Orhan Gökdemir
Ölü Deniz, Ölmeyen Deniz!
Yayın Tarihi: 03.07.2026 , 22:44 Güncelleme Tarihi: 04.07.2026 , 00:00
Bizim Marksizm okumalarımız din ve kutsal eleştirisi üzerine başlar. O okumaların ilk duraklarından biri olan “Alman İdeolojisi”nin ilk satırları şöyledir: “İnsanlar, şimdiye kadar, kendileri hakkında, ne oldukları ya da ne olmadıkları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere sahip olmuşlardır. İlişkilerini, Tanrı hakkındaki, normal insan hakkındaki vb. tasarımlarına uygun olarak düzenlemişlerdir. Onların beyinlerinin ürünleri olan bu tasarımlar, ulaştıkları yüksekliklerden insanları egemenlikleri altına alacak kadar yücelmişlerdir.” Marx ve Engels’in yaşadığı çağın, 19. yüzyılın, bir gerçeğidir bu. Büyük bir aydınlanma yaşayan Genç Hegelciler insanları bu kuruntulardan kurtararak, yanılsamaları değiştirip yerine insanın özüne uygun düşünceler koymayı öğreterek kurtulmayı düşlemektedir. Oysa insanların suda boğulmaları kafalarındaki ağırlık fikrinden kaynaklanmamaktadır. Ağırlık fikrinden kurtulsalar bile boğulabilirler. Bizimkilerin dediği budur. Çünkü kurtuluş tarihsel bir olaydır, zihinsel bir iş değildir.
Özetle, insanlar içinde debelendikleri gayrı insanı koşullardan kurtulmadan dinsel kuruntularından kurtulamaz. İnsanların zihinsel tasarımları onları egemenlikleri altına alacak kadar yüceldiler, çünkü iktisadi düzenin böyle bir kontrole ihtiyacı var. Din, aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhudur. Kendisi üzerinde, toplum üzerinde, ekonomi üzerinde, üretim üzerinde kontrolünü kaybetmiş insanın bütün kontrolü eline almış ve istenildiğinde yardıma koşacak bir tanrı tasarımına ihtiyacı vardır. Marx ve Engels zamanında da bizim zamanımızda da. Dinler tarihine giriş niyetinedir!
***
Güçlü bir dini saygı uyandıran, kabul görmüş; bozulmaması, dokunulmaması gereken değerler… Sözlüklere göre “Kutsal”ın anlamı böyle. Demek “saygı duyulma”nın yanında, kutsalda, genel kabul görme, bozulmamış veya dokunulmamış olma şartı var. Bunlardan biri eksikse, “kutsal” kutsal olamıyor.
Siyasal İslam, “kutsalını” bir siyasi ideoloji haline getirdi. Herkese dayatıyor, inancın ötesinde başkalarının uymak zorunda olduğu bir kural kaynağı haline getiriyor. Eğip büküyor, ihtiyaçlarına göre orasını burasını çekiştiriyor. Ek yapıyor, eksiltmeye gidiyor. Biz, şimdi, Selefilik-İhvan karışımı bir “şey” ile karşı karşıyayız. Din görünümlü olabilir ancak kutsal değildir. Fukara halkımızın inancıyla hiçbir bağlantısı yoktur.
Sebepleri çok; her yere soktuğunuz bir şeyin kutsiyeti mümkün değildir. Dokunmamanız, saklamanız, sakınmanız gerekir. Siyasal İslam’ın varlığı o kutsiyete en güçlü saldırıdır. Kutsalınızı politik ideoloji haline getirdiyseniz eleştirilmesi doğaldır, katlanacaksınız, kutsallığın arkasına saklanmayacaksınız.
Ne ediyor azizlerimiz? Din, aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhudur. Akla aykırı piyasa toplumunda kutsal olur mu? Ederini bulursa satılmayacak şey yoktur bu düzende. “Din tacirliği” var, çok güçlü ve çok yaygın bir ticaret şeklidir. Çıkarların kutsala galebe çalması durumuna karşılık geliyor. Satarlar, satmışlardır, satıyorlar, biliyoruz.
