Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Erhan Nalçacı

Erhan Nalçacı

Antlaşmanın 102. yılında Lozan kaygısı nedir?

102 yıldır bir ülkenin sınırları değişmiyorsa bu büyük bir konfor alanıdır. Bu konforun bozulmasını, haklı olarak yükselen kaygıyı bir direnme iradesine çevirmenin zamanıdır.

Yayın Tarihi: 25.07.2025 , 17:59 Güncelleme Tarihi: 26.07.2025 , 00:01

Düzen daha da yozlaşırken kaygılar yayılıyor, bir pandemi halini alıyor.

Gençliğin geleceksizlik kaygısının ne kadar yaygın olduğunu biliyoruz. Nitelikli bir işe sahip olamama, anne ve babasının toplumsal koşullarından daha kötüye gitme.

Çevre ve iklim kaygısı artık tanımlanabilir oldu. Kapitalizmin yol açtığı çevre ve iklim sorunlarının yaşamı nasıl tehdit ettiği her geçen gün daha fazla hissedilir hale geldi.

Şimdi bunlara bir de son açılımla beraber Lozan kaygısı eklendi. 102 sene önce Lozan Antlaşması ile belirlenen sınırların değişme kaygısı olarak tanımlanabilir.

Bu kaygı yerinde mi, yoksa aldırmayalım diye halkımızı teskin mi etmeliyiz?

Ama önce yöntem olarak sınır değişiklikleri ne kadar meşrudur tarih içinde diye bakmalıyız.

Sonuçta tanımlı bir ülkede sınırların korunmasına büyük değer atfedilir ve yurtseverlikte karşılığını bulur. Öte yandan eğer bin yıllar içinde sınırların nasıl değiştiğini gösteren bir Tarih Atlasını elinize alıp bakarsanız sürecin ne kadar dinamik olduğunu ve egemenlik sınırlarının sürekli bir değişim içinde olduğunu fark edersiniz.

Burada değişimin ne kadar meşru olduğu sorusu öne çıkar ve tarihsel olarak kullanacağımız yöntem emekçi sınıfların çıkarı açısından sınır değişiklerinin incelenmesi olmalıdır.

Örneğin, tarih içinde bütün feodal devletler, temel sömürü biçimi toprak ve üzerindeki köylülerin sahipliğine dayandığı için fetih peşindedirler. Resmi tarih kafamıza fethin meşru olduğunu çivilemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun fetihlerine sevinilir ve gerileyişine üzülünür. Halen birçok caminin ismi Fetih’dir örneğin. Oysa fetihlerle temel sömürülen sınıfın durumunda özünde bir değişiklik olmaz, savaşta yıkıma uğramanın dışında.

Kapitalizmin rekabet dönemi fetihçilik ile emperyalizmin arasında durur. Dünyada geniş coğrafyalar ve halklar sömürgeleştirilir. Pulcular bilirler 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında Hindistan’dan Kıbrıs’a, Afrika ülkelerinden Güney Amerika’ya ülke pullarının üst kenarında İngiliz kralı veya kraliçesinin kellesi durur. İşçi sınıfı açısından bu kellenin dünya pullarında gözükmesinin hiçbir meşruiyeti olamaz, herkes kendi ülkesinde barış zamanında sömürülür, savaş zamanında emekçiler can verir.

Kapitalizmin emperyalizm aşamasında da meşru olmayan çok sayıda müdahale ile sınır değişiklikleri yaşanmıştır. Ancak emperyalizmin temel karakteri sınırları değiştirmek yerine o siyasi coğrafyayı sermaye ihracatı yoluyla kendine bağlamaktır. Kâğıt üzerinde bağımsız olan ülkenin siyasileri, medyası, ordusu, yargısı vb. öylesine emperyalizme bağlanırlar ki şirketlerin çıkarları zamanla o ülkenin anayasası haline gelir.

Hiçbir emperyalist operasyon bir ülkeye özgürlük ve eşitlik getirmemiştir. Ama getireceği iddia edilerek meşrulaştırılmaya çalışılır. Her emperyalist müdahaleyi bu nedenle yoğun bir ideolojik müdahale önceler.

Lozan Antlaşması da bu nedenle önemlidir; sadece siyasi coğrafyanın etnik temelde parçalamaya ve daha kolay yönetilebilir hale getirmeye dayalı bir emperyalist projeye son vermemiştir, sınırları net olarak çizilen ülkenin içini egemenlik ve bağımsızlık fikri ve eylemiyle doldurmuştur.

Emekçi sınıflar için iktidara gelmedikleri halde Lozan bu anlamda meşrudur. Lozan yoksulluk ve cahillik içinde debelenen bir köylülükten modern bir işçi sınıfının doğacağı zemini yaratmıştır, ülkenin genlerine bağımsızlığı ve egemenliği işlemiştir. 

