Suç ve Ceza

01/10/2017 Pazar
Suç ve Ceza

Başkalarının acıları üzerine yazmak ne de zor! Ve bir açıdan da ne kolay!

Edebiyat, biraz da bunun için var: zor olanı işlemek ve kolay hale getirmek için. 

Emrah Serbes'in haberi kimi yerlerde karnaval coşkusu kimi yerlerde ise şok havası içinde yayılırken bazı kareler, bazı insanlar ve bazı hayatlar canlandı aklımda. İster istemez!

İlk karede tabii ki Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı vardı. Evet, onların yıllar ve yıllar önce “işlediği” suçun bağlamı farklıydı. Buğdaycı’nın kendi sözleriyle orta sınıf ahlakını zorlayan bir hayat tarzının içinde yuvarlanıp gidiyorlardı o zamanlar, ama o meşum olaydan sonra ikisinin de nasıl kayıp gittiğini, daha önce kendilerine açılan, bahşedilen sonsuz kredilerin bir anda nasıl da tükendiğini düşündüm, ister istemez. Ağır Roman bir dönemin simgesi olduysa ikisinin hapse girmesi de o dönemin bitmesinin simgesi olmuştu.

Sonra Orhan Kemal geldi aklıma. Onca yoksulluğun içinde yine de şık, bakımlı ve vakur olması. Belki ben yanlış biliyorumdur ama doygun bir açlığı işlemiyor muydu Orhan Kemal? Sanki kendisi de o gözü tok açlığın vücut bulmuş hali gibi değil miydi? Tabanı delik ayakkabısıyla yürüdüğü kaldırımlar canlandı aklımda.

Üçüncü kareye ise kırmızı bir Ferrari girdi. Porsche de olabilir. Tam emin değilim. Ama pahalı, hem de bayağı pahalı bir araba işte. Bir hapishane önüne çekilmişti. Kameralar çullanırken Ferrari’nin üstüne, içinden Onur Akın çıkmıştı. Arkadaşını almak için gitmişti oraya. Devrimci, solcu, artık her ne derseniz işte “o” olan bir ünlü, af yasası kapsamında erken tahliye olan arkadaşını almaya kırmızı Ferrari ile gitmişti. Ferrari’nin beklediği ise Yılmaz Odabaşı’ydı.

“Vay be arkadaş” demiştim, kendi kendime. Elimin altında ise Odabaşı’nın kitabı, Cehennem Bileti vardı, tam o sıra. Açıp yeniden bakmıştım, harflere, kelimelere ve şaire. Rahat etmemişti içim ve sormuştum kendi kendime: “Ne yani! Ferrari, çok mu?” diye. “Çok” diyerek de kapatmıştım ekranı, kitabı.

Ve Bukowski geçti sonra gözümün önünden. Alkol desen onda; eril dil desen onda; düşkünlüğü yazmak desen onda ya, yine de bir huzursuzluk sardı beni. Baştan ayağa patoloji dolu bu yazar da acaba abartılı yüceltmeden payını almış mıydı? Bilmem kaç bin dolarlık arabalarla, otobanda, saatte bilmem kaç kilometre hızla gitmiş miydi?

Bilemiyordum. Olabilirdi de. Ama bildiğim birkaç an, birkaç kare, birkaç insan, işte Emrah Serbes’le birlikte aklıma üşüşüverdi. Bir yanılsamanın sonuna gelmiştik. Ya da bir rövanşın ilk dakikalarını yaşıyorduk. Henüz belli değildi.

Ama belli olan çok şey de yok muydu?

Mesela Türkiye'de “sol sanat” çoktan dönüşmedi mi? Akçeli bir business’a tahvil olmadı mı? Hem de gözümüzün önünde! Genel olarak sanatı geçtim, “sol sanat” denilebilecek toplamın vasatlaşmasına, akçeli işlere dönüşmesine dair ses çıkaran bir kaç kişi meczup ve kaba indirgemeci (bir nevi odun) ilan edilmedi mi? Siyaset kapı önüne kondu, sosyal bir başıboşluk, bir takmama hali göklere çıkarılmadı mı?

Anlaşılan o ki “biz küçük insanların” anlayamayacağı, hayal edemeyeceği kadar akçeli olmuştu sol sanat, edebiyat ya da artık siz ne adla çağırıyorsanız. Bu işler, öyle böyle değil, oldukça akçeli hale gelmişti.

Türkiye alışık bazı dönemlerin bir kazayla bitmesine...

Evet! Trafik kazası, kaza; acı ve sarsıcı bir olay her gün binlerce insanın başına geliyor, bu ülkede. İnsan bir yandan diyor ki “Ne olmuş yani?” Nedir bu gürültü? Ama Serbes kendini öyle bir attı ki ortaya, sanki “Alın nasıl uğraşırsanız uğraşın, ama uğraşın benden geriye kalanla” der gibi. Yüzümüze çarpar gibi.

Öte yandan hepimiz aynı dönemin, aynı atmosferin, aynı habitatın insanları değil miyiz? Ergenlik, erkeklik, toyluk ve isyan nedir bilmeyen mi var içimizde? Oralardan geçip gelmedik mi bu günlere? Yani Serbes’i, ünlenmesini, başına geleni, suçu üstlenmesini ve adliye çıkışındaki halini, biliyoruz bilmesine ama…

Aması şu: Önemli olan oradan, o tanıdık halden başka yerlere çıkmak değil miydi? Bir halden başka bir hale geçmek değil miydi? Olgunlaşmak, büyümek denilince pek rağbet görmüyor; geçerken uğramak diyelim o zaman. Ama bu takılıp kalmak niyeydi?    

Ama zaten batıdan bilmiyor muyuz? Patoloji para edebiliyor, ediyor. Sınırda olan, tuhaf olan, uç olan para ediyor! Ne yazık ki! Gerçeklik ise tam tersi.

Emrah Serbes ne kadar linç edilir ya da ne kadar kültleştirilir, bilemiyorum. “Sağlam” yazıyordu, artık daha da “sağlam” yazabilir. Çünkü edebiyat en çok acı olandan, zor olandan çıkar.

Öte yandan kendisini neye dönüştüreceğini hep beraber göreceğiz. Türkiye'nin olası naifliği ile sınır tanımaz açlığı içinde izleyeceğiz. Bir tarafta vakur ve sabırlı bir öfke var. Öbür tarafta ise her şeyi, hemen bir şeylere tahvil edilmeye hazır, her tür çözüme hemen teşne bir sivri zekâlılık. Gezi, biraz da her ikisinin kesişme anı ve ikincisinin ağırlığını koyması değil miydi?

Serbes'in hikâyesi aynı zamanda, ta Leman zamanlarından beri başımızda dolanan, bu hiçbir şeyi takmayan sivri zekâlılığın hikâyesi. Dergileri, mizahı ve örgütsüzlüğüyle. Hani bazı dönemlerin sona erdiği ancak bir kayıp, bir trajedi ile somut olarak görünür hale gelir ya! Aslında uzatmalar dahi tükenmiştir de bir türlü perde inmek bilmiyordur. İşte Serbes perdeyi indirdi. Acı ile.