Yeni yılın şafağında

02/01/2018 Salı
Yeni yılın şafağında

Yılın henüz ikinci günü, ama biz gene de geçen yılın son haftasında kaldığımız yerden devam edelim. Türkiye bir cendereye sokulmuş durumda. Cendereyi tutan eller iktidarda. Bunu gevşetmeye hiç niyetli değiller. 2018 de aynı yönde ilerleyecek.

Peki neden? Çünkü bir şeriat düzeni kurmanın Türkiye koşullarında ikna/onay/rıza yöntemiyle mümkün olamayacağı Haziran 2013 ve sonrasında Haziran 2015, Nisan 2017 uğraklarıyla iyice açığa çıkmış durumda. Demek ki havuç işe yaramayınca geriye kalan sadece sopa.

Bu sopalı rejim 2016 Temmuz'unda kendi yönlendirdiği ve denetlediği koşullar altında istediği gerekçeyi de buldu. FETÖ bahanesiyle, kendi kurmak istediği İslamist rejime muhalif olan ve olabilecek bütün unsurları, nedamet getirenler veya iktidarın tepelerine zarar verebilecek kadar üst sorumluluklar üstlenmiş olanlar hariç olmak üzere, ayıklama fırsatı buldu. (Daha önce F. Gülen örgütüyle beraber İslamist rejim muhaliflerine karşı giriştiği operasyonlara bu defa iktidar paylaşımından kurtularak ona karşı da girişmiş oldu). Güç gösterisinde bulundu. Medyadan üniversitelere, yargıdan askeriyeye kadar uzanan ve FETÖ'cü olmayanları da kapsayan sopasını 2018'de rafa kaldırması beklenmemeli.

Peki ne yapmalı, nasıl yapmalı? Kitlesel tabanı geniş olan muhalefet güçlerine bakalım.

Ana muhalefet partisi, faşizmin sopasına karşı sesini "elinden geldiğince" çıkarıyor denilebilir. Başka deyişle şöyle de denebilir: İktidarın zorba bir şeriat rejimi kurma hamlelerinin zorbalık tarafına ana muhalefetin sesini yükseltmesinde bir sorun yok. İktidarın yargıyı tahakkümü altına almasından, OHAL-KHK rejiminin "hukuk dışı aşırılıklarına" kadar her şey ana muhalefetin eleştiri okları altında. Gene başka bir anlatımla, siyasal İslamcı iktidarın kurmak istediği rejimin araçlarına, artık anlamı  ve özellikle etkisi sorgulanır olsa da, kuvvetli itirazlar yöneltmeye devam ediyor.

Peki ama amaçlarına itirazlar? İşte orada -bu hareketin en üst yetkilisi bağlamında- büyük bir suskunluk var. İktidarın otoriterleşme araçları sanki sırf otoriterleşme (zevki) adına devreye sokuluyor. "Laiklik tehlikede değildir" sözüne yedi yıl sonra bile henüz bir düzeltme getirilmiş değil. Peki ama neden? Aslında yanıtı pek karmaşık sayılmaz: İktidarın cumhuriyeti ve kurumlarını berhava eden ve yeni bir İslami şeriat rejimi kurmaya yönelen adımlarını deşifre ederseniz, o zaman siyaset yapma tarzınızı da buna uyarlamak zorunda kalırsınız. Araçlarla ve belirtilerle değil söz konusu hareketin amaçlarıyla/özüyle mücadele etmeyi, onu göğüslemek üzere örgütlenmeyi esas almak zorunda kalırsınız. Bunun anlamı, bugüne kadar olandan çok farklı bir savaşım biçimini örgütlemek olacaktır. İşte göze alınamayan tam da budur. Laiklik eksenine sıkışmaktan dehşetli ürken, dolayısıyla bu mevziyi terkeden, hatta laikliği  "bütün inançlara saygı" üzerinden çok geri ve savunmacı bir çizgide kabullenerek iktidarın ekmeğine yağ süren bir muhalefetten kimseye hayır gelmez. Şimdiye kadar kendisine de gelmedi. Demek ki, ana muhalefet bugünkü konumuyla bir eksikli muhalefettir, meydan okumayı bir "olmayacak duaya" yani televizyonda liderler kapışmasına indirgemiş pasif savunmadaki bir muhalefettir. Bu anlayış sadece iktidarın işini kolaylaştırmaktadır.

Gelelim ikinci muhalefet ayağına. Kastettiğimiz HDP'dir. Tamam, 2015'ten bu yana iktidarın faşist baskılarının en fazla üzerinde yoğunlaştığı harekettir. HDP'nin başkanlık rejimine hayır çizgisi ile PKK'nın hendek siyaseti de bunu kolaylaştırmıştır. (Dolmabahçe pazarlığı koptuğu için mi başkanlığa hayır denildi, yoksa başkanlığa hayır denildiği için mi müzakereler koptu, bunu tam bilemiyoruz). Her durumda, eğer HDP "başkanlık rejimine hayır" çizgisine gelmemiş olsaydı bile AKP kendi seçim kaygılarıyla gene müzakerelerin kesilmesi noktasına gelecekti herhalde, ama bu hareketin üst kadrolarının, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının görevlerinden ve özgürlüklerinden edilmelerine yönelik bu çapta bir saldırıyı başlatmayabilirdi. Sonuçta HDP bir demokrasi mücadelesine zorlanmıştır; bedel de ödemiştir.