***
Dün din adına yapılan bir kıyamın, Sivas Katliamının, yıldönümüydü. Bakın artık kıyamla katliam arasında bir bağlantı oluştu. Yadırgamıyoruz. O anın ürkütücü videoları dolaştı ortalıkta. Meydanda din adına toplanmışlardı, “yakın” diye bağırıyordu biri, kalabalıkta ilerleyip kendisi yakamadığı için hayıflanıyordu. “Burada manzara güzel” diyordu biri, “gavurlar cehennemde böyle yanacak” diyordu diğeri. İnsanların yakılmasından üzülmediler, duraksamadılar, birbirlerinin elini tutmadılar, yapmayın demediler. Fitili ateşleyen el ile bir oldular, kutsallarını korudular.
İnsan yakanın kutsalı olur mu? Daha iyisi, din eleştirisi kutsala saldırı sayılır mı?
Büyük insanlık ailesi son 500 yıldaki kazanımlarının büyük kısmını dini eleştirerek elde etti. Devrimlerde dini baskıların büyük payı var. Kurumsal dinin günlük hayatı kontrol etme isteğini ancak ayaklanarak kırabildik. Laiklik ve cumhuriyet bu mücadelenin getirisidir.
Artık unutturdular, laik cumhuriyet varsa “dinimiz” yoktur. İnananların dinidir o, devletin dinine bir atıf değildir. Örnek olsun, “dinimiz” adına konuşan bir Diyanet, devrimin yıkıldığının işaretidir.
Laiklik yoksa, anayasa raftaysa, evet, din ve diktatörlük eleştirisi ancak kelle koltukta yapılabilir. “Ölü Deniz’ vakasının özetidir.
***
Kelle koparmayı gerektiren yeni nesil kutsallarının izinden gidiyoruz. Betonun, kulenin, minarenin, hoparlörün kutsalı olmaz. Cami kutsiyetini cemaatinden alır. Cemaatsiz hali bildiğiniz taş veya betondur. Böyle olduğu için yıkılması, yapılması, hatta ihtiyaç hasıl olduğunda alınıp satılması doğaldır.
Cami satanların başında AKP’li belediyeler geliyor. Devlete satıyorlar, borçları karşılığıdır, arınıyorlar. Sonra boş buldukları yere yenisini yapıyorlar, tabii devletin finansmanıyla. Pek çok ilde, hem de AVM yapmak için arsaların üzerindeki camileri söküp attılar. Kutsiyetine falan bakmadılar, sattılar.
Demek ki cemaatsiz haliyle eldeki sıradan bir mülktür. Haliyle yapılış amacına uygun olmayan faaliyetlere de imkân verir. Bunun da örnekleri var elimizde. Camide TV programı yapılabiliyor. Kahvaltı organizasyonu mümkündür. Kürsü konulup parti nutku atılabiliyor. AKP camileri seçim bürosu olarak kullanmaktan hiç imtina etmedi. “Bozmayalım, dokunmayalım” demedi. Varsa kutsiyete bir saldırı, baş sorumlusudur.
Yüz kızartıcı örnekleri hızlı geçeyim. Birkaç yıl önce Manisa'da bir imam camide Suriyeli bir kadınla yakalandı. Emekli imam Y.Y. ise işi abartmış, gönüllü olarak müezzinlik yaptığı camide yardıma muhtaç kadınlarla para karşılığında ilişkiye girmeye başlamıştı. Müftülük, fuhuş yaptığı iddia edilen Y.Y.’nin müezzinlik yapmasına yasak getirdi. Linç etmeye kalkan, gözaltına alan, tutuklayan olmadı. Çünkü olay sırasında içeride kimse yoktu. İçeride kimse yoksa kutsalın alanında değildir!
