Alpaslan Savaş
Asgari ücrette enteresan şeyler
Yayın Tarihi: 22.10.2025 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 23.10.2025 , 09:49
2026 yılı asgari ücreti için tartışmalar başladı. Bu kez sadece artış değil, asgari ücretin belirleme yöntemi de gündemde. Bunun nedeni Türk-İş ve Hak-İş başkanlarının bu yıl asgari ücret tespit komisyonuna katılmayacaklarını açıklamaları.
Türk-İş başkanı Ergun Atalay, Türk-İş’in komisyona katılmayacağını geçen yıl asgari ücret rakamı açıklandıktan hemen sonra söylemişti. “Adil olmayan bir komisyonda 50 sene durduk da ne oldu” demişti.
Doğru demişti. Komisyonda durdular da ne oldu? Yıllardır bunların komisyonunda asgari ücreti patronlar belirlemiyor mu zaten? Şimdi burada dursalar ne olacak, durmasalar ne…
Asgari ücret belirleme sürecinin en tartışmalı kurumu elbette Türk-İş. Bunda Atalay’ın kaç kez Bakan kulağına fısıldadığı sözlerin açık unutulan mikrofondan cümle alemin işitmesinin de payı var elbette. Ama sonuçta sendikal varlığın patronlara ve hükümetlere bağlı olunca kabağın başa patlaması da kaçınılmaz oluyor. İcazet, siyasette de sendikacılıkta da rezalet sebebi oluyor.
Üstelik Türk-İş’in icazeti sadece asgari ücret tespit komisyonunda değil. Bu yıl Ağustos ayında imzaladıkları kamu çerçeve sözleşmesi, son yılların en kötü sözleşmelerinden biridir. Sözleşme aylarca ötelendi, yaklaşık 600 bin kamu işçisi bir yıl boyunca tek kuruş zam almadan çalışmak zorunda kaldı. Düşük zammı kabul etmek istemeyen sendikaların aldığı grev kararları yasaklandı. Bunlar olurken Türk-İş’ın gıkı çıkmadı. Önlerine konan sözleşmeyi tıpış tıpış gidip Hak-İş’le birlikte imzaladılar. Şimdi patronlar önümüzdeki dönemin özel sektör toplu iş sözleşmelerine referans gösteriyor.
Hak-İş demişken…
Konfederasyonun başkanı Mahmut Arslan şu sıralar Bankalararası Kart Merkezi yolsuzluğu operasyonunda tutuklanan oğluyla gündemde. Konfederasyona bağlı bir sendikada işe alınıp Merkez Bankası’nda satın alma müdürlüğüne kadar yükselen, arada Roketsan’da çalışıp, oradan da Bankalararası Kart Merkezi’ne konan bir sendikacı çocuğuyla karşı karşıyayız. Genelde sendikacı çocuklarının, babanın başkan olduğu sendikada işe alındığı, hatta o sendikada başkan yapıldığı örnekler var ama böyle “göz kamaştıranına” pek rastlamadığımı itiraf etmeliyim. Hak-İş’e bakınca Türk-İş başkanının neredeyse zemzem suyuyla yıkandığını düşünüyor insan!
Şimdi bu ikili, geçen seneki ve ondan öncekilerdeki asgari ücret skandallarından kamuoyu önünde yeterince hırpalandıklarını düşünüyor olmalılar ki, bu yıl “biz bu işte yokuz” deyivermiş durumdalar.
Doğrudur fakat bundan ibaret değildir. Bakın ne demiş Mahmut Arslan geçen gün:
“Almanya’da işçi sendikaları ile işveren sendikaları masaya oturuyor. Orada hükümet yok. Hükümet yerine bir kamu görevlisi var. Onu da taraflar seçiyor. Biz bu yapıya benzer bir yapının Türkiye’de olmasını istiyoruz. Asgari ücretin faturasını hükümet ödüyor. ‘Cumhurbaşkanı asgari ücreti artırmadı’ deniyor. Bunu bırakın işverenler ile işçiler oturup konuşsunlar.”
