Orhan Gökdemir
Sınıf Sözleşmesi
Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 23:05 Güncelleme Tarihi: 22.08.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
“MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız. Biz bu devleti kendi devletimiz haline getiriyoruz…” Abdullah Öcalan’ın sözleri bunlar. İmralı’da Devlet Bahçeli’yle pişirdikleri çorbanın tarifidir. Halbuki taraftarları Türkiye’de suçlu dayanışmasına dayalı bir “Türklük Sözleşmesi” yapıldığına, bu sözleşme uyarınca Kürtlerin ve Ermenilerin asla makbul vatandaş sayılmayacağına inanıyordu. Bu adla bir kitap bile yazılmıştı. Kitabın tezine göre sözleşme 1915-1925 arasında imzalanmıştı. İmzacıları olan Müslüman-Türk kitle imha-tasfiye edilen Ermeniler ve imha-inkâr edilen Kürtler hakkında konuşmamayı da kabul etmiş oluyordu.
Türkiye’nin 1915-1925 arasındaki 10 yılı çok geniş bir torbadır. Osmanlının yıkımı ve küllerinden yeni bir ülkenin-devletin doğuşu o yıllardadır. Bir yanı Ermeni Tehcirine dayanır, diğer yanında Nakşi-Halidi Şeyh Sait isyanı vesilesiyle Cumhuriyetin Nakşiliğe ve Kürtlüğe kapısını kapatması var. Laik cumhuriyet düşmanlığının bütün argümanları o torbada saklıdır haliyle. İsteyen elini daldırır, içinden işine geleni alır. Çoğundan genç cumhuriyetin bir sapma olduğu sonucu çıkar.
Taner Akçam o torbaya elini daldırmış ve bir “Apartheid Rejimi” bulmuştu. Öcalan-DEM Partisi bir “inkar rejimi” buluyor. Osmanlıyı ayırıyorlar, İttihatçı-Kemalist bir suç örgütü kalıyor geriye. “Türklük Sözleşmesi” daha ileri gidiyor, bu suçları fukara Türk halkının omuzuna yüklüyor, Türk olmayı suçlu olmakla özdeşleştiriyor.
Çok şükür, bu suç ortaklarının kurduğu laik cumhuriyet yıkıldı. Şimdi yıkıntıları üzerinde başka türlü bir İslam-Türk Cumhuriyeti kuruluyor. Haliyle eski cumhuriyet tarafından Ermenilerin ve Kürtlerin önüne dikilen engeller de yerle yeksan oluyor. Açılan o temiz sayfada PKK devletin sağlam ayağı oluyor, devleti de Kürt devleti haline getiriyor.
Yani hayat “Türklük Sözleşmesi”ni geçersiz ilan etti, şimdi sıra Kürtlük sözleşmesindedir.
Olmaz demeyin, İdris-i Bitlisi zamanında oldu, Öcalan zamanında da olur. Devletin eskisi de yenisi de kimliğe bakmaz, tabi olduğu sınıfın çıkarını gözetir. Yavuz Selim’in yaptığı gibi Türk aşiretleri ezer, Kürt aşiretleri İran sınırına dizer, imtiyaz verir, arkasında dizilir. Öcalan da Selim’in Çaldıran Savaşı'nı Kürt-Osmanlı ve Kürt-Türk ittifakının temel taşlarından biri olarak nitelendirmiyor mu?
***
Hava böyle dönünce ve sözleşmedeki Türklük biraz silikleşince kitabının yazarı çıktı özeleştiri yaptı; “Bugün aynı devletin ve aynı iktidar bloğunun sözleşmeyi tepeden aşağıya bir bakıma yumuşattığı bir dönemden geçiyoruz” dedi. Türklük Sözleşmesi ayaktaydı ama üzerinize afiyet biraz yumuşamıştı. Yazarı bu kavramı tarihsel bir analiz için kullanmıştı ama bugüne ve geleceğe dair kullanışlı olup olmadığından artık emin değildi. Türk halkını suça ortak etmekle biraz “şey” yapmıştı. Türklük Sözleşmesi tedavülden kalkınca “Müslümanlık Sözleşmesi” imzalanmıştı. Türklük ve Kürtlük Müslümanlıkta eşitlenmişti!
