Odatv davasını anlama kılavuzu-4: Bitmiş davanın avukatı olmak

Odatv davasıyla ilgili yazı dizimizin dördüncü ve son yazısında Yiğit Günay, duruşmalara dair izlenimlerini aktarıyor ve davanın avukatlarının içinde bulunduğu zor durumu irdeliyor.
Cumartesi, 31 Aralık 2011 19:49

Cuma günü Odatv davasını izleme fırsatı yakaladım. Fikrimi peşin peşin söyleyeyim: Bir hukuksal olgu olarak dava bitmiş, bir fars oynanıyor.

Yazı dizisinde şimdiye kadar, iddianamenin niye hukuksal olarak hiçbir kıymeti olmadığını anlatmaya çalıştım. Tüm iddianame dönüp dolaşıp dijital delillere dayanıyor, bunların virüslü olduğunu 4 ayrı bilirkişi raporu ortaya koydu, ve zaten böyle olmasa dahi, sadece dijital delillere dayanarak tutuklama yapılması olanaksız. Aslında eldekilerle, böyle bir iddianame yazılmasının olanaksız olması gerekirdi ama, polisle savcı zorlamış.

Yazı dizisinin önceki yazıları:

İlk yazı:
Odatv davasını anlama kılavuzu 1: Gazeteciler neyle suçlanıyor, kanıtlar neler?

İkinci yazı:
Odatv davasını anlama kılavuzu 2: Dijital dokümanlar virüsle mi geldi?

Üçüncü yazı:
Odatv davasını anlama kılavuzu 3: Barış Terkoğlu ve gazeteciliğin yargılanması

Yazılacak çok fazla absürd nokta var aslında iddianamede, Nitekim Cuma günü Soner Yalçın, savunmasında bir kısmına değindi. Ama, yazmanın bir manası var mı, emin değildim. Cuma günü duruşmayı izleyince iyice emin oldum.

Bitmiş bir dava var ortada. Hiçbir heyecanı yok. Aklıma ister istemez, gerçek bir suç meselesinin çözülmesi sürecine dair en etkileyici filmlerden 12 Kızgın Adam geldi. Bir cinayeti çözmek üzere bir odaya kapanan ve karar almak üzere tartışan 12 jüri üyesi. Film bize jüri üyelerinin, yaşamlarınca belirlenmiş birer karakteri ve eğilimi olduğunu çok başarılı anlatır belki ama, ortada hakikatin etrafını çevrelemiş gerçek bir tartışma vardır. Tutuklunun hüküm giymesi için, ilk bakışta olabildiğince güçlü deliller vardır. Dolayısıyla, bir üyenin kuşkuculuğu nedeniyle tetiklenen tartışmada heyecan vardır. Bu sayede bir odaya kapanmış 12 adamın diyaloglarını, filmden bir an olsun kopmadan izlersiniz.

Odatv davasında heyecan yok. Sadece izleyenler açısından değil. Kendini savunan insan, heyecanlı olur. Ama onlarda dahi bu hissedilmiyor. Soner Yalçın'da kendini en fazla dışa vuran duygu, bezginlikti. İddianame o kadar absürd ki, Yalçın çıkmış iddianamede suç unsuru olarak not edilmiş haberlerin tek tek başka gazetelerdeki köşe yazarlarının yazıları olduğunu, Odatv tarafından yazılmadığını anlatıyor. Belki 60-70 tane örnek veriyor. Ne polisler, ne savcı merak edip bunları açıp okumamış bile, nasıl heyecan olur bu davada? Yaş kararlarının yazılı olduğu haberi bile suç unsuru diye ek klasörlere koymuşlar.

Şu en davada merak unsuru olan bir tek şey var: mahkeme heyeti bu saçmalığı sürdürecek mi, yoksa herkesi tahliye mi edecek? Gelecek Cuma günü talepler görüşüldüğünde bu sorunun yanıtını büyük olasılıkla almış olacağız.

Ama, bu kararı bile "heyecanla" beklemek söz konusu değil. Hakikat, tüm gücüyle adalet terazisinin tek bir kefesine bastırıyor. Ancak Türkiye öyle bir ülke haline getirildi ki, artık hakikatin toplam ağırlığı, üstüne bindiği kefenin bir santim aşağı oynamasını sağlamıyor. Kararlar, hakikate göre alınmıyor zira. Tutuklu yakınları heyecanla beklemiyorlar kararı. Çıkacaklarına dair umudun karşısında, "ya bu saçmalık sürerse" düşüncesinin eşlik ettiği iç bunaltısı var. Ve bu bunaltı, heyecanı kovuyor zihinlerden.

Sadece tutuklulara ve yakınlarına değil, avukatlara da sinmiş bu bezginlik. Avukat Hüseyin Ersöz, üzerine iyi çalışıldığı belli olan bir sunumla dijital delillerin kişiye aidiyeti noktasındaki uluslararası ilke ve örnekleri anlattığı sırada mahkeme başkanının sözünü kesip ara istemesi üzerine "Faydalı bulmadınız mı Sayın Hakim?" diye soruşunda, tam da bu bezginlik vardı. 4 bilirkişi raporunun kanıtladığı virüslü dokümanlar tezi hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş olsa da, aksi ihtimal için mahkeme heyetinin yeni delil ya da argümanlar sunmak yerine, basitçe bu raporları "sallamayabileceğini" düşünen avukatın bezginliği.