***
Devam edelim. Hoparlör kelimesi Fransızcadan miras. Aslı “haut – parleur”; “yüksek konuşur” veya “yüksek söyler” gibi bir şey. Gavur icadı! Minareye takınca kutsal olmaz, olamaz. Bugün her ne kadar kutsal bir alet gibi gösterilmeye çalışılsa da nasıl kullanılacağının bir yönetmeliği var. Düğmesi yönetmeliğe bağlıysa, demek ki öyle sanılsa bile, kutsal bir alet değil elimizdeki. Sesi azaltılıp çoğaltılabilir. Arada bir şarkı çalınmasının da öyle büyük bir sakıncası yoktur. Kutsallığa halel getirmez!
***
Günde beş vakit okunan ezana iki vakit daha eklendi 15 Temmuz girişiminden sonra. Sebep? Osmanlı zamanında böyle bir uygulama varmış. Hoş AKP döneminin takıntısı “kandil” de dini bir vecibe olmaktan çok Osmanlı icadı. Padişahın biri “kutsal gün”lerde minarelere kandil takma emri verdiği için adı “kandil” olmuş. Fethullahiler modernize etti, “kutlu doğum” dediler adına. Güya peygamberin doğum gününü kutluyorlardı. Sonra günü haftaya çıkardılar. Takvimini de miladi gavur takvimine endekslediler ki 23 Nisan kutlamasına karşı dini bir bayrama dönüştürdüler.
Hâlbuki doğum günü kutlamasına da miladi takvime de karşıydı arkadaşlar. Ayrıca peygamberin doğum günü de tam olarak bilinmiyor. Olsun, ne gam. Okullara kadar indirdiler kutlamaları. Darbeye kalkışınca kutsallığı falan kalmadı, kaldırılıp bir kenara atıldı.
Kutsallığa saldırı arıyorsanız Siyasal İslam’a bakacaksınız, yıkıp parçaladı kutsal ne varsa. Biz AKP’ye söyleyelim, CHP’liler anlasın: Kutsalınızı politik ideoloji haline getirdiyseniz eleştirilmesi doğaldır, katlanacaksınız. Kutsallığın arkasına saklanmayacaksınız.
***
Din, aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhudur. Kendisi üzerinde, toplum üzerinde, ekonomi üzerinde, üretim üzerinde kontrolünü kaybetmiş insanın bütün kontrolü eline almış ve istenildiğinde yardıma koşacak bir tanrı tasarımına ihtiyacı her zaman vardır. Demek, din eleştirisine kapitalizmi yıkarak başlayacağız.
“Ölü Deniz”in peşine düştüler, ama içinde boğulmak üzereler. Dinin toplumdaki yerinin bir göstergesi bütün bunlar. Yüzeyde dağ taş din, o yüzeyin altında piyasanın tanrısı “yüce çıkar”ın hükmü sürüyor. Onun için bütün tartışmaları yüzeyde, içi boş, yüzeysel.
Bakın işte; yılbaşı kutlamalarını “gayrimeşru” ilan eden, “babanın öz kızına şehvet duyması haram değil” fetvası” veren Diyanet bütün bunlar olurken işi gücü bırakıp “Ölü Deniz” hutbesi veriyor. Neymiş? Komediye din katılırsa gençler dinden soğuyormuş. Din adına kılın tüyün suyunun suyunu satanlar var piyasada. Sırat köprüsünde kaymayan terlik, cehennemde yanmayan kefen satan bile var. Bastırıyorsun parayı, günah münah hepsi hikaye. Kutsal kitabın değil, yüce çıkar’ın emridir bunlar.
Emeviler de böyleydi. Din adına iktidar oldular, ilk işleri dini tedavülden kaldırmak oldu. Yerine kendi dinlerini koydular; yoksul kalabalıklar için şeriat, kendileri için vur patlasın çal oynasın...
Dinin yeşilinin yerini Doların yeşili alalı uzun zaman oluyor. Kutsalın bir kutsallığı kalmadı. O yüzden köpürtüyorlar kutsalın kutsallığını.