Erhan Nalçacı
Bir yurtseverin defterinde bulunması gereken notlar: NATO üyeliğini sorgulamak
Yayın Tarihi: 20.09.2024 , 21:27 Güncelleme Tarihi: 22.09.2024 , 00:37
Ülkenin kadroları içinde yurtseverlerin olmadığını düşünmek çok saçma. Aksine askerlerin, silah sanayisinde çalışan mühendis ve teknik personelin, dış ilişkilerdeki kadroların, uluslararası ilişkilerdeki akademisyenlerin, gazetecilerin içinde birçok yurtsever olmalıdır.
Ancak iş NATO’ya gelince bir düşünsel atalet ortaya çıkıyor, çünkü NATO Türkiye’de öyle bir sistem kurmuştur ki, çoğu kadronun bunun dışında bir dünyası, bir ufku, bir umudu oluşacak ortam bulamamıştır.
Bu nedenle NATO ile ilgili yazı dizisinin bu bölümünde bu konuyu işleyeceğiz.
NATO’yu sorgularken bir yurtseverin defterinde mutlaka bulunması gereken notlar:
1-NATO Türkiye’yi ABD’ye siyasi, askeri ve ekonomik olarak bağımlı hale getirmiştir
Bilincimizi, umudumuzu, yönümüzü tarih bilincinde buluyoruz. Bu nedenle bir yurtsever 1933 ile 1938 arasındaki ilk beş yıllık planlama ile 1949 Marshall Yardımı ve 1952 NATO üyeliğinden sonraki yılları dikkatlice karşılaştırmak zorundadır.
İlk beş yıllık plan olağanüstü değerlidir ve ülkenin iktisadi bağımsızlığına, dolayısıyla siyasi bağımsızlığına adanmıştır. Dış ticaret açığı yaratan bütün başlıkların üstesinden gelmeye yönelmiş bir sanayileşme hamlesini içerir. Aynı zamanda ülkenin sanayiye dayalı büyümesi bir halk düşmanı politikaya değil, aksine Türkiye insanını çok yönlü olarak geliştirmeye yaslanır. Çok da başarılı olmuş, planlama hedeflerine ulaşılmıştır. İki satırla genellediğimiz bu konu kitaplarca anlatılmayı hak eder.
Oysa önce Marshall yardımı, sonra NATO üyeliği tam anlamıyla bir emperyalist tuzaktır. Yardım yapar gibi gözükürken ülkenin iktisadi ve siyasi bağımsızlığı yolunda gelişmesinin altını oymuşlardır. Yapılan bu hatadaki sınıfsal eğilimlere, korkulara girmeyeceğiz. Mutlak olarak kavramaya çalışacağız.
Çok kısaca, 1950 sonrasında Türkiye;
Kendi silahını üretme programını terk etmiş, tamamen ABD ve diğer batılı ülkelerin silah hurdalığına dönüşmüştür. Bağışlanan askeri malzeme yedek parça sorunu yarattığı için yardım olmaktan çıkmış ve büyük bir ekonomik yük yaratmıştır.
Kendi uçağını geliştirme çabası sonlandırılmıştır.
Makine üretmeye dönük ağır sanayi hamlesi baltalanmış, Türkiye tarıma ve tüketime dönük hafif sanayiye yönlendirilmiştir.
Demiryolu ağı ile ülkeyi kaplama politikası değiştirilmiş, petrol fakiri ülke petrole dayalı bir ulaşım politikasına teslim olmuştur.
Kıbrıs olayı çok karmaşık, burada hakkını veremeyiz, ancak 1964’te Türkiye’nin ABD’den izinsiz silahlı kuvvetlerini hareket ettiremeyeceği ortaya çıkmıştır.
ABD’ye benzeme; ilk beş yıllık plandaki çok yönlü ve topluma karşı sorumlu bireyini kirletmeye, bencilleştirmeye ve üretim değil tüketim alışkanlıkları peşinden koşan insanlara dönüştürmeye başlamıştır.
ABD ve NATO bağımlılığı adeta bu ülkeye bir 75 yılını kaybettirmiş gözükmektedir.
2-Bir ülke nasıl savunulur?
Bir ülke savunmasında bize çoktan unutturulan bir ilke var: Bir ülke savunmasında silahlardan önce halkın örgütlülüğü ve ülkenin geleceğine duyduğu inanç yatar.
Tarih bu konuda sayısız örnekle doludur. Hemen aklımıza geleni Vietnam Savaşı oluyor. Vietnam halkının dünyanın en büyük ve en yüksek teknolojiye sahip ordusuna diz çöktürmesinin nedeni inancı ve örgütlülüğüdür.
ABD’yi yöneten sınıfın içine Vietnam’dan sonra örgütlü bir halk korkusu çökmüştür.
Diğer bir örnek, ABD’nin burnunun dibindeki Küba’dır. 1961’deki Domuzlar Körfezi Çıkarması’nın yenilmesinden sonra ABD bir daha Küba’yı işgal etmeye kalkışamamıştır.
Bu köşede ele almıştık, 2019’da ABD Venezuela’da askeri bir işgal için ortamı sağlamıştı, iç kargaşa, seçilmemiş bir sahtekârın tüm Batı emperyalizmi tarafından başkan olarak tanıması vb. Ancak hazırlanan planlar suya düştü, örgütlü ve sonuna kadar elindeki hafif silahlarla dövüşecek bir halkla savaşmayı göze alamadılar.