Fakat mahkeme başkanı, "Yoo, aksine çok faydalanıyorum" diyerek, duruşmaların başından bu yana verdiği "olumlu sinyallerine" bir yenisini ekledi. Gerçek bir tartışmanın olmadığı bu "bitmiş" davada herkes, bu ufacık mesajlardan kocaman anlamlar çıkarmaya çalışıyor. Hakimin ilk gün söylediği "yakıştırmalarla olguları ayıracağım" sözü, davayı sürekli hızlandırmaya çalışması, ister istemez kimilerinde "savunmalar bitince tahliyeler olacak" beklentisi yaratmış.

İkinci gün Yalçın Küçük'le Ahmet Şık arasındaki atışmanın da altında bu yatıyordu. Çarşamba günü ara verilsin mi diye hakim sorduğunda Yalçın Küçük "Biz ara verilmesini istiyoruz" demiş, Ahmet Şık da -belli ki bir an önce savunmalar bitsin de "kurtulalım" diye düşündüğünden- "Kendi adına konuş" diye çıkışmıştı. Cuma günü ise jandarma yeni bir rezalete imza atıp mahkûmlara öğle yemeği vermediği için Soner Yalçın savunmasına aç karnına devam etmek tehlikesiyle karşı karşıya olduğu sırada Şık'ın "Hakim Bey eminim burada herkes daha önce aç kalmıştır" diyerek duruşmaya devam edilmesini istemesi de aynı dürtüden kaynaklanıyordu ve bu ikinci çıkışıyla Şık, ilk gün eleştirdiği pozisyona kendisi düşmüş oluyordu.

Umarım sonuçta Şık'ın arzu ettiği olur ve tahliyeler yaşanır da, bu ufak atışmalar da unutulur gider. Bakalım bu bitmiş dava, sahiden bitecek mi?

Tek soru bu diyorum ama, bu bitmiş davanın avukatlarının işi daha karmaşık aslında. Sadece bu saçmalığın devam edip etmeyeceğini değil, kendilerinin de bu saçmalığın hedefi haline getirilip getirilmeyeceğini soruyorlar içten içe. Zira, avukatların bir kısmı bu davanın gizli sanığı.

İddianamenin 61'inci sayfasında savcı aynen şu ifadeyi kullanmış: "Yapılan araştırmalarda söz konusu fotoğraflar ODATV de yayınlandıktan hemen sonra Ergenekon sanıklarının avukatlarının bu fotoğrafları öne sürerek reddi Hakim talebinde bulundukları ve böylelikle mahkemeyi çalışamaz hale getirmek için her türlü yola başvurdukları anlaşılmıştır." Bahsedilen fotoğraflar, Ergenekon davasındaki hakim, savcı ve polisleri birlikte bir tekneden yemek yerken gösteren fotoğraflar.

Bu fotoğrafları Odatv haberleştirmişti. Haklarında "devlet görevlilerini hedef göstermek" suçlamasıyla dava açıldı. Soner Yalçın, "Bu dünyanın her tarafında haberdir" diyerek savundu fotoğrafları. Avukatı Duygun Yarsuvat da hukukta diyalektiğe dikkat çekip savcının tezi, savunmanı antitezi, hakimin de sentezi temsil ettiğini belirttikten sonra "Tezle sentez kol kola kayıkla Kandilli açıklarında yemeğe çıkmışlar. Böyle şey olur mu?" diyerek gösteriyordu tepkisini.

İşte o fotoğraflar hakkındaki davada, mahkemenin eski hakimi Resul Çakır, Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu ile davalıktı. Yani "sentez" ile "antitez" birbirine düşmandı. Bu yüzden de Odatv avukatları, reddi hakim talebinde bulunmuşlardı.

İddianame diyor ki, bu şekilde avukatlar "mahkemeyi çalışamaz hale getirmek için her yola başvurmuşlar." Bunun avukatlara açık bir tehdit olduğunu görmek zor değil. Davada görevli olan avukatlardan görüştüğüm ve davanın gizli sanığı olduklarını düşünenler, gazetecilerin alındığı KCK operasyonundan bir öncekinde 70 avukatın alınmış olmasının da altını çiziyor. O operasyonun da bir mesaj verdiğini, avukatların bu baskılara topluca tepki vermedikleri durumda kendilerinin de kolayca benzer bir baskıya maruz kalabileceklerini düşünüyorlar.

Bitmiş davanın avukatı olmak, gerçekten zor iş. Aslında değeri olmadığını hissettiğiniz hakikati savunmak için kendinizi paralarken, bir de gizli sanık olarak topun ucunda olduğunun farkına varmak…

Bu davada, hepimiz topun ucundayız aslında. Bu rejimde hakikat değerini bunca yitirdi, ama hakikatin ayaklar altına alınışına halkın seyirci kalmasına izin verirsek, kanıksanırsa bu zalimlik, o zaman yandığımızın resmi olacak işte.

Yiğit Günay (soL)