Erhan Nalçacı
Muhteşem Ekim: Sovyetler Birliği gezi notlarından
Yayın Tarihi: 10.10.2025 , 23:07 Güncelleme Tarihi: 11.10.2025 , 11:10
İnanılır gibi değil, Ekim Devrimi’nin üzerinden 108 yıl geçti. Sovyetler Birliği çözüldüğünde doğan çocuklar bugün 35 yaşındalar.
Kendinden önceki insanlığın eşitliği ve özgürlüğüne adanmış devrimlere göre olağanüstü geniş çaptaydı Ekim Devrimi. Yetmiş yıla yayılan bu deneyim ismini hiç duymadığımız on milyonların emeğiyle yaratılmıştı. Bu deneyimi bütün boyutlarıyla kavrayabilmek için yüzlerce araştırmacının çalıştığı bir enstitü gerekiyor bize.
Öte yandan insanlığın geleceğine adanmış Ekim Devrimi hızla uzaklaşıyor bizden, gençler için çağdaş olmayan bu çok canlı deneyim bir kuru tarihsel olaya dönüşüyor.
Ekim Devrimi’nin 100. yılında Sovyetler Birliği’ne yapılan gezi notlarından bir seminer hazırlamıştım. Sonrasında giriştiğim kitap hazırlığını henüz tamamlayamadım. Ancak burada Sovyet kent yaşamına ilişkin birkaç anekdotu paylaşmanın gençler için yararlı olacağını düşünüyorum.
Sovyet halklarının samimi ve devrimci coşkusunun yüksek bir kültürün halka ulaşarak harmanlanmasına iyi bir örnek 1956 yılında İdil Biret’in on beş yaşındayken gerçekleştirdiği Moskova’daki konserine verilen tepkidir.
İzleyiciler o kadar coşarlar ki defalarca İdil Biret’in sahneye davet edilerek alkışlanması yetmez, dışarıda bindiği arabasını sararlar ve arabayı havaya kaldırırlar. Böylesine sanatla ilgili bir coşkuya yabancıyız, içindekiyle birlikte arabanın havaya kaldırılmasına ancak otobüs terminalinde asker uğurlaması esnasında karşılaştım Türkiye’de.
Tanınmış sanat kuramcısı Walter Benjamin 1929’u 1930’a bağlayan birkaç ayını Moskova’da geçirir. NEP’in sonlandığı ve kolektivizyona geçildiği yıllardır. Bu esnada Benjamin her gün gitse bile yetişemeyeceği kadar çok sahnelenen piyeslerden bahseder. Meyerhold Tiyatrosu’nda ise klasik bir oyun olan Müfettiş’in devrimci bir şekilde yeniden sahneye konuşuna tanıklık eder. Oyun akşam sekize çeyrek kala başlamakta ve gece yarısına kadar devam etmektedir.
Burada bir piyes böyle uzun olmalıdır işte diye iddia etmiyoruz tabi. Ancak seyircilerin beş saate yaklaşan bir oyunu kararlılıkla seyretmesi o döneme hâkim olan devrimci deneyimlere nasıl açık olduklarını yansıtıyor. Türkiye’de bugünlerde iki dakikadan uzun propaganda videolarının izlenmediği söyleniyor bize.
Buna karşılık Türkiye’de planlı-devletçi dönemde inşa edilen fabrikalar nedeniyle Sovyet kent kültürünün parçası olan fabrikalardaki kültür etkinliklerine daha fazla aşinayız. TKP Siyasi Büro üyesi Ahmet Saydan (Aram Pehlivanyan) 1970’li yılların başında gerçekleştirdiği gezi sonrası yayınlanan notlarında bini kadın beş bin işçinin çalıştığı Kiev ekskavatör fabrikasındaki izlenimlerini ayrıntısıyla yazmış. Fabrikadaki kültür sarayının büyük bir toplantı salonu, tiyatro, sinema, bale okulu, kütüphane içerdiğini söylüyor. Ayrıca fabrikanın lise düzeyinde okulu, gece okulları ve üniversite eşdeğeri enstitülerle işçilerin ileri eğitim için anlaşmaları olduğu söylüyor.
1957’de Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali Moskova’da yapılır ve 130 ülkeden 34 bin delege katılır. Katılımcılardan biri de o zaman gazeteci olarak çalışan Gabriel Garcia Marquez’dir. Batı propagandasının etkisinde olmasına rağmen Marquez notlarında çok önemli gözlemlerde bulunur. Binlerce delegeyi taşıyan trenler Ukrayna üzerinden Moskova’ya ulaşırlar. Halk arka arkaya geçen trenleri her istasyonda büyük bir coşkuyla selamlar, kompartımanların pencerelerinden içeri atılan çiçeklerden oturacak yer kalmaz, hatta bir Sovyet vatandaşı bisikletini hediye etmek ister, kabul edilmeyince trenin penceresinden içeri atar bisikleti.
