Erdoğan'ı kim kurtaracak?

21/05/2010 Cuma
Erdoğan'ı kim kurtaracak?

1. Tayyip Erdoğan'ın Ahmedinejad İran'ını kurtarmaya çalıştığı büyük bir palavradır. "Büyük deha" Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı'na yerleştiği andan itibaren, Başbakan'a, İran'a dönük bir müdahalenin AKP iktidarının sonu olacağını fısıldamaktadır. Dolayısıyla, Erdoğan kendini kurtarmaya çalışmaktadır.

2. Erdoğan'ın, dış politikadaki zayıf noktası olan İran'ı bir avantaja dönüştürmeye dönük girişimlerinin herhangi bir karşılığı yoktur. Başka başlıklarda pek güzel işe yarayan "sisteme entegre etme" misyonu üç engele takılmaktadır: Bir, ABD İran'da yarım yamalak bir "dönüşüm" yerine kendisine hareket alanı açan bugünkü mollalar rejimini tercih etmektedir iki, ABD'nin manevralarında kazaya kurban gitmekten çekinen Rusya ve Çin, İran için kendilerini riske atmaya hiç istekli değillerdir, ilk kurban verecekleri Tahran rejimidir üç, İran bir Azerbaycan değildir, Türkiye'nin açtığı kapıdan geçemeyecek kadar gelişmiş askeri, ekonomik ve ideolojik uzuvları vardır.

3. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi beş üyesi ve artık altıncı üye olarak görülmeye başlanan Almanya'nın İran'a karşı yeni bir yaptırım konusunda anlaşmaya varmalarından hemen önce aceleyle kotarılan Lula-Erdoğan-Ahmedinejad "uranyum değişim anlaşması"nı bu altı büyük ülkenin sineye çekmeyeceğini hesaplayamayan "büyük deha" Davutoğlu'nun Erdoğan'ı kurtarma girişimi sonuçsuz kalmıştır. Yeni yaptırımlar kapıdadır, İran da bu durumda Türkiye ve Brezilya'yla yapılan anlaşmanın çöpe gideceğini açıklamıştır.

4. Başbakan Erdoğan'ın, ABD ve Almanya'dan ama özellikle Rusya'dan İran'ı anlaşma zeminine çektiği için "aferin" alacağını sanması doğaldır. Ancak derin strateji uzmanı "büyük deha" Davutoğlu'na ne olmuştur? İddia edildiği gibi Obama yönetimi tarafından dolduruşa mı gelmiştir? Vaşington'un benzer konularda Türkiye'ye "dene bakalım" dediği, hatta cesaretlendirdiği olmuştur ancak bu örnekte yeterince uyarı da yapılmıştır.

5. Demek ki, Davutoğlu dış politikada giderek sıkışıldığını hissederek son bir "kurtarma" hamlesine girişmiştir.

6. Nükleer güçler, nükleer teknoloji ve silahlar konusunda her zaman son derece bencil ve de kıskançtırlar. Başka konularda İran'a arka çıkan Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin ABD'nin peşinden giderek yaptırımlara utangaçça ortak olmasının arkasında ek olarak bu "tekelci" eğilimler de bulunmaktadır. Özellikle Rusya'nın nükleer teknolojide belli bir eşiği geçen yeni bir bölgesel güce tahammül etmeyeceği açıktır. Erdoğan ise hâlâ "herkes nükleer silahlardan vazgeçsin" noktasındadır. Kendi ülkesinde, üstelik kendi iradesi altında olmayan silahlara ilişkin ağzından tek bir sözcük çıkmasa da bizden "iyi dedin" tepkisini alabilir. Ya diğerlerinden?..

7. AKP Türkiyesi İslam coğrafyasında ABD'nin buzkıranı olarak çalıştı. Onun ihtiyaçlarını iyi saptayarak, bu ihtiyaçlarla kendi ideolojik-siyasi hedeflerini örtüştürerek ve bu örtüştürme işleminde cemaatin düzenlemelerine güvenerek hareket etti. Filistin'de ve Afrika'da bu iş tuttu, ABD Türkiye'nin "BOP" alanına yerleşmesinden hoşnut olduğunu her defasında hissettirdi. Zaten Yeni Osmanlıcılık bu noktada devreye girdi.

8. AKP'nin dış politikadaki ideolojik-siyasal hedeflerinden biri, ABD'yi İsrail'den belli ölçülerde uzaklaştırmaktı. İşin gerçeği, bu bölgedeki hemen bütün önemli aktörlerin, örneğin Hizbullah ve Hamas'ın da rüyasıydı. ABD yönetimi, İsrail'le derin bağları olan Türkiye'nin bu uğurda girişimlerde bulunmasını, İsrail'e ayar çekme ihtiyacı duyduğundan destekledi. Arap dünyasında itibarı artan Türkiye, ABD'nin de hareket alanını genişletiyordu. Davos bu stratejik hesaplara denk geldi ve gerçekten cuk oturdu.

9. Ancak "büyük deha" Davutoğlu, "her şeyin bir sınırı var" uyarısında gecikince, Erdoğan "bu iş prim yaptı" diyerek İsrail'e olur olmaz tavır almaya başladı. Oysa İsrail'i ABD'nin ihtiyaçlarına uygun bir noktaya getirmek konusunda Beyaz Saray'ın elindeki tek araç Erdoğan değildi, İsrail'in iç dinamikleri de harekete geçirilmişti, arada diş göstermesine karşın, İsrail'in şahin kanadı Obama'dan gelen mesajı almıştı. Amerikan basınında "Türkiye yüzyılı" değerlendirmeleri yerini "güven vermiyor" suçlamasına bırakıverdi. Erdoğan ise ezberlediği repliğe devam etmekle meşguldü!