Peki HDP'nin bugünkü konumu Türkiye'nin İslamo-faşist bir rejime sürüklenmesine karşı kararlı bir duruşun güvencesi olabilir mi? Buna ne yazık olumlu yanıt veremiyoruz. HDP, bir Türkiye partisi olma fırsatını harcamıştır. Kendi özel milliyetçi gündeminin öncelikliğine sıkışmış ve bunu aşamamıştır.

Ama bunun ötesinde iki önemli handikapa daha sahiptir: Birincisi, PKK'ya ve şimdi onun ABD emperyalizmiyle doğrudan ortaklığına karşı tavır geliştirememesi durumunda -ki bu artık çok zor gözükmektedir-, AKP'ye karşı bir milliyetçi tepkinin ötesine gidemeyecek veya kendisini başka türlü ifade etmeye çalışmasının etkisi pek olamayacaktır. Kendisi de bu defa milliyetçi-İslamcı hareketlerin hedefinde olmaktan kurtulamayacaktır. İkincisi, HDP iktidarın faşizan yöntemlerine karşı çıkmakta kararsız davranmayacak olsa da, onun asıl amacına yani İslamcı rejim inşasına karşı aktif bir laiklik çizgisinin savunucusu olması handikaplı gözükmektedir. Güneydoğu'da AKP ile siyasi alan mücadelesini miting kürsülerine elinde kuran taşıyan imamlar çıkararak yapmaya yeltenen, Diyarbakır'a Şeyh Sait heykelini dikerek bu ülkede emperyalizmin desteğinde Cumhuriyet'e karşı gerici ayaklanmaya kalkışmış olanları bayrak yapan zihniyetlerle hesaplaşmayı göze almadan, Cumhuriyetçi güçlerle uzun erimli bir işbirliği sorunlu gözükmektedir.

Kendi varlığını her rüzgarı arkasına almaya ayarladığı için ortalama bir sağ siyaset peşindeki İYİ partiden de iktidarın yeni rejim projesinin içeriğine güçlü bir karşıtlık çıkmaz; yöntemlerine karşı bazı tavır alışların, "başkanlığa hayır, otoriter rejime hayır, parlamenter sisteme ve güçler ayrılığına evet" gibi çıkışlarının olması, İslamcı bir rejim kuruluşuna cepheden karşıtlığı göze alabilecekleri anlamına gelmeyecektir. (MHP'den ise hiç söz etmeyelim. MHP'nin kendi kitlesini dahi iktidarın kuyruğuna takmakta güçlük çekebilecek bitmiş bir hareket olarak değerlendirilmesi gerekir. Önümüzdeki seçimlerde son görevini de yaparak siyaset sahnesinden çekilmiş olacaktır).

Peki, anaakım muhalefet cenahında bu derece farklı gündemlerin oluştuğu koşullarda, 2018-19'la sınırlı olabilecek ve bu kısa vadede muhalefeti bir iktidar karşıtlığı/aydınlanma yandaşlığı çizgisinde birleştirebilecek politikaların asgari müşterekleri neler olabilir? Bir kere anti-totalitarizm paydası önemli. Bunun tezahürü olan tek adam rejimine, OHAL-KHK rejimine karşıtlık da önemli bir birleştirici unsur. Yargının iktidarın güdümüne girmesine, parlamenter sistemin tasfiye edilmesine karşı duruşta da ortaklaşılabilir. Laiklik düzlemini de içeren bir aydınlanma savaşımı ise zor görünüyor; çünkü laiklik ilkesini programında taşıyan CHP bu konuda öncü bir rol oynamaya niyetli değil. Eh, geri kalanların sırtlarında zaten bir altı ok "yükü" yok. Demek ki, şimdilik laiklik dışında eksikli bir anti-totaliter hat oluşabilir gibi görünüyor. Ne kadar eksikli olursa olsun, şimdilik kısa vadede elde olan bu. Bunu azımsamayalım ama AKP'nin iktidarını sandıkta bırakmaya gönüllü olmadığını da hesaba katalım.

Böylesine muhalefet yetersizliklerinin söz konusu olduğu koşullarda, niceliği zayıf ama niteliği güçlü sosyalist hareketlerin (kuşkusuz bazı hareketlerin HDP'nin etkisinden kurtulmaları şartıyla) 2018'de gelişmelere daha fazla damga vurmasının beklenebileceğini -2017'de TKP'nin atılımlarını da dikkate alarak- saptayalım. Aydınlanma ve sosyalizm eksenine hiç olmadığı kadar ihtiyaç var. Mücadelenin kitleselleşmesi fırsatları hiç beklenmedik zamanlarda, özellikle de en olumsuz koşulların geçerli olduğu zamanlarda tezahür edebilir. Örgütlü ve hazırlıklı olmak şart.