Bu ne hâl Adalet Hanım?

13/06/2012 Çarşamba
Bu ne hâl Adalet Hanım?

İnsanların yanıldıkları durumlar olur hayatta. Kötü olan, yanılgıya takılıp kalmak, daha da kötüsü, yanıldığının farkına vardığı halde takılıp kalmak.

Yanıldınız Adalet Hanım! Ama üzüntüm, sizin yanılmış olmanızdan değil, yanılgınıza takılıp kalmış olmanızdan. Yanılgınızın farkına varmamış olduğunuzu düşünseydim, inanın ki bu duygularla bu yazıya başlamazdım. İnanıp inanmamak size kalmış bir şey, şu satırları, ilk gençlik yıllarımdan bu yana sevdiğim ve saygı duyduğum, yıllar ve yıllarca özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yan yana yürüdüğüm birisine üzüntüyle yazıyorum.

Yanılmanız önemli değil, beni ilgilendiren yanılgınızda direniyor olmanız. Bu saatten sonra bunun hiçbir anlaşılır yanı ve açıklaması yok. Sizin, düzen fırıldağı, sistem beslemesi, soldan dönme türeme liberallerden önemli bir farkınız var. Her şeyden önce değerli yapıtlara imza atmış bir yazar ve onurlu bir aydınsınız. Fakat ne yazık ki, 10 yıl önce, soldan sistem yalakalığına dönmüş liberallerce estirilmeye başlayan ve yıllar ve yıllarca estirilen sahte ‘demokratlık’ rüzgârından siz de etkilendiniz.

AKP’nin karanlık yapısı ve hedefi konusunda toplumu uyarmaktan devrimcilerin dilleri kurudu. Gelinen yer ortada. Hangi konu, hayatın hangi alanı var ki, içinden çıkılmaz derecede bataklık halinde değil? Sizin ikide bir yetkililerine ‘Sayın’ ve ‘ım’ lı hitaplarla mektup yazdığınız AKP nin ülkeyi gerirdiği yer işte burası. Dışişleri mi? Geldiklerinde ‘Komşularla sıfır sorun’ diyorlardı. Geldikleri yer sıfır komşu. Dahası komşulara karşı emperyalizmin kanlı savaş taşeronluğu. İçişleri mi? Hangi birini sayayım? Sadece zindanlara bakın yeter! Hukuk mu? Sağlık mı? Eğitim mi? Kültür mü? Sanat mı? Medya mı? Doğa mı? Emekçi hakları mı? Spor mu? Bilim mi? İnanç mı? Ezilen uluslar mı? Toplumun bataklığa batma yönünde değil de aydınlığa çıkma yönünde yol aldığı bir alan var mı Adalet Hanım!

Devrimcilerin, halkı, “12 Eylül ürünü AKP’nin yapacağı anayasa” ya karşı uyardıkları, bu “anayasanın meşru olmadığı”nı söyledikleri bir dönemde, AKP’li Devlet ve Hükümet yetkililerine ‘Sayın’ ve ‘ım’lı mektuplar yazmak size yakışır mı? Bu ne hâl Adalet Hanım?

Hadi, benim ‘devrimciler’ derken kastettiğim kesimler ‘artık sizi etkilemiyor’ diyelim. Kadıköy’de toplanan 50 bin Alevi “Sen bizim Başbakanımız değilsin!” diye bağırdı. Kürt siyasetçiler, “AKP faşizmi Kürtlere yönelik zulmü, tarihte görülmedik biçimde misline katladı” diyor. Binlerce ve binlerce insan muhalif kimliği nedeniyle zindanda. Ne Darwin kaldı lanetlenmedik, ne bilimi savunan aydın. Bunlar da mı sizi etkilemiyor?

Sistem beslemesi türeme liberallerin ‘baharı’ bitti. Artık dökülme mevsimindeler. Kurumlaşan dinci faşizmin onlara gereksinimi kalmadı. AKP’ye güven ve umut bağlayanların bir kısmı karanlık bir kuyuya indiklerini görüp uyandılar. Ama kafalarını çarparak. Sersemlemiş haldeler. O sığlığa balıklama dalan bir kısmı ise artık omurgasız, hafızasız. Diğer kısmından söz etmeye bile gerek yok. Baştan satılıktılar. “Anti darbecilik, ileri demokrasi, vesayet karşıtlığı” gibi söylemlerle koltuk çıktıkları dinci faşizmin vesayetine eklendi, kul oldular!

Elbette siz bu kesimlerin herhangi birine dahil değilsiniz. Ama, bu ne hâl Adalet Hanım? Bırakın artık Meclis Başkanı’na, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na, hele ki laisizmin, cumhuriyet kazanımlarının en kemikleşmiş muarızı, dinci yapılanma ve bilim düşmanlığının en katı savunucusu Hüseyin Çelik gibilerine ‘Sayın’lı ve ‘ım’lı hitapları, “umut” içeren çağrıları, “teşekkür” etmeleri! Bunların hiçbiri sizin ‘sayın’ınız olmaya layık değil. Siz değerli bir yazar olmanın ötesinde değerli bir insansınız. Kaldı ki, faşizm ve dinci gericiliğin ürünü hiçbir politikacı, hükümet ve devlet yönetimi meşru değildir ve halkı temsil edemez. Aydın olmanın en önemli kıstası, onların meşru olmadığını haykırmaktır. Halk düşmanlığına ‘sayın’lı sıfatlar, ‘ım’lı hitaplar, ‘umut ve güven’ ifadeleriyle meşruiyet kazandırmak aydına yakışmaz. Aydın, kara örtülerin örücüsü değil, yırtıcısıdır.

Bir radyo konuşmanızda “AKP’li değilim!” dediniz. Bu ne hazin bir durum Adalet Hanım, bu ne hâl? Sizin yapınızda bir insanın böyle bir açıklama yapma zorunda kalması, vicdan yarasına dönmez mi? O yara nasıl iyileşir? Aynı konuşmanızda, “Cumhurbaşkanı’nın davetine gitmenin vatandaşlık görevi olduğunu” vurgulayarak “Orada tarafsız bir yer duruyor” diyorsunuz. O makamdaki Gül’ün tarafsız olduğuna ve sizi de temsil ettiğine gerçekten inanıyor musunuz? Yoksa sadece arzunuzun sesi mi? Arzu ettiğiniz şey ile gerçekliğin arasında bir uçurum olduğunu görmeniz için ille de düşmeniz mi gerekiyor?

Sizin sahip olduğunuz yenetek, sezgi, bilgi ile, Hüseyin Çelik gibi birinin ‘vaatlerine’ inanmak, bu Başbakan’ın, bu Cumhurbaşkanı’nın, bu Meclis Başkanı’nın sözlerine, vaatlerine güvenip umut bağlamak nasıl yan yana gelebilir? Anlayabilmem mümkün değil. Bunca hukukçunun, aydının, sanatçının, devrimcinin, sendikacının, emekçinin tavrı ve uyarılarının, bunca yıldır sizin için hiç mi önemi olmadı?

Meclis Başkanı’na yazdığınız mektupta, “Başbakanımızın ‘demokratik bir anayasa yapacağız’ diye sözverişinin peşine takılmışlığım oldu” diyor, “umut” bağladığınızı söylüyorsunuz. Aynı mektuptaki şu sözlerinize ise daha çok şaşırdım: “Başbakanımızın bazı konuşmalarında ‘askeri disipline’ çalan görüşlerine tanık olunca umut kırıklığına uğramamış değilim!” Şaşırdığım şey umudunuzun kırılması değil. Faşizme bağlanan umudun kaçınılmaz olarak er ya da geç kırılacağını biliyorum. Şaşırdığım, umudunuzun kırılmışlığını da aynı makama, aynı güven duygusu ve kibarlıkta ‘Sayın’lı ve ‘ım’ hitaplarla sunuyor olmanız!

Başbakan’a karşı ‘umut kırıklığı’na uğramanızın bir değil binbir açıklaması olabilir. Ya peki, O’na ‘umut bağlamışlığınızı’ nasıl açıklamalı? AKP kurulur kurulmaz ABD güdümlü sivil darbeyle yönetime geldiğinde 8 yaşındaki çocuklar şimdi 18 yaşında. Düşünün ki bu kuşağa 10 yıl boyunca ‘iktidarın umut ve güven elçiliği’ni yaptınız! O güvenin güveli bir güven olduğunu göremeyişinize, sizi hem yapıtlarınız hem kişiliğinizle tanıyan ve seven birisi olarak, açıkçası inanamıyorum. Asıl üzüntüm, o güveli güvenin sizin ruhunuzu da kemirip heba edişini görmemdir. Güveli güven bir sanatçının intiharıdır. Sanatçılığınızın 10 yıl önceki yapıtlarınızda kalması başka nasıl açıklanır?

Size yakışan bu değildi. Size yakışan, ülkenin başına çöreklenen ve 10 yıldır sistemli bir şekilde kendi dinci faşizmini yalana dayalı ‘ileri demokrasi, demokratik açılımlar’ türünden maskelerle kurumlaştıran bu yönetime karşı, halkın safında devrimci aydın uyarıcılığıyla yer almaktı. Temelsiz güven ve temelsiz umutlarla düşlerinizin peşine takılmak değil, gerçekliğin sesi olmaktı. Sistemin ‘umut elçiliği’ değil, ezilenlerin bekçiliği...

Türeme libaraller, dinci faşizmin sinsi bir biçimde kurumlaşmasına yıllar ve yıllarca hizmet verdiler. Yazık ki siz de bu tozlu, kirli, bulanık rüzgâra kapıldınız. Size eski bir dostunuz olarak sesleniyorum: yanlışınızla yüzleşin! Kanmış, kandırılmış olmanın öfkesiyle....

Hem de tez elden, çünkü bir süre sonra ‘yanılmışım’ demenin de bir anlamı kalmayacak...

Kanmış ve kandırılmış olmaya duyulan öfke, sizi, değerli yapıtlarınız, onurlu geçmişiniz ve dinci faşizme karşı direnen halkınızla tekrar buluşturacaktır.