Aç ne anlar tokun halinden?

11/07/2019 Perşembe
Aç ne anlar tokun halinden?

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun 2018 tarihli “Dünya Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu” başlıklı raporu beklenmedik olmayan ama ürkütücü bulguları ilan etmektedir. En temel mesajı yetersiz beslenme ve ondan kaynaklanan sorunların 2014 yılına kadar düşüş gösterse de 2014 yılından itibaren hızla artmaya başlamasıdır. 2017 yılında yetersiz beslenmeden mustarip insan sayısı 821 milyona ulaşmıştır. Yaklaşık 151 milyon çocuk gelişim ve büyüme geriliği yaşamaktadır. Cılızlık ve aşırı zayıflıktan ölüm ve hastalık tehlikesiyle karşı karşıya kalan 5 yaş altı çocuk sayısı 50 milyon iken aynı yaş grubuna dahil 38 milyon çocuk ise obezite ile baş etmektedir. Rapor daha da çarpıcı öngörülerde bulunmaktadır. Özellikle beslenme rejiminin ve gıda güvenliğinin tarumar edilmesinden dolayı üreme çağındaki yetişkinlerde kısırlığın hızla arttığını, buna yetişkinlerde düşük ya da kötü beslenmenin neden olduğu hastalıkların (anemi ve diğerleri) patlamasının eşlik ettiğinin de altı çizilmektedir.

Bölgelere göre açlığın derinliğinin haritası çıkarılmış; buna göre açlık konusunda liderlik şaşırtıcı olmayacak bir şekilde kadersiz kıta Afrika’ya aittir. Afrika genelinde 2017 yılında tüm nüfusun beşte biri yetersiz beslenmektedir. Doğu Afrika’da oran %31’e çıkmaktadır. Afrika’yı nüfusunun %11’i yetersiz beslenen Asya takip etmektedir. Böylece insanlığın doğduğu iki kadim kıtanın açlık konusunda önderliği kimselere bırakmadıklarını anlamış oluyoruz. 

Sorun nerededir? FAO raporu pek çok unsuru sıralamaktadır, iklim değişikliği, iç savaşlar, siyasi çalkantı, ormansızlaşma, erozyon ve ekilebilir topraklarda azalma, aşırı yoksulluk ve daha pek çok unsur. Bu satırların yazarı henüz lisede okurken tüm sınıfı İngilizce laboratuvarına götürüldü ve öğretmenin insanlık lehine önemli bir adım atıldığını ilan etmesinden sonra öğrencilere dönemin pek çok gözde pop müzik sanatçısının birlikte söylediği “We are the World” isimli parça dinletildi. Tüm gözde popçuların oluşturduğu gruba ise garip ve ironik bir isim verilmişti: “USA 4 Africa” (Afrika için ABD).

O yıllarda sağcısından solcusuna Afrika’daki rejimler IMF ve Dünya Bankası önünde diz çökmüş ve nerdeyse eksiksiz bir şekilde iktisatçıların yapısal uyum/istikrar programı dedikleri sermayenin talan programını hayata geçirmekteydiler. Bir tür şok terapisiydi. Sonuçta tüm fiziksel ve ekonomik altyapı çöktü; netice ise kitlesel açlık, susuzluk ve avurtları çökmüş çocukların insanın içini yakan imajlarıydı. Bu programları Afrika’ya ve diğer azgelişmiş kapitalist ülkelere dayatan IMF ile Dünya Bankası’nın arkasında kurumlarıyla Amerikan emperyalizmi vardı. Şarkıyı seslendiren popçuların kendilerine buldukları isim “USA 4 Africa” idi. Ancak tüm projenin arkasında o dönemlerde oldukça medyatik olan Bob Geldof var idi. Neyse; Geldof, Amerikalı ve İngiliz popçuların ve şarkıcıların başlattıkları yardım kampanyası oldukça ses getirdi ve Afrika’ya ve özellikle de açlığın en kesif görüntülerini sunan Doğu Afrika’ya yardım konvoyları büyük gösterilerle yola çıkarıldı. Yardım kolileri yerine ulaştı ve yine büyük gösterilerle dağıtıldı. Gerçi bazı kolilerden golf veya futbol topları çıkması (Afrika’nın geri kalmışlığının golf ile aşılabileceğini veya topların yenilebileceğini düşündüler herhalde) türünden tatsız sürprizler yaşansa da sonuçta bu ritüelistik hayırseverlik gösterisiyle, gelişmiş kapitalistler vicdanlarını bir nebze rahatlattılar. FAO’nun raporu ise aradan geçen tüm yıllara rağmen Afrika’nın kaderinin değişmediğini göstermektedir, demek ki vicdan ve hayırseverlik kurtarıcı değildirler. FAO açlığın ve yetersiz beslenmenin altında yatan birbiri ile ilgisiz gibi görünen faktörlerin tamamını saymaktadır ancak bu tüm bu faktörleri bir araya getiren temel sorunu es geçmektedir. Olumlu ancak yetersiz bir uyarıdır. 