İlahi akademisyen, öyle olur zaten, ümmetçilik gelince milliyetçilik biraz zayıflar, Kürtlük Türklük davası biter, din davası başlar. Ulusal kimliğin yerini, mezhep kimliği, tarikat kimliği alır. Türk İslam Sentezi ile Kürt İslam Sentezi’nin ortak noktası budur.
Yalnız Türklüğü silenler Kürtlüğü de siliyor. Daha doğrusu sentezde dinin dozunu arttırıyor. Buna uyum işaretini “Kobane Davası”ndaki savunması vesilesiyle, Selahattin Demirtaş vermişti. Demirtaş, savunmasında cumhuriyeti ve laikliği reddediyor, yeni bir Kürt-İslam sentezi çağrısı yapıyordu. Kürt toplumunun “çimento”su İslam diniydi. Yolu İslam’la çizen Demirtaş’a göre laiklik tarihi bir hataydı, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren yanlış inşa edilmişti, zemini de temeli de bozuktu.
Bu durumda her iki taraf için de daha dinsel bir tarih kurgusuna ihtiyaç vardır. Öcalan, İmralı’da, “Kürtler ve Türkler birlikte olmasaydı İslam diye bir şey olmayacaktı” diye özetledi bunu. Yani din bizi birleştirmekle kalmamıştı, biz de birleşerek dini kurtarmıştık. Demek ki mücadele özünde bir din mücadelesiydi. Kuran'da ve peygamberin sünnetinde “çok kimliklilik, çok dillilik ve çok renklilik” gibi kavramlar zaten vardı. “Medine Sözleşmesi”, “bir arada yaşama ve yönetime kolektif katılmanın” yazılı anayasasıydı. İslam Türkleri ve Kürtleri birleştirebilirdi, ima ettiği buydu. “Ümmet dediğin şey, İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmidir” diye tamamlıyordu tabloyu. Daha ne olsun?
Kavramları bu kadar eğip bükünce ümmetten ulusa, oradan enternasyonalizme ulaşmak mümkündür. Bu bir zorunluluktan da kaynaklanıyor; “millet” Ortadoğu’da “kuruluş” için yeterli bir malzeme değildir, onu her durumda dinle tahkim etmek gerekir. Ne var ki yapının içindeki din her defasında millete galebe çalar, ümmet milleti siler. Tek başına "Türklük" yetmemişti, tek başına "Kürtlük" de yetmemiştir, sonucunu böyle özetleyebiliriz. Türk İslam Sentezi, Kürt İslam Sentezi’nin geleceğidir.
***
Önemli değil, devlettir, sözleşmeler yapar, bazılarını makbul vatandaş sayar. Ama onun “Türkler” olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir. Türkler, bizim dilimizde Türk halkı, cumhuriyetle birlikte ortaya çıkmış bir varlıktır. Ondan öncekine halk diyemeyiz, ümmettir, tebaadır, reayadır. Haliyle halkı henüz doğmadığı zamanlardaki olaylardan sorumlu tutamayız. Halkımızın ne tehcirde ne inkarda bir payı vardır. Kaldı ki tehcirin en kanlı sahneleri Diyarbakır şehrinin kıyısında gerçekleşmiştir. Kürt halkı değildir sorumlusu. Yaşanan büyük bir boğazlaşmadır ve biz artık Ortadoğu’daki kanlı boğazlaşmaları emperyalistlerin rolünü dikkate almadan anlayamayacağımızı biliyoruz.
Bu trajedileri Batılı bankerlerin kârlı yatırımlarından, Osmanlıyı ve İran’ı paylaşma planlarından, Duyun-u Umumiyeden, tütün rejisinden, kan emici demiryolu şirketlerinden, tehcirden beslenen sermaye sınıfından ayrı ele alamayız. Halkları birbirine düşürenler onlardır.
Kişiselleştireyim izninizle; benim, bizim, hiç sözleşmemiz olmadı. Kalubeladan beri bu sözleşmecilerden eziyet görüp duruyoruz. Varsa bir sözleşme bizim haberimiz yoktur.
Öcalan da iddianın saçmalığının farkında zaten: “Solcular da hala katılmadı cumhuriyete. Mustafa Suphi olayı var. Şefik Hüsnü’ler var. Solcular da cumhuriyet dışıdır” diyor. Demek ki solcu olunca sözleşme için Türklüğün bir faydası olmuyor.
Ama biz “şerefli ortaklıklar” peşinde de değiliz. Bu düzeni değiştireceğiz, eşitlik ve özgürlük ilan edeceğiz, asalak patronların dışında cumhuriyetin kapsamadığı kimse bırakmayacağız. Buradayız.
***
İnkâr meselesine gelince; Fransız Devriminden beri “uluslaşma” dediğimiz bir süreç var. Bazı halklar bu yola erken girdi, bazıları geç kaldı. Geç kalanların önünde din dediğimiz bir engel vardı. Ümmet veya cemaat olmayı aşamayanlar yola geç girdi. Geç girenler erken girenlerin arkasında kaldı. Tarihtir, içinden geçiyoruz.
“Türkler” de bu tür bir uluslaşma sürecinin getirilerinden biri. İçinden çıktığı imparatorluk yıkılırken toz duman içinde kaldı, eline yüzünü kan bulaştı. “Kendine has bir gelişme değildir. Uluslaşma sancılı ve yıkıcı bir süreçtir, alanı daraltır, bazılarını kapsar, bazılarını dışarıda bırakır. Kendisi de yol açtıkları da tartışmaya açıktır. Bakarız anlarız ama burada bir “sözleşmeye bağlı üstünlük” bulamayız. “Sınıflar-üstü, ideolojiler-üstü bir Türklük hâli” mümkün değildir. Yani Türkler, sadece Kürtleri ve Ermenileri ezmek için yeryüzüne fırlatılmış bir oluşum değildir. Onlar da diğer uluslar gibi sınıflara ayrılmıştır. Ulusa dahil olanların büyük çoğunluğu ezilenler arasındadır. “Tarih ve sınıflar üstü bir devlet Türkleri sözleşme ile vatandaşlığına aldı, olmayanları ezip duruyor” yollu bir fantezi kuramayız. Tarihi yapan sınıflar mücadelesidir. Ulus da o mücadelenin çıktılarından biridir.
***
O torbadan çıkan cumhuriyet yıkıldı, yerine Neo Osmanlıcı-İslamcı bir Tayyiban rejimi kuruldu. Sözleşmeleri de artık o yapıyor, dini dozunun yüksek olması kaçınılmazdır.
Biz ise liberal-karşı devrimci torbacılardan değiliz. Laik cumhuriyet bu tarihin temiz yanıdır. Bütün devrim yapmış halklar gibi Türk halkı da devrimi de şanlıdır!
Tekrar edelim öyleyse; devletin eskisi de yenisi de kimliğe bakmaz, tabi olduğu sınıfın çıkarını gözetir. Yavuz Selim’in yaptığı gibi Türkleri ezer, Kürtleri İran sınırına dizer, imtiyaz verir, arkasında dizilir. Kendisine karşı ayaklanmış PKK’yı sağlam ayağı yapar, Öcalan’ı İmralı Valisi atar. Bahçeli ile Öcalan’ı yan yana getiren şey sözleşme değil sınıfsal çıkardır. Demek ki hükmü olan tek sözleşme sınıf sözleşmesidir.
“Türkleri” sözleşmeden atmışlardı, yine atarlar. Olmaz demeyin, İdris-i Bitlisi Eyüp sırtlarında, Karyağdı Tekkesi’nin kıyısında yatıyor.