Her seferinde topu Cumhurbaşkanı’ndan sektirip Mehmet Şimşek’e atmanın bir sınırı oluyor tabi. Mesele çok tartışılan Asgari Ücret Tespit Komisyonu yapısı falan da değil görüldüğü gibi. Sendikacımızın derdi işçinin ne kazanacağı değil, al gülüm ver gülüm derken hazretlerinin kamuoyu önünde yıpranmaması.
Türkiye’de asgari ücreti patronlar belirler, hükümet onların dediğini dayatır, Cumhurbaşkanı noktayı koyar. Komisyondaki sendikacılar da “işçi temsiliyeti” vitrini olur. Zaten mesele o şimdi, bu vitrine kimse bakmıyor artık.
Önceki gün Çalışma Bakanlığı’nın topladığı Üçlü Danışma Meclisi’nin gündemi, Aralık ayında çalışmaya başlayacak Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun temsil ve karar alma süreçleriydi. Toplantıya katılanlar, sonrasında herhangi bir bilgilendirme yapmadığı için neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Fakat Türk-İş ve Hak-İş’in önerisi, kendilerinin de söylediği gibi, süreçte hükümetin yıpranmamasını önceliyor.
DİSK önerisinin ise en azından bir toplu pazarlık sürecinin parçası haline getirilmiş olacağı gerekçesiyle asgari ücretin kamu çerçeve sözleşmesine bağlanmasını yönünde olduğu gelen bilgiler arasında. Esasen bu öneri kamu çerçeve sözleşmesinde belirlenen en düşük işçi ücretinin belli bir yüzdesinin ülke çapında asgari ücret olarak belirlenmesinden ibaret.
Bu da başka bir tartışma konusu. DİSK bunu önererek aslında asgari ücret sürecinde kendisinin söz hakkına sahip olmamasını önemsemiyor ve süreci Türk-İş’e teslim ediyor. Hem de bu Türk-İş’e!...
Açılan asgari ücret perdesinden ortalığa saçılanlar şimdilik böyle.
Hiç gündeme gelmeyen şeyler ise öylece köşede duruyor. Başka yazıların konusu olsun, burada kısaca değinmekle yetinelim. Bunlardan biri asgari ücretin niteliğidir.
Ücretin asgarisi olmaz. Temel ihtiyaçlar insanın yaşamı sürdürebilmesi içindir ve bunlar ücretsiz olmalıdır. İnsan barınabilmeli, ısınıp aydınlanabilmeli, sağlıklı beslenip eşit eğitim ve sağlık hizmeti alabilmelidir. Ücret bunlardan, yani insanın yaşamsal ihtiyaçlarından sonrası ve herkesin emeğine göre olmalıdır. Komünistlerin asgari ücrete dair önerisi bu netliktedir.
İkincisi ise işçi sınıfının özgürlükleriyle ilgili. Miladı “saray rejimi” diye başlatıp Erdoğan’ın gitmesiyle sona ereceğini düşünenler, işçi hak ve özgürlüklerinin karşısında 45 yıldır süren 12 Eylül rejimini unutuyor. Patronların kırmızı çizgisi Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısı ve karar alma süreçlerinde değil, işçi sınıfının sendika seçme, toplu sözleşmeye erişme ve grev hakkında 12 Eylül yasaklarının harfiyen devam etmesindedir.
Şimdi burada da “hemen çözülecek mesele değil” gerekçesiyle asgari ücret için “gerçekçi” başka çözümler ortaya atıldığı anlaşılıyor.
İşyeri ve işkolu barajı duruyor. Patronlar bir dilekçeyle sendikanın işyerinde işçileri temsil etme yetkisine itiraz edip yıllarca süren dava süreçlerini kullanabiliyor. İşçinin özgürce sendika seçmesini önleyen tonla düzenleme var. Bu konuda her tür baskı ve engelleme ayan beyan yapılıyor. Pazarlık hakkı sınırlı, grev hakkı yasak...
Biz de asgari ücret ne kadar olsun, nasıl belirlensin diye tartışıp duruyoruz!