendikalara Avrupa fonlarından para aktı. Beş yıldızlı otellerde eğitimler, araştırma projeleri adı altında akçeli işler gelişti. Özgürlükçü solculuk AKP’nin AB seferinden işçisiz sendikacılık, uluslararası lobicilik ve sivil toplumculukla çıktı. Başka bir tartışmanın konusudur belki ama bugün alabildiğince tartışılan DİSK’in içine düştüğü durum biraz da bu nedenledir.
Baştaki çekingen destek, sonrasında dizginlerinden boşalarak 2010 referandumunda ‘yetmez ama evetçilik’ ile taçlandı. Kimi açıktan kimi utangaç Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını alkışladı. Cumhuriyet tarihinin en büyük sorunlarından biri olan Kürt sorununun çözümünün buradan çıkacağı sanıldı. Açılımlar, süreçler tarif edildi. Kurulan masa devrilmesin diye hükümet karşıtı bir halk ayaklanmasına dönüşen Gezi Direnişi’nde darbe görenler bile oldu.
Sonra…
Kürt siyasetçisine bir kez daha hapis, ölüm, Kürt emekçisinin payına yoksulluk, acı ve dert kaldı. Uçurumun kenarından dönen AKP, sermaye sınıfının 12 Eylül’den bu yana hayalini kurduğu başkanlık rejimiyle iktidarını sağlama aldı. AKP iktidarının ilk döneminde estirilen rüzgârın özgürlükçülüğün yelkenini de dolduracağını sanan sol büyük yanıldı ama zokayı halkımız yedi. Cumhuriyetin tasfiyesiyle özgürlüklerin geriletilmesi beraber ilerledi. Şimdi de bunlara ağır bir yoksullaşma dalgası eşlik ediyor.
Tersini savunanların o günlerde linç edilmeye çalışıldığını hatırlatmak isterim. Başından itibaren AKP’nin gerici, piyasacı ve işbirlikçi karakterine işaret eden komünistler, Türkiye’nin felaketin eşiğine getirildiğine işaret ediyordu. TKP’nin aynı adı taşıyan tarihi manifestosunun yayınlandığı tarih 2008 yılıdır. Aynı yıl düzenlenen ‘AKP’yi istemiyoruz’ mitinglerine ‘asker vesayeti mi istiyorsunuz’ deniyordu. Avrupa Birliği üyelik sürecine de en net itiraz komünistlerden geliyordu. Ne statükoculuğumuz kalıyordu ne milliyetçiliğimiz.
Gerçekten ders gibidir. AB üyelik sürecinden işçilere sendikal haklar değil esnek çalışma normları kaldı. Özgürlükler demagojisinden laikliğin tasfiyesi, cemaatlerin iktidar hizipleri arasına yerleşmesi çıktı. Ama en çok da bu hikayeden özelleştirmeler, teşvikler, örgütsüzleştirilen işçi sınıfı sayesinde derinleştirilen emek sömürüsüyle büyüyüp serpilen ve lig atlayan Türkiye sermaye sınıfı çıktı.
Türkiye solundaki savrulma dedik. Bunda sosyalizm mücadelesinin yerini demokrasi hedefinin almasının payı büyüktür. Geçmişte ‘aşamacılık’ diye itiraz ediyorduk ama şimdi ortada bir aşama tarifi de yok. Aşamacılıkta bile devrim hedefi vardı, şimdi Türkiye solu devrim fikrinden tümden uzaklaştı.
12 Eylül’de cuntaya karşı demokrasi mücadelesi, Kürt sorununun çözümünde demokrasi mücadelesi, şimdi saray rejimine karşı demokrasi mücadelesi.
Oysa demokrasi sınıfsaldır. Kapitalist üretim biçiminin bir üstyapı öğesi olarak demokrasinin sınırları mevcut düzenin ihtiyaçları doğrultusunda değişkenlik gösterir. Bugünün otoriter rejimleri de bu sınırların içinde. Parlamenter sistemin, insan haklarının, ifade özgürlüğünün, sendikal hakların sınırlarını ne belirler sizce? Evrensel kurallar mı? Peki hangi evrensellik?
Kendinden menkul bir demokrasi olmaz. Hiçbir şey sınıfsallıktan azade değildir. Dileyen Komünist Manifesto’ya bakıp, sınırları en geniş demokrasinin sosyalist demokrasi olduğunu yeniden hatırlayabilir.
Sol için demokrasi mücadelesi kaçınılmaz olarak ittifaklar politikasını gündeme getiriyor. Bu açıdan Türkiye solunun tarihi biraz da celladıyla ittifak arayışlarının tarihidir. Oysa ittifaklar da sınıfsaldır. Demokrasi hedefli ittifak arayışlarından Türkiye soluna, onu geçtim emekçi sınıflara tek bir olumlu sonuç gösterebilen var mıdır?
AKP iktidarının başarısı devamı olduğu rejimin karşıtı gibi sunulabilmesinde yatıyor. Bugün tek adam rejimi, saray sultası diye adlandırılan iktidar, esasen 12 Eylül cuntasının, 90’ların kontrgerillasının devamı. Menderes, Demirel, Erbakan, Özal ve Erdoğan, Türkiye sermaye sınıfına dayatılan değil, bizzat o sınıfın tercih ettiği temsilcilerdir.
Düzen, iktidarı ve muhalefetiyle bütün. İktidar partisinin ana muhalefete doğrudan müdahalesinin bunu yadsıdığı sanılmasın. İsteyen yüzüncü yıl resepsiyonunda Koç ailesinin himayesinde diz dize verilen fotoğraflara bakabilir. Sermaye sınıfının, başbakanını astıracak kadar acımasız bir rekabetle siyasete müdahale ettiğini ne çabuk unutuyoruz. Bu nedenle mutlak butlan, iktidar baskısı, Koç resepsiyonu, Özgür Özel’in NATO’ya yazdığı aşk mektubu, hepsi birbirini tamamlıyor.
Müesses nizam diyoruz. Sol, o nizamla mücadele etmelidir.
Meselemiz yoksul halk kesimlerine, sayısı on milyonu geçen işsizlere, paylaşımlı otel odalarında ömür tamamlamaya çalışan emeklilere, ay sonunu getiremeyen işçiye, toprağını ekemeyen çiftçiye, yani emekçi halkımıza net bir çözüm olabilmek. Bu hep solun işidir. TKP’nin söz konusu çağrısı bu yöndeydi. O çağrıyla bitirelim:
“Solu ilkelerinden uzaklaştıran ‘en geniş güçlerin birliği’ yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun ‘en geniş güçlerin birliği’ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir. Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.”