Şimdi Türkiye’ye bir bakın, küçük bir ülkeyi kalkındıracak kadar çok mühendis ülkeyi terk etti. Askere artık kredi kartına el konmuş veya hiç bankada hesabı olmayan yoksul ailelerin çocukları gidiyor. Bedelli askerlik yapanlar yurtsever değildir demek istemiyoruz tabi. Ama düzen bencillik ve paranın saltanatı üzerine kurulursa gençler askeri eğitimden kaçacaklardır doğal olarak.
Halkı örgütsüz hale getiren bu toplumsal eğilimin NATO ile ilişkisiz olduğunu söyleyebilir misiniz? 12 Mart ve 12 Eylül Askeri darbeleri halkın örgütlülüğüne ve ülkenin geleceğine duyulan inanca karşı yapılmadılar mı?
3-Silahsız ülke savunması olur mu?
Tamam, ülke savunmasının esası halkın örgütlü gücü ama silah da gerekli doğal olarak.
ABD ve NATO Türkiye’ye modası geçmiş silahlar verdiler ama hiçbir zaman teknoloji devretmediler. Türkiye’nin hava savunma sistemi açığı vardı, kırk türlü pazarlık sonucu Patriot bataryalarını bir süre gelip kurdular, sonra alıp götürdüler!
Teknoloji transferi de içeren Çin füzesi almak isteyince kıyamet koptu ve Türkiye’nin bağımlılık sorunu bir kez daha yüzüne vuruldu.
Ama şimdi özellikle son 15 yıldır Türkiye’de daha önce ele aldığımız özel sektöre dayalı bir askeri sınai kompleksinin geliştiğini görüyoruz.
Bu gelişmenin ABD’nin emperyalist hiyerarşide güç kaybetmesi ve uluslararası kapitalist rekabette Türkiye sermayesinin yayılmacı eğilimleri ile ilgili olduğunu biliyoruz. Yoksa bir ülkenin kendisini savunması için askeri teknoloji üretmesine karşı değiliz doğal olarak.
Ancak bir yurtsever şunu tartışmalıdır. Bir ülkeyi savunmak için silah üretimi devletin elinde mi olmalıdır, yoksa özel sektörün mü?
Eğer amacınız ülke savunması ise devletin elinde olması gerektiğini hemen görürsünüz.
Bir kere kendi kârından başka bir şey düşünmeyen sermaye ulusal bir planlamaya tabi olmaz. Oysa ülke savunması tamamen bir planlama işidir.
Silah üreten sermaye, ürettiği silahları diğer uluslara satmak isteyecektir. Bu birçok kez ilkesiz uluslararası ilişki demektir; savaş kışkırtıcılığı, tıpkı NATO’nun bize yaptığı gibi diğer ulusların Türkiye’ye bağımlı hale getirilmesi, iç savaşlarda taraf tutulması, sivillere karşı işlenen katliamlarda suçun paylaşılması anlamına gelir.
Bir ülke savunması yayılmacılıktan değil, diğer halklarla eşitliğe ve adalete dayanan işbirliğinden başlar. Ülkenize bir saldırı olduğunda dostlarınızı yanınızda bulursunuz çünkü. Ve bir haksız ve adaletsiz savaşa sürüklenme potansiyeliniz azalır.
4-Türkiye NATO’dan çıkıp Şangay İşbirliği Örgütü’ne mi girsin?
En zor soru bu günümüzde. Çünkü Türkiye’de hatırı sayılır sayıda yurtsever, NATO’yu sorgulayıp ŞİÖ’ye adım atma niyetiyle davranıyor.
Oysa Türkiye tarihi yeterince ibret verici olayı devrimci bir şekilde aşmanın örneğine sahip.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve Kurtuluş Savaşı sırasında ABD mandasının kurtuluş olacağını iddia eden oldukça güçlü bir siyasi kliğe tanıklık edildi. Devrimci irade bu daha “hayırlı görülen” bağımlılığı reddetti.
Bir yurtsever ülkenin bağımsızlığı ve egemenliğinden asla vazgeçmemelidir.
Burada zor olan “Türkiye yalnız mı kalacak?” sorusudur.
Bu konuda bizi diğer yurtseverlerden ayıran dünyanın nereye gideceği konusundaki görüş.
Bu tartışmayı bu yazıda çözemeyiz, ikna süreçlerinin yanı sıra önümüzdeki toplumsal pratikler belirleyecek bunu.
Sadece naif bir düşünce olarak şunu belirtelim: Artık bütün dünyada köylülüğün ve esnaflığın zayıfladığı, dev bir ücretli çalışanlar ordusuna karşı minicik bir nüfusun her şeyin sahibi olduğu mantık dışı bir toplumda yaşıyoruz. Bunun böyle gitmeyeceğini ve yeni bir Türkiye’nin bu sorunu aşmış bir dünyada kurulacağını söyleyelim.
Yurtseverlik bir ülkenin geleceğine duyulan umutta ve cesarette.
NATO’ya ve emperyalist savaşa hayır.