10. Türkiye ile Brezilya, ne alaka? İki ülke arasında önemli farklar var, dahası Lulalı İşçi Partisi iktidarı ile Erdoğan AKP'si arasında bayağı fark var. Lula sol yönelimlidir, ülkedeki sol güçlerin küçümsenmeyecek bölümünün desteğini almıştır. Erdoğan'la karşılaştırılamaz. Ancak iki ülkeyi birleştiren önemli bir unsur var: ABD'nin ihtiyaçları. Lula, Latin Amerika'da ABD'nin sıkıntılarını, kısıtlarını iyi okumuş ve kendi dış politikasını buraya yerleştirmiştir. Erdoğan da ABD'nin bölgemizdeki tıkanma noktalarını saptayarak görev üstlenmiştir.

11. Lula sol yönelimlidir ama bir Chavez, bir Morales değildir. Bir yandan Küba, Venezuela, Bolivya, Nikaragua gibi ülkelere ekonomik ve siyasal açıdan küçümsenmeyecek bir koruma kalkanı oluşturmakta, öte yandan ABD'ye kıtadaki gelişmelerin kontrolden çıkmasını engelleyecek biricik gücün kendisi olduğu, hatta "yaramaz" ülkeleri sisteme bağlayacak aktör olarak devasa Brezilya'nın hesaba katılması gerektiği mesajını vermektedir. Evet, Latin Amerika farklıdır, Lula farklıdır ama bu açıdan Erdoğan'a benzemektedir.

12. Brezilya ve Türkiye'nin birbirlerini bulmaları şaşırtıcı değildir. Türkiye Afrika'dan sonra Orta ve Güney Amerika'ya etkili bir giriş yaparken, gözüne Brezilya'yı kestirmiş, Brezilya hükümeti de "tüccar" AKP'nin Brezilya ekonomisini küresel bir oyuncu haline getirecek kapılardan biri olduğunu fark etmiştir.

13. Brezilya ve Türkiye'nin ABD'nin İran'a dönük kuşatmasını boşa çıkarmaya dönük girişiminde bizim açımızdan karşı çıkacak bir şey yoktur. Lakin, Lula bir yana, yanlışlık AKP'nin kendisindedir ve bu partinin alabildiğine ABD merkezli belirlenmiş dış politika pratiğine yaslanarak emperyalist planların boşa çıkarılması olanaksızdır.

14. Nitekim bırakın ABD'yi, Rusya bile Brezilya-Türkiye ikilisine, "İran'ın muhatabı siz değil, BM Güvenlik Konseyi'dir" demiştir. İran'ın henüz hareket alanı vardır ancak bu koşullarda Erdoğan'ın hareket alanı giderek kısıtlanmaktadır.

15. AKP'nin dünyayı dizay edecek gücü yoktur. Ancak AKP Türkiye'nin yeniden dizaynı konusunda önemli bir görev üstlenmiş, başarılı olmuştur. Türkiye siyaseti 2002'den farklı dengelere oturmuştur, kurumların konumlanışı büyük ölçüde değişmiştir, toplumun ideolojik referanslarında radikal değişiklikler gerçekleştirilmiştir, ABD'den farklı arayışlara giren düzen içi aktörler ya tasfiye ya da tecrit edilmiştir. Sağolsun Erdoğan…

16. Hep söyledik, Erdoğan'ın başarısı onun sonunu yakınlaştırmaktadır. Bu süreç işlemeye başlamıştır. Kılıçdaroğlu CHP'si, Erdoğan ve arkadaşları eliyle benzetilen Türkiye'yi başka bir yöne çekmez, aynı Türkiye'ye oynar, aynı doğrultuya yerleşir! Sağlama alınmış bir cemaat ve Abdullah Gül İran ve İsrail başlıklarında olduğu gibi, birçok konuda Erdoğan'dan daha fazla güven verir Vaşington ve Berlin'e… Kimse ciddiye almadı ama Başbuğ'un "TSK daha da güçlenecek bu süreçte" açıklaması artık önemsenmelidir: AKP operasyonundan sonra "yeni Türkiye"de ordunun yeri belli olmaya başlamıştır.

17. Tayyip Erdoğan iç politikada asla hafife alınamaz. Bununla birlikte, kendisini ayakta tutan iskelelerden biri dahi çekilirse, attan düşmekten beter olur.

18. Buzkıran da yol temizler mayın eşeği de… Değişim bu yöndedir!

19. Mühim olan Erdoğan'ın gitmesi değil, Erdoğan'ın da katkılarıyla tasarlanan "yeni Türkiye"nin, insanlarımızın işini, ekmeğini, onurunu ve yaşamını çalan bu kirli düzenin devrimci bir müdahaleyle gitmesidir. "Hiç değilse bu dürüst" diyerek Kılıçdaroğlu'nun peşine takılmaya hazır olanlara duyurulur.

20. İster buzkıran, ister mayın eşeğinin ardından… Kılıçdaroğlu açılan yolun yolcularından biridir.