Aslında FAO’nun işaret etmekten sakındığı temel soruna başka biri, Fidel Castro yıllar önce işaret etmişti. 1983 yılında Bağlantısız Ülkeler yedinci Zirve Konferansı’nda yaptığı uzun ve çok önemli konuşma Türkçeye de çevrildi ve Onur Yayınları tarafından Dünya Bunalımı başlığı ile kitap olarak basıldı. Kitabı okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Castro bizim için hep büyük bir devrimciydi, Latin Amerika’nın devrimci ruhu ve Amerikan emperyalizminin ana karasının çok yakınında olan ancak ona sonuna kadar kafa tutan dizginlenemez bir isyandı. Bu konuşma bize aynı zamanda deruni bir aydın ve analizci olduğu da göstermektedir. Kitabın temel tezlerinden birkaçını, hatırımda kaldığı ölçüde, sıralamak gerekiyor. Castro daha o zamanlarda bile aşikâr olan kapitalist dünyanın gıda, tarım ve çevre krizinin altını çizerken birbiriyle bağlantılı birkaç süreci teşhis etmekteydi. Bir kere birbirinden ayrı bir gıda, bir tarım ve bir çevre krizi yoktur, bu üçü tek bir sistemik sorunun birbiriyle ilintili dışavurumlarıdır. İkincisi, zengin ülkelerde aşırı ve dengesiz beslenmeden doğan hastalıklar artarken, azgelişmişlerde düşük ve yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıklar cirit atmaktadır. Üçüncüsü FAO’nun daha o yıllarda terennüm ettiği “gıda krizi” olgusu ise kökenlerinden koparıldığında sanki herkes için geçerliymiş gibi görünen bir gıda yetersizliğine ve ona bağlı olarak açlığa işaret etmekteydi. Oysa Castro çok açık bir şekilde küresel tarım ve gıda endüstrisinin üretim seviyesinin insan nüfusunu defalarca doyurabilecek düzeyde olduğunu belirtmekteydi. Sorun az veya düşük üretim değildir, sorun tam da üretilenin insanlar ve toplumlar arasında nasıl paylaşıldığı ile ilgilidir. “Biri yer, biri bakar” rejimi sorumludur. Aslen sorun insanların küçük bir kısmının üretilen gıda ve tarımsal ürünün büyük bir bölümüne el koyması ve diğerlerine sofrada yer vermemesidir. Çok açık…

Dolayısı ile içinde yaşadığımız dünya çok tüketenlerle az tüketenler, belki de hiç tüketemeyenler arasındaki çarpıcı tezat ile damgalanmıştır. Bu tezat kültürel dünyamızda farklı görüngüler üretmektedir. Nüfusunun yaklaşık %20’sinin resmi verilere göre yoksul olduğu, temel fiziksel gereksinimleri bile karşılayamadığı ülkemizde gündüz vakti evde kalın ve yemek programlarını seyredin, bu eşitsizliğin ne türden yansımaları olduğunu anlarsınız. Et ve temel gıda fiyatlarının özelikle son zamanlarda kuş misali uçtuğu ülkemizde kanallardan birindeki yemek programında külbastı, öbüründeki yemek programında ise portakallı levrek tarifi verilmekteydi. Birileri dalga geçmekteydi. Tarif veren arkadaşlardan bir diğeri ise “dana antrikotu alacaksın ve kaliteli zeytinyağında marine edeceksin” diyerek elindeki dana antrikotu top gibi atıp tutmakla meşguldü. Yaşadığımız toprakların en eski ürünlerinden biri olan zeytinyağının veya antrikotun fiyatının zerre kadar önemi yoktu. Başka bir kanalda ise pek anlı şanlı diyetisyen eğer ağır, bol proteinli besleniyorsanız şu tarif ettiğim karışımı yemek sonrasında için deyip aktarlarda ve manavlarda bile zor bulunan, bir bölümünün adını bile duymadığım, kilo başına fiyatları onlarca lira ile ifade edilen otlardan bir karışım yapıyordu. Bol proteinli beslenmek bir yana, protein yönünden oldukça zayıf kalan halkımızın büyük bir çoğunluğu kuşkusuz bu maliyete katlanarak ne idüğü belirsiz bu karışımı içmek zorunda kalmadığına sevinmeliydi galiba. Bununla ilgili olarak bir trend daha gözlemlenmektedir. Son yıllarda hem ülkemizde hem de dışarıda medyatik diyetisyen doktorlar ile hayat koçları oldukça gündemdedir. Reçetelerini ve çözüm önerilerini güya halkın tüm kesimlerine yönelik olarak oluşturan zat-ı muhteremler artık neredeyse popçular ve topçular kadar meşhurlar. Örneğin yine geçenlerde diyetisyen doktorların en ünlülerinden bir hanımefendi yine bilindik reçetesini tekrarlıyordu; protein diyeti yapın, sabah akşam et yiyin ancak hamur ürünleri ve ekmekten uzak durun diyordu. Sabah akşam etin kaça patlayacağından haberdar değil gibi görünüyordu. Diğer taraftan bilindik bir yaşam koçu ise hem moral hem de fiziksel kaynaklarınızı, örneğin zamanı etkin kullanın, başarının yolu işte tam da oradan geçiyor diye tevdi ediyordu, ancak hedef kitlesi anlaşılan patronu tarafından günde yaklaşık 10-11 saat çalışmaya mahkûm edilen asgari ücretliyi kapsamıyordu. Kısacası garip bir dünya; bolca yemekten kaynaklanan sıkıntılardan dertli servet ve mülk sahipleriyle yiyecek pek az şeyi olan dolayısıyla çok yiyenler için oluşturulan reçetelerin kapsamına girmeyenler etrafında bölünmüş bir dünya. Fitness merkezleri, diyetisyenler, yaşam koçları, özel kurslar, organik tarım manyaklığı (hiç markette organik yaftası yemiş bir ürünün kaça satıldığına dikkat ettiniz mi?) aslında tüm bunlar her şeyi tüketmeye gücü yetenlere, dolayısıyla nüfusun oldukça küçük bir bölümüne yönelik bir gündelik hayatın ürünleridir. Diğerleri mi? 

