Siyasetin sefaleti

29/01/2019 Salı
Siyasetin sefaleti

Bugünlerde günlük siyasetin malzemesi gene anamuhalefet partisi oldu. Aday belirleme süreçlerinin uzaması, geriye dönüşlerin sıklaşması, bir önceki Parti Meclisi'nde (PM) kesinleşmiş bir adayın değiştirilebilmesi, il başkanlarının baskılarıyla Merkez Yönetim Kurulu'nda (MYK) belirlenen adayın PM'ye inmeden değişebilmesi veya PM'de değişmesi, PM'de adaylaştırılan belediye başkan adayları arasında sonradan belde becayişi yapılabilmesi ve benzeri oturmamışlıklar, yaşı itibariyle en kurumsallaşmış yapı olması gereken bir partiyi çağrıştırmıyor.

Bütün bunlar, seçim iklimine girildiği bir ortamda, anamuhalefet partisinin "daha iyi yönetme" iddiasına gölge düşürüyor. Üstelik bütün seçim dönemlerinde ve neredeyse çeyrek yüzyıldır yaşanan bu dağınık manzara, parti içi demokrasinin çalışıyor olmasına da tekabül etmiyor. (PM'de adayların enine boyuna tartışılıp adaylaştırılması sürecini demokratik bir mekanizma olarak önemsiyor olmamıza karşın, sürecin bu veçhesinin tâli nitelikte kaldığını da biliyoruz).

***

Bütün bunlar aslında bu yazının konusu da değil. Bizim ilgi alanımızda şu an işin başka bir boyutu var: Aday olamadıkları için partilerinden istifa edenler ile bunu bir adım daha öteye götürerek başka partiden veya bağımsız olarak adaylığını koyanlar. Bu konu bütün partiler açısından geçerli bir sorun alanı; ama nedense en çok CHP'yi ilgilendiriyor. Burada bunu ele almak istiyoruz.

Meclis içi partiler düzleminde bu sorun en az AKP ve HDP için geçerlidir. Ortak nedeni bellidir: Dava partilerinde bu tür davranışlar hoş karşılanmaz ve siyasal /toplumsal dışlama etkileri güçlü olur. Aslında iktidar partisi, milyona yakın üyesiyle bir dava partisi olamayacak kadar büyümüştür. Dolayısıyla iktidar partisi açısından saflarını terkedenlere yöneltilebilecek bir "davaya ihanet" suçlaması, ekonomik dışlama ile yargı sopası eklenmeden çok anlamlı kalmayabilir. Yargı sopasının ne anlama geldiğini artık tarife gerek yoktur sanırım. Ekonomik dışlama ise, ülke çapında ekonomik gücü elinde tutan otoriter bir iktidar partisinin, kendisine "ihanet eden" adayı türlü biçimlerde cezalandırma olanaklarının bulunmasıdır ve bunları uygulamakta duraksamadığı da bilinmektedir. Bu ekonomik yaptırımların, iş dünyasında olan biri için devlet ihalelerinden dışlanması, vergi soruşturmaları üzerinden çökertilmesi, dış ticaret yapıyorsa örneğin yurtdışına çıkışının yasaklanması veya ücretli bir çalışansa -kamu veya özelde olması farketmiyor- kariyer ilerlemesinin durdurulması veya işsizliğe mahkum edilmesi gibi biçimler alabildiği kamuoyunun yabancısı konular değil.

Ama iktidar partisine yakın siyaset yapanlar açısından artık daha belirleyici olanı, iktidarın cezalandırmalar üzerinden sert güç kullanma korkusu yayarak caydırıcı olmasından ziyade ödüllendirmeler üzerinden geniş bir yumuşak güç kullanma alanı geliştirmiş olmasıdır. 24 Haziran 2018 Seçimlerinden sonra oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi (CYS) tam da bunun olanaklarını sunmuş durumdadır. (Bu arada CYS yerine AKP'nin dayattığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi terimini kullanmamak gerekir, çünkü artık mevcut olmayan bir hükümeti varmış gibi göstermektedir; 16 bakan yanında 24 kurul, kurum, ofis ve başkanlığı kapsayan bir yönetim yapısı söz konusudur artık). Şimdi Cumhurbaşkanı, bu CYS üzerinden denetlediği sayıları bini aşan üst kademe pozisyonu, bütün milletvekili ve belediye başkanı eskileri, görevden aldığı belediye başkanları, bütün kazanamayan adaylar veya adaylaşamayan önemli aday adayları için kullanabilme olanağını yaratmış durumdadır. Patronaj sisteminin bütün unsurlarını oluşturmuş durumdadır. Dolayısıyla, iktidar partisi küskünleri içinden öyle aleni küskünlük yapanların pek çıkmaması/çıkamaması bu kişiliklerin "davaya" inanmışlıklarını çok aşan nedenler yüzündendir.

