Engin Solakoğlu
NATO, MÜSİAD, hastane...
Yayın Tarihi: 30.06.2025 , 23:32 Güncelleme Tarihi: 02.07.2025 , 23:04
Bütün bölgeyi tehdit eden İsrail ABD saldırganlığının İran’a yönelik kısmına ara verildiği sırada Lahey’de NATO Zirvesi yapıldı. NATO zirvelerinin tarihleri çok önceden belirlenmese bu iki olayın böylesi bir sıralamada gerçekleşmesi rahatlıkla "manidar" bulunabilirdi. Sonuçta her ikisi de emperyalist saldırganlığın sivri dişlerinin gösterisiydi.
Şunu açık olarak ortaya koymak gerek. İran, geçtiğimiz haftalarda da yazdığım gibi, bu savaşı kaybetmediği için kazanmış sayılmalı. Evet, çok zarar gördü, hava sahası yol geçen hanına döndü ama yediği her darbenin karşılığını vermeyi ihmal etmedi. Bu arada İran’ın balistik füzelerinin yere göğe sığdırılamayan İsrail hava savunmasını özellikle savaşın son günlerinde rahatlıkla aşabildiğini de görelim.
Siyasal İslamcı ve onlara bel bağlayan sözde uzmanların “soba borusu”, “teneke parçası” dedikleri füzeler İsrail’in ve onun arkasında duran bütün bir Batı’nın canını fena halde acıttı. 70 yıldır bölgeye kan dehşet saçan İsrail’in “dokunulmazlık” efsanesini yerle bir etti.
İran bu savaşta yenilmedi ancak savaş da bitmedi. ABD öncülüğündeki emperyalist kanadın İran’a ve bölgeye yönelik saldırıları devam edecek. Askeri, ticari ve siyasi yöntemler kimi zaman ayrı ayrı kimi zaman harmanlanarak İran’ı çökertmek için seferber edilecek.
“Asiye nasıl kurtulur?” ya da “kurtulabilir mi?” sorularına kesin yanıtlar vermek ise kolay değil. Görünen o ki, İran yeni saldırılara hazır olmak ve direncini artırmak zorunda. Bu meselenin bir maddi bir de psikolojik boyutu var. Füze teknolojisini geliştirmeye devam etmek, hava savunmasını düşmana daha fazla zarar verecek seviyeye çıkartmak, ekonomik ve ticari anlamda bir tür korunma yastığı oluşturmak gibi adımları sıralamak için uzman olmak gerekmiyor. İşin psikolojik boyutunda ise İran halkının yönetenlere duyduğu güveni artırmanın bulunduğuna kuşku yok. Bunun için de olabildiğince, ülkenin zengin kaynaklarının adil bölüşümünü hedefleyen, kamucu, eşitlikçi ve arkaik takıntılarla temel insan haklarını çiğnemeyen bir düzene doğru yol almak zorunda İran. “Kızım sana söylüyorum komşum sen anla” kabilinden anımsatmış olalım: Bu gelişmişlik ölçüsündeki toplumlarda hırsızlığa ve zulme devam ederek iç cephe tahkim edilemez.
Karşı cepheye yani NATO Zirvesi’ne bakalım şimdi. Bu savaşta İran’ın karşısında duran kanlı örgütün Lahey’deki zirvesi daha önce nadiren rastladığımız seviyede bir pişkinlik seviyesini yakalamış gözüyor. Sermaye örgütünün önceki dönemlerde laf kalabalığına boğarak adeta şekerle kapladığı hedefler bu kez açıkça ifade edildi sonuç bildirisinde.
Öncelikle bir anımsatma yapalım. Bundan daha birkaç ay önce, Avrupa’nın “özerk stratejik güç haline gelmesi” konusu hararetle tartışılıyor, analiz üzerine analiz kasılıyor, bu bağlamda Türkiye’nin o “mimari”deki yeri sayesinde abat olacağına dair sözde uzman fikirleri hava uçuşuyordu. Öyle ki, vize kalkacaktı, KKTC tanınacaktı vs. vs.. O tartışmanın kilit noktası Ukrayna cephesiydi. O zaman Avrupa’nın bu “özerklik” çabalarının sonuç verme olasılığının çok düşük olduğunu, enerji konusunda dışa bağımlı olan Avrupa’nın ayrı bir kutup oluşturamayacağını ancak ABD’nin Ukrayna konusunda eski çizgiye geri dönebileceğini yazmıştım. NATO Zirvesi bildirisi bunun gerçekleşeceğine dair kuvvetli işaretler barındırıyor.
Buna karşılık sözde “özerklik” meselesinin neyi gizlediği de ortaya çıktı. “ABD’ye güvenemeyiz, silahlanma harcamalarını bu yüzden artırmalıyız” diyen Avrupa sermaye iktidarlarının aslında sınai üretimlerini askerileştirme yoluna girerek tam da ABD’nin istediği noktaya geldiği anlaşılıyor.
2016-2020 arasındaki ilk başkanlık döneminde her NATO toplantısında silahlanma harcamaları konusunda üye ülkelere fırça çeken Trump, ikinci başkanlık döneminin daha başında çok önemli bir başarı elde etmiş oldu. Ne diyor özetle Lahey bildirisi: “Üye devletler 2035 yılına kadar silahlanma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’i seviyesine çıkartacaklar”.
Bunun için eski eşik yüzde 2,5’ti ve Türkiye dahil birçok ülke bu eşiğe dahi ulaşamıyordu. Trump’ı öfkelendiren buydu. Oysa şimdi yüzde 5 gibi bir hedefle karşı karşıyayız. 2,5 puan devletler söz konusu olduğunda askeri harcamalarda müthiş sıçrama anlamına geliyor.
Türkiye için halihazırda bu oran yüzde 2,1 dolaylarında. Trump’ın gönlü olsun, emperyalizmin ve onun örgütü NATO’nun kan ve kâr iştahı tatmin edilsin diye Türkiye’nin emekçi ve alabildiğine yoksullaştırılmış halkının cebinde milyarlarca dolar daha çalınacak.
İlk bakışta şunu söyleyebilirsiniz: “Daha ne yapacaklar ki? Bizim karnımız zor doyuyor zaten.” Bir başka soru ise, “bu kadar tehlikeli bir dünyada silahlanmak gerekli değil mi?”
İkinci sorudan başlayalım. Evet savunma sanayiinin gelişmesi ve bağımsızlaşması önemli ve gerekli. Sorunun özü burası değil. Asıl hedeflenmesi gereken bu alana aktarılacak kaynakların sermaye sınıfını zenginleştirmemesi. Bir kere özel sektör eliyle silahlanmanın bu alanda dışa bağımlılığı artırmaması gerekiyor. Oysa daha geçtiğimiz haftalarda tanık olduğumuz Baykar-Leonardo anlaşması tam da bunun örneği. Emperyalizmin şirketleriyle kurulan bağlar savunma alanında bağımlılığı artırıyor ve ülke savunmasının dış odakların denetimine daha da fazla açılması anlamına geliyor. Bu konudaki görüşlerimi iki yıl önce kaleme almıştım. Şuradan okuyabilirsiniz.
İlk soruya gelince. Biraz dikkatli bakarsak, ne yapacakları ortada. MÜSİAD başkanının zorunlu eğitimi hedef alan ve sermayenin çocuk emeğine göz diktiğini ortaya koyan sözleri çok önemli bir ipucu veriyor. Bu konuda Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi tarafından yapılan ayrıntılı açıklamayı mutlaka okuyun.
MÜSİAD Başkanı’nın sözleri