Daha önce de anlatmıştım; Ankara’da hali vakti yerinde olanların tercih ettiği bir semtte ikamet ediyorum. Ben taşındığımda rantı yüksek bu semtin pek çok yerinde yeni inşaatlar yükseliyordu. İnşaat sektörü arsız ve gayrı insani sömürünün tapınağıdır. Bu inşaatlarda çalışan işçiler kendileri için özel barakalar yapılmadığı için bitmemiş inşaatların camı ve penceresi olmayan dairelerinde kalırlardı. Kışın soğuk girmesin diye pencereleri naylonla örterler ve içeriye soba benzeri bir şey kurarlardı. Oysa pek yaman olurdu Ankara’nın soğuğu. Emekçi kardeşlerim de bizim alışveriş ettiğimiz caf caflı süpermarketlerden alışveriş etmek zorundaydılar çünkü ihtiyaç temini için başka alternatif yoktu. Ancak pek tabii ki onların alışveriş sepeti semt sakinlerinin sepetlerinden hem daha ufak hem de içerik olarak oldukça farklı olurdu. Sepet diyorum ama aslında sepet de almazlardı çünkü onu dolduracak kadar şey almazlardı. Neyse, emekçi kardeşlerim süpermarkete girdiklerinde siyasi olarak baskın bir şekilde ana muhalefet partimizi destekleyen semtimizin sakinleri onlarla araya hemen bir takip mesafesi koyarlardı. Bir keresinde ödeme kuyruğunda kendileri ve diğer işçi arkadaşları için alışverişe gelmiş iki inşaat emekçisinin hemen arkasındaydım. Avurtları çökmüştü ve pek bitap görünüyorlardı. Aldıkları 5-6 somun ekmek, 1-2 kg domates, bir kalıp ucuzundan beyaz peynir, koca bir paket adı sanı duyulmamış marka tahin helvası, yumurta, biraz zeytin ve birkaç litre gazlı içecek idi. Hemen arkamda semt sakini oldukları gösterişli giyimlerinden belli iki kadın inşaat işçilerinin duymayacağı ancak benim duyabileceğim bir sesle konuşuyorlardı. Kadınlardan biri  “Ay kemikleri sayılıyor” dedi. Diğeri ise moda ancak bozuk bir Türkçe ile “Olsun, oldukça fit görünüyorlar” dedi. Döndüm ve baktım. Her ikisinin de önünde benden üç tane alacak büyüklükte devasa tekerlekli alışveriş sepeti vardı. Ve her ikisinin de sepeti ağzına kadar dolu idi. Dondurulmuş ve paketli gıdalar, envaı türden peynirler, sucuklar, salamlar ve sayısız banyo ve tuvalet malzemesi. Birden aklıma ağzının kenarına oturttuğu kocaman Havana purosu ve koyu siyah barbudo sakalıyla Castro geldi; nedendir bilmem…