***

Gene de konumuz tam olarak bu da değil. Konumuz, niçin CHP içinden bu kadar çok fire verilmektedir? Aday yapılmayınca partisinden istifa edip başka partiden aday olmalar niçin bu kadar kolay gerçekleşebilmektedir? Önem sırasını gözetmeden bir sıralama yapmaya çalışalım:

- CHP adaylarında bir partililik bilincinin oluşup oluşmadığı temel bir aday belirleme ölçütü olarak alınmamaktadır.

- Bunun ana nedeni, Partinin kendisinin de, davasını ve iddiasını çoktan yitirmiş ve Cumhuriyet'in enkazından artakalanlara sahip çıkmaktan öte bir iddiayı sürdüremez duruma düşmüş olmasıdır.

-Aday belirlemede temel ölçüt, seçimin o adayla alınıp alınamayacağıdır. Yukarıdaki nedenlerle birleşince, başka partilerden, başka dünya görüşlerinden isimlerin aday yapılması da kolaylaşmaktadır.

-Bazen aday belirlemede öne çıkan ölçüt, seçimden sonra parti içi dengelerde o adayın hangi yanda saf tutabileceği üzerine kurgulanmaktadır. Eğer zaten kolay seçim alınacak bir il/ilçe söz konusuysa, bu ölçüt daha  kolay öne çıkabilmektedir. Sağdan gelen adayların partinin delege tabanında etkisi olmadığı düşünüldüğünden bazen açık tercih nedeni dahi olabilmektedirler.

-Parti yönetiminin, milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi gibi üst düzey siyasi temsil görevine getireceği kişilerde partinin siyasal ilkelerine bağlılığı aramaması yanında, kendi tüzüğünün vurguladığı (ve erdemliliği öne çıkardığı) siyasal yaşam anlayışını (md.4) ve çalışma ilkelerini (md.5) aradığı da çok kuşkuludur. Öyle olunca, 3-4 dönemdir belediye başkanlığı yapan biri kendini Partiye borçlu saymak yerine pervasızca alacaklı sayabilmektedir. Çünkü ilişkinin ekseninde kendisi vardır ve kendini Partinin üstünde görmektedir. O kadar ki, uzun süredir belediye imkanlarını kullanıyor olduğu için mini-patronaj ilişkilerini geliştirdiği ve kendi belirlediği o ilçenin Parti yönetimini de peşinden sürükleyip geniş çaplı istifalara yol açabilecektir. (CHP'ye sağdan gelen Menemen ve Marmaris Belediye başkanlarının istifaları tam da bu çerçevededir. Ama bu davranış kodu sağdan gelenlerle de sınırlı değildir). Başka partiden aday olmanın gerekçesinin öncelikle eski partisine seçim kaybettirmek olduğu düşünülürse, erdemlilik ölçütünün önemi daha iyi anlaşılabilir.

Bu nedenler çoğaltılabilir. Hepimizi kuşatan ortama ilişkin bir soru sorarak bitirelim: Türkiye'de rejim değişmişken, İslamcı bir otokratik düzen kurulmuşken, ne milletvekilliğinin ne de belediye başkanlığının iktidardan bağımsız bir hareket alanı kalmamışken, bunların hiç farkında değilmiş gibi yapmak, sanki olağan bir dönemde olağan muhalefet hareketinin olağan aday belirleme süreci içinden geçiliyormuş gibi davranmak, acaba bir gaflet uykusuna benzetilebilir mi?