Festival boyunca Bolşoy Tiyatrosu Prens İgor Operasını günde üç kez oynar. Marquez hiçbir Sovyet sanatçısının günde iki kez sahne almadığını, ancak her sahnelenişinde 600 sanatçının rol aldığını yazıyor. Dört saat süren bu operanın bir anında tüm kadronun birlikte sahneye çıktığını ayrıca yarım düzine atın da rol aldığını belirtiyor.
Erdal Öz 1976’da Sovyetler Birliği’ni ziyaret eder ve Sovyet kentlerinin dışına çıkılırken bizde olduğu gibi binaların küçülüp seyrekleşmediğini, kenar mahalle veya gecekondu diye bir kavramın olmadığını, kentin merkezde nasılsa genişleyip gittiğini ve birden bittiğini söylüyor. Kimsenin açıkta olmadığını herkesin bir konutu olduğunu belirtiyor.
Marquez’e dönersek, şimdi hayal etmemizin zor olduğu Sovyet insanının düşünce yapısına ilişkin çok önemli saptamalar yapıyor. Örneğin, kapitalizmin şekillendirdiği kafasıyla soruyor “Sizde insan beş ev sahibi olabilir mi?” diye. “Tabi, olabilir ama insan nasıl beş evde birden otursun ki” diyorlar. Çünkü bizim gibi toplumlarda büyük bir adaletsizlik ve akılsızlık örneği olarak yatırım aracı değil onlar için, ev ev işte, oturmak için.
Marilyn Monroe’yu kimsenin tanımamasına çok şaşırıyor Marquez! Reklamın neden gerekli olduğuna kimseyi ikna edemiyor. “Bir mal diğeri kadar iyi değilken neden daha iyiymiş gibi tanıtılsın?” diyorlar.
Suat Derviş’in Niçin Sovyetler Birliğinin dostuyum? broşürü iyi bilinir, ancak Tan gazetesinde tefrika edilen bir gazeteci olarak 1937’deki Sovyetler Birliği gezisine dair notları daha az tanınıyor.
Suat Derviş Moskova’da yargı sürecini inceliyor ve mahkemelerin olduğu adliye binasını görmek istiyor ve içeri girdiği zaman Türkiye ile karşılaştırıp tenhalığına şaşırıyor. “Evet, toplumsal mülkiyet nedeniyle hukuk davaları azaldı” diyorlar şaşkınlığını görüp.
Ayrıca boşanma davaları ile ilgileniyor Suat Derviş. Bir süre önce boşanma davalarının kısa sürdüğünü, sadece tarafların ayrılmak istediğini belirtmelerinin yeterli olduğu söyleniyor. “Şimdi ne kadar sürüyor?” diye soruyor. Hakimler boşanma isteğini biraz irdeledikleri için “Yarım saat kadar” diyorlar. Yıllarca denecek diye bekleyen Suat Derviş gülüyor. Ortada mülk işleri olmayınca, kadının yaşantısı ve çalışma yaşamı garanti altında ve çocuklar güvencede olunca bu kadar sürüyor işte.
Suat Derviş’i şaşırtan bir başka olay da tren istasyonlarındaki çocuk bakım evleri oluyor. Büyük yüzölçümlü coğrafyada trenle yolculuklar günlerce sürebiliyor ve gebe, emzikli veya çocuklu bir kadın istasyondaki bu birime gelince hemen çocuklar muayene ediliyor, tartılıyor, yıkanıyor, besleniyor, temiz yataklarda uyutuluyor.
Sovyet sosyalizmine dair şaşırtıcı anılar anlatmakla bitmez. Son olarak 1979’da Sovyetlere gidip yedi yıl boyunca sinema eğitimi alan Semir Aslanyürek’in Sovyet yaşantısını anlamak için pırlanta niteliğinde olan Rüya Gibi kitabından kısa bir alıntı yapalım.
Semir Aslanyürek öğrenci yurdunda kalırken evleniyor ve bir bebekleri oluyor, anne ve bebek üç gün hastanede kaldıktan sonra yurda çıkacaklardır artık. Önce sağlık ekibi gelir, odayı dezenfekte ederler, sigara içilmeyecek gibi birçok kuralı hatırlatırlar. Sonra bir çocuk doktoru her gün gelip bebeği muayene etmeye başlar. Semir huzursuzlanır, herhalde çocuğun bir hastalığı var diye. Doktor Hanım güler ona, “ilk hafta her gün, sonra bir ay boyunca haftada bir muayene olacak, onu korumak için, yoksa sapasağlam bebek” der.
Karşı devrime teslim ettiğimiz bu kültür gerçekten “rüya gibiydi” birçok yönüyle.
Selam olsun bütün insanlık adına onu yaratanlara.