Orhan Gökdemir
Dokuzuncu cennetin ikinci İdris’inin portresine giriş
Yayın Tarihi: 28.08.2026 , 21:58 Güncelleme Tarihi: 29.08.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
II. Bayezid devri dahil ilk sekiz padişah dönemini içine aldığı için “Heşt Bihişt” adıyla ünlendi. Yazarı, eserin giriş kısmında, II. Bayezid’in herkesin rağbet edeceği “belâgatlı, zarif ve latif” bir tarih kitabı yazmasını emretmesi üzerine yazmaya giriştiğini not ediyor. Otuz ay çalışmış, tamamlayınca, karşılığında 50 bin akçe ücret aldığı biliniyor. Ayrıca her cüzünü, bölüm, yazdıkça padişahın ihsanlarına mazhar olmuş. Yazarlık o devirde çok karlı bir iştir.
Ancak beklentisinin daha büyük olduğunu anlıyoruz. Sonradan kitaba bir “şikâyetname” ekliyor, kendisine yapılan vaatlerin yerine getirilmediğinden yakınıyor. Siparişi veren II. Bayezid kendisine sunulan kısımları okumuş, beğenmiş, fakat kitabı görenler bazı eksiklikler ve hatalar olduğunu, İran hükümdarlarının çok övüldüğünü, belagate fazla önem verilip gereksiz yere sözün uzatıldığını belirterek padişahın aklını çelmiş. Padişah da vaadini yerine getirmeyip küçük bir tahsisat vermekle yetinmiş. İddiası böyle. Fitne hep var.
Fakat yazar da boş durmuyor, işi padişahı tehdit etmeye vardırıyor. Mekke’ye yerleşince II. Bayezid’e gönderdiği bir mektupta, herkesin çok beğendiği kitabına yazacağı dibacede, önsözdür, kendisine yapılan haksızlıklara değineceğini, hatta Mekke’ye gelen tanınmış kimselere bu kısmın bir kopyasını verdiğini, böylece herkesin bundan haberdar olduğunu haber veriyor.
Tehditle sonuç alıp almadığını bilmiyoruz. Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’ne göre Sofu Bayezid ölüp Yavuz Sultan Selim hükümdar olunca Heşt Bihişt’e yeni bir önsöz ekleyerek eserini ona takdim ediyor. Ondan ne ücret aldığını bilemiyoruz
***
İdris-i Bitlisi’nin en bilinen eseri Heşt Bihişt, Türkçesiyle Sekiz Cennet, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan II. Bayezid devri sonlarına kadar gelen umumi bir Osmanlı tarihi. Anlaşılacağı gibi her cennet bir padişahın dönemine denk düşmektedir. Yazdığı tarihe göre Osmanlı tarihi bir cennetler tarihidir. Rastlantıya yer yoktur, “bihişt” aynı zamanda “uçmak” anlamındadır. Tabii bütününü yabana atamayız; II. Bayezid devrinin sonu, Osmanlının yaşadığı Kızılbaş tehlikesi, şehzadeler kavgası, Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışı ve saltanatı hakkında önemli bilgiler içeriyor. Değerli olan kısmı yukarıdaki itiş kakışlardan ve dedikodulardan ibarettir.
Geri kalanın “Neşri Tarihi” türü önceki kroniklerin bir kopyası ve tekrarı olduğunu biliyoruz. Bu bir kusur değil tabii. Osmanlı kronikleri birbirlerinin kopyasıdır. Hoca Sâdeddin Efendi de “Tâcü’t-tevârîh”ini yazarken büyük ölçüde Heşt Bihişt’i kaynak olarak kullanmış, tekrar etmiştir. Heşt Bihişt, edebi üslubu, latife ve şiirlerle süslenmiş olması ile diğerlerinden ayrılmaktadır. Tarih bilgisi bunların eki olarak iş görmektedir. Haliyle sekiz cennet birkaç Osmanlı tarihçisinin uydurmasından ibarettir. Sultanlar ücretini vermiş ve uydurmalarını istemiştir, İdris-i Bitlisi en becerikli uydurukçularımızdan birisidir.