Sovyetler Birliği ile karşılıklı destek ve dayanışma genel hatlarıyla işçi sınıfı lehinedir ayrıca.

Şimdi gelelim Lozan Antlaşmasının yürürlükten kalkarak sınır değişikliğine yol açma meselesine.

Öncelikle Lozan’ın öngördüğü egemenlik ve bağımsızlık ilkesi sermaye sınıfının ilkesizliği ve emperyalizmle işbirliği nedeniyle çoktan ortadan kalkmıştır. Bugün sadece uluslararası sermayenin kısa vadeli çıkarlarının egemenliğinden bahsedebiliyoruz. Yalnızca zeytinlikleri yok eden, ülkenin bütün dağlarını, taşlarını uluslararası maden şirketlerinin yağmasına açan Yasa değişikliği bile Lozan’ın ve Cumhuriyet’in yerinde yeller estiğini gösteriyor.

Ya sınırlar?

Açılımın tarafları olan AKP, MHP ve PKK’ye bakalım kısaca.

AKP icracısı olduğu yağma rejimini ve buna bağlı sermaye birikimini yurtdışı maceralara açan bir parti olarak anılacak. 

AKP’nin, genel olarak Türkiye sermaye sınıfının yurtdışına açılımı sosyo-ekonomik formasyon olarak farklı üretim tarzlarının dış politikasının üst üste binmiş halidir. 

AKP bir yandan feodal bir fetih peşindedir. Suriye’nin kuzeyinde hegemonyasına aldığı coğrafyaya vali ataması, Türk parasını geçerli kılması vb. bir fetihçilik olarak okunmalıdır.

AKP Batı emperyalizminin içinde hiyerarşik bir yerde durur ve yönlendirmelerin aracısı haline gelir. 2011’de başlayan Suriye komplosu açıkçası bir ABD-İngiltere-İsrail yapımıydı. Bunda gerici Arap devletleriyle birlikte AKP ve Türkiye sermaye sınıfının şeytani bir rol oynaması olağanüstü rahatsız edicidir.

Ancak Türkiye sermayesi ve AKP, Batı emperyalizminin basit bir aracı değildir. Yurtdışına sermaye ihraç eden Türkiye egemenleri sermaye ihraç ettikleri her coğrafyayı birçok araçla kendine bağlamaya çalışmaktadır.

Türkiye’de milliyetçiliğin eski bir tarihi bulunuyor ancak MHP çizgisi NATO’nun Türkiye’deki karşıdevrim örgütlenmesinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yeri gelince sivil sokak çetesi, yeri gelince tetikçi, yeri gelince emperyalizmin ve sermaye sınıfının duruma göre gereksinimini karşılayan bir araç olarak siyasi yaşamını sürdürür.

Bahçeli’nin Devlet Başkan Yardımcılarından biri Kürt, biri Alevi olsun demesi tamamen bu gereksinimlerden kaynaklanmaktadır. Oysa bir emekçi Cumhuriyetinde eğer emekçi sınıfların ulusal ve uluslararası çıkarlarını en iyi koruma yeteneğine sahip kadroların diyelim ki üçü de Kürt kökenliyse bunu hiç kimse sorgulamaz.

Ama Bahçeli farklı etnik kimliklerden bahsettiğinde sermayenin ve emperyalizmin üç ajanını göreve öneriyor, yoksa bir eşitlik projesinden bahsetmiyor.

PKK’ye gelince bir ulusal kurtuluş hareketi olarak belirmesine karşılık çok şansız bir zamanda serpildi. Sovyetler Birliği’nin geri çekildiği ve emperyalizmin bütün dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda düzlediği bir dönemin siyasi hareketi olarak Kürtlerin özgürlüğünü emperyalizmin geçen yüzyılda oluşan siyasi coğrafyalara müdahalesine bağladı.

Suriye müdahalesi esnasında son derece pragmatik ve ilkesiz davranan bu siyaset şimdi diğer ikilinin yanında üçüncü oldu.

Geçen yüzyılda devrimlerle kurulan Irak ve Suriye emperyalist müdahale ile savunmasız ve bağımlı hale getirilmişken, Türkiye bir Cumhuriyet olmayı kaybetmiş ve asalak sermaye sınıfı uluslararası yayılmacı maceralara teşneyken, İran bölgemizde etnik azınlıklarıyla emperyalist müdahalenin odağındayken tabi ki Lozan kaygısı yükselir.

102 yıldır bir ülkenin sınırları değişmiyorsa bu büyük bir konfor alanıdır. Bu konforun bozulmasını, haklı olarak yükselen kaygıyı bir direnme iradesine çevirmenin zamanıdır.

Bu sürecin tek ilacı bulunuyor, oturduğunuz yerden kaygı durmak yerine örgütlü hale gelmek.

Güvenebileceğimiz tek şey halkın örgütlü gücü çünkü.

Erhan Nalçacı 'ın Son Yazıları