Yolsuzluk ve yalandan beslenenler

27/02/2014 Perşembe
Yolsuzluk ve yalandan beslenenler

24 Şubat akşamı internete düşen Tayyip-Bilal Erdoğan ses kayıtları, yolsuzluktan beslenen bir iktidar türünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Bu iktidarın ve iktidar başının Kabataş düzmecesinde görüldüğü gibi yalandan beslendiği zaten 10 gün önce olanca açıklığıyla -gözleri efsunlanmış olanlarca bile- görülmüştü.

Şimdi gene suçüstü durumunda yakalanan iktidarın sarılacağı iki şey var: Bir, en iyi yaptığı şey olan yalan, inkar ve karşı suçlamaya yönelmek iki, baskı rejiminin vidalarını daha da sıkmak. Ama bunların da sınırlarına geldi. Nitekim şimdi, kendisinin ve oğlunun kayıttaki seslerini inkar edemeyip bunun bir montaj olduğunu iddia eden bir başbakan var. Ama “şecaat arzederken sirkatin söyleyerek” yani usülsüz olarak Başbakanın nasıl dinlendiğinin, Başbakanın kriptolu telefonunun nasıl dinlenebildiğinin soruşturulmasına öncelik vererek... Demek ki, inkar da bir noktaya kadar. Gerçekler o kadar ağır basıyor ki, anamuhalefet lideri için de montaj bir kaset yaparak bu işlerin ne kadar kolay yapılabildiğini gösterecekmiş. Tam bir suçüstü telaşı.

Telaşında haksız değil. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en sistematik, en tepeden yönetilmiş, en büyük yolsuzluk zinciriyle karşı karşıyayız. “Büyük yolsuzluk operasyonu” ifadesini zaten Başbakan da 17 Aralık sabahı ilk telefonunda söylüyor.

Olgun bir burjuva demokrasisinde, hatta olağanüstüleşmemiş bir çevre ülkesinde örneğin Türkiye’nin AKP öncesindeki döneminde bile, bu çapta bir yolsuzluk karşısında hiçbir hükümet bir saat bile ayakta duramazdı. Başbakan istifa etmese, partisi ettirmek zorunda kalırdı. Batı ülkelerinde, sokağa bile çıkamazdı. Bizdeki ise tam “yavuz hırsız” misali. Siyasi kaderini kendisine bağlamış olan siyasi takımına güveniyor, “çökersek hep birlikte çökeriz” örtük tehdidini çalıştırıyor. Doğrudan veya dolaylı (ihaleyle) satın alınmış veya sindirilmiş medya üzerinden kitlelerin gerçek bilgiye ulaşmasını engelliyor kendisine körü körüne inanan kitlelerin sadakatini garantiye alıyor. Yandaş medya asıl böyle günler için değil miydi?

Erdoğan türü otokratların zaten başka çıkış yolu yoktur. Hatta yurt dışına kaçış yolu bile tıkalıdır. Şah Rıza’yı hangi eski müttefiki kabul etmek istemişti? İstifa etmesi halinde de yüce divan yolu ve sonucunda mahkumiyet neredeyse kaçınılmazdır. O halde? Kendisi söyledi zaten “son nefesine kadar direnecek”miş! Muhtemelen son nefesine kadar sürmeyecek, hatta bundan böyle Erdoğan-AKP rejiminin bu biçimiyle sürmesi olasılığı da kalmamıştır.

Zaten 17 Aralık’tan sonra belirginleşen kaçınılmaz sonunu geciktirmek için her şeyi göze almaya, özellikle en iyi bildiği yalan ve korku rejimini yaymaya, bunun için baskı rejiminin vidalarını daha da sıkmaya, medyayı tamamen üç maymuna çevirmeye, özgür interneti yasaklamaya, HSYK değişikliği ve savcı-yargıçları görevden almalar üzerinden yargıyı tam teslim almaya, emniyet müdürlerini, istihbarat şube müdürlerini sürerken, şimdiden 6 bine varan azil ve yer değiştirmelerle kolluk güçlerini sustalı maymuna dönüştürmeye, buna karşılık MİT’i bir sıkıyönetim komutanlığı gibi sahaya sürmeye girişmiştir.

17 Aralık tapeleri, delilleri karartma eyleminin henüz o günün sabahında başladığını gösteriyor. Delilleri karartmak, yargıyı ve emniyeti derdest etmekle sürüyor, bilgi kirliliği ve ekranları karartmakla devam ediyor. Başbakanın TÜRGEV’i savunma amaçlı olarak kullandığı “Devletin kasasından para çıkmadıkça yolsuzluk sayılmaz” gibi akla ziyan bir bilgi kirliliği kendisine bir mecra bulabilir miydi yoksa? Oysa, devlet yetkilerini kullanarak yapılan yolsuzlukların en büyük bölümü devlet hazinesinden para çıkmadan yapılanlardır. İmar yolsuzluklarıdır kentsel rantların, kamusal taşınmazların peşkeş çekilmesidir. İhale düzenbazlıklarının önemli bir bölümünde de doğrudan devlet kasasından para çıkmaz esasen.

Aklımızla, zekamızla, bilgimizle alay eden ve artık bir sirke dönüşen bu kirli oyun, bu sivil darbe artık sürdürülemez.