***
16. yüzyıldan bugüne bakıyoruz, bir bağ kurmaya çalışıyoruz. Becerikli yazar İdris aynı zamanda profesyonel bir yanaşmadır. Akkoyunlu sarayında yazıcılık yapmış, hükümdar çocuklarına öğretmek işleri arasındadır. Şah İsmail Akkoyunlu Devleti’ni yıkınca Osmanlı Devleti’ne sığınmış sonra, sarayda kabul görmüş, maaşa bağlanmış. Önce Sofu Beyazıt’ın sonra Yavuz Selim’in güvenilir adamı olmuş. Selim’le İran seferine çıkmış, Çaldıran Savaşı’na katılmış. Tebriz halkını Osmanlıya katılmaya ikna etmeye çalışmış. Maiyetindeki gönüllü askerlerle Safevi kuşatması altındaki Diyarbakır’ı kurtarmaya koşmuş. Aynı zamanda Mardin ve Musul fatihidir, Kürt aşiretlerini Osmanlıya katılmaya ikna eden odur. Bu hizmetlerine karşılık padişah tarafından 2000 filori altın, değerli kılıç ve kürklerle mükâfatlandırıldığı not ediliyor.
Osmanlı’ya biat etmiş görünse de bir yanı hala Şii’ydi, Şah’ın hayranıydı. Bu sevgi Şah’tan beklediği karşılığı bulamayınca düşmanlığa dönüştü. Yavuz Sultan Selim’in tüm enerjisini Kızılbaş Safevilere yöneltmesini fırsat bildi, yeminli bir Şah ve İran düşmanına dönüştü.
Çaldıran seferi öncesinde Selim’in Anadolu’daki Kızılbaş politikasını şöyle anlatıyordu:
“Şuurlu kalpli bahtiyar Sultan, devlet erkanının görüşü doğrultusunda şöyle tercihte bulundu: Akıllılık öncelikle evdeki düşmanı düşünmektir. Kızılbaş ordusu çoktur, bu ordunun esası Anadolu’dandır. Sufi benzeri kimselerin oğullarından ve bağlılarından, Anadolulu çapulcu Kızılbaşlardan oluşan bir ordudur. Anadolu insanlarından ordu toplanmıştır, öncelikle sufi tabiatlı kişiler arasından asker seçilmiştir […] Öncelikle bu bağlantıyı koparmak, fitnenin başını ortadan kaldırmak gerekir. Bilgin tabiatlı Sultan, bu topluluğa bağlananları kısım kısım, isim isim kaydetmeleri için her yöreye bilgili katipler gönderdi. Yediden yetmişe herkesin adının yüce makamlı divana getirilmesini istedi. Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtlıların sayısı kırk bin oldu. Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hakimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç, adım adım yazılanlara yöneldi. Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı.”
İran’a ve Kızılbaşlara düşman bu yanar döner Kürt molla, Selim’in tam aradığı adamdı. Tarih ilerliyordu, aktörler rollerini öğrenmişti; Safevilere karşı sefere girişmeden önce, onların Osmanlı topraklarındaki takipçileri olan Kızılbaşları halletmek gerekiyordu. Bu katliam Selim’in ve İdris’in adına yazılıdır. İdris, Selim’in Kürt versiyonudur; katliamdaki gerçek rolleri ayrı ama Selim’le ortak noktaları Kızılbaş düşmanlığıdır.
Sefer Kızılbaş katliamlarının arkasındandır. İdris’in ilk işi Safevilerle Osmanlı arasında seçim yapmakta zorlanan Kürt beylerini ikna etmek oldu. Selim’i halifelik ilan etmeye de ikna etmişti. Mısır’a sefer düzenlediler, kendini halife sanan bir zavallıyı İstanbul’a getirip halifeliği Selim’e devretmeye ikna ettiler. Şiiliğe karşı savaşın son halkasıdır. Osmanlıya dincilik ve sofuluk İran nefreti ile gelmiştir.
***
Cennete dönüyoruz. Selim’in cennetini de eklediğimize göre demek ki Heşt Bihişt’te cennetlerin sayısı artık, noh bihişt, dokuzdur. Bu uydurma cenneti şöyle özetleyelim; Selçuklularla Kürtlerin ilişkisi inişli çıkışlı olmuştu, taraflar birbirinden pek hazzetmiyordu. Akkoyunlu, Karakoyunlu, Dulkadiroğlu himayesinde de pek mutlu olamadılar. En çok Osmanlılar döneminde rahat ettiler. Görünür kahramanı İdris-i Bitlisi’dir. Dokuzuncu cennet işbirlikçiliğin ilk zehirli meyvesidir. Biat ederek mutlu olabileceklerini öyle öğrendiler.
Bu durumda, Kürdistan’ı Osmanlı adına fetheden de Bitlisli İdris’tir. Demek ki Çaldıran ilk Türk-Kürt işbirliğine sahne olmanın yanında Kürtlerin Osmanlıya tabi olmasının da başlangıç tarihidir diyebiliriz. Gerçi İdris olsaydı da olmasaydı da Kürtlerin böyle bir ittifaka girme koşulları mevcuttu, İdris kolaylaştırmıştır.
Yargı böyle oluşmuştu, Kürtlerin Osmanlı’ya bağlanmasında oynadığı rolü nedeniyle, “ulusal bir hain” olarak kabul ediliyordu. 1970’li yıllarda, Kürtler arasında, “İdris-i Bitlisi’nin çocuğu”nun ağır hakaret yerine kullanıldığını hatırlatalım.
Böylece İdris cennetlerinin gerçek tarihine de yaklaşmış oluyoruz. İş birliği, ihanet, kişisel çıkar ve zulümlerle şekillenmiş bir tarihtir bu. Bu tarihte her kahraman biraz haindir. Haliyle Kürtler iblis diyordu, Dersimliler için haindi, Kızılbaşlara göre cellat, şeyhlere-şıhlara göre “Mevlana Hâkimüddin”di. Dokuzuncu cennetin birinci İdris’inin “efradını cami ağyarını mâni” portresidir.
***
Şimdi dokuzuncu cenneti ihya etme çabası baş gösterdi. Safeviler, Kızılbaşlar, arsız Osmanlı sultanları, molla kılıklı şahlar, İran sınırına dizili Kürt aşiret reisleri, sarayın yanaşma gönüllü kapıkulları geri çağrıldı. Çağrıyı duyunca mezarlarından kalkıp geldiler. Kimlikler, inançlar, büyük iddialar, sefer hazırlıkları, katliam planları havada uçuşuyor yine. Diyor ki yeni İdris adayı; “Cumhuriyet ümmeti ve Kürtleri dışladı. Şimdi AKP'yle ümmet, PKK'yle Kürtler geri döndü. Bu ittifak Türkiye devletinin bekası sorununu çözecek ve Ortadoğu'da Türkiye'yi güçlendirecek. Bu durumda Türkiye Lozan’a dayalı stratejisini değiştirmek zorunda. Osmanlı Kürtlerle ittifakı bozmasaydı yıkılmazdı. Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk düşünülemez; biri olmadan diğeri var olamaz. Ayrıca Türk, İslamsız da düşünülemez. Orta Asya’daki ve diğer bölgelerdeki Türklerin yok oluşu, İslamsızlıkla, Kürtsüzlükle ilgili.”
Yeni Yavuz Selim yeni İdris-i Bitlisi’ye bakıyor, İran’a bakıp iç geçiriyor, yeni Osmanlı hayali kuruyor, sefer planı yapıyor. Oysa o tarihin temel sorunu Osmanlı ve kapıkullarının el ele verip Anadolu’daki fukara Kızılbaş Türkleri yok etmek istemeleriydi. Çaldıran zaferi o yüzden Osmanlı için bir “Pirus Zaferi”ne dönüşmüştü.
O tarihte cennet falan yok. Çürüyen düştü, eskiyen yıkıldı, kazananlar kaybetti. Koca hanedanlar kuruyan yapraklar gibi rüzgârda savruldu. Bir tek halklar kaldı geriye.
Rüzgar yine vuracak, çürüyeni savuracak, ne Selim’i yazacak bu tarih ne İdris’i hatırlayacak. Geriye yine toprağa kök salmış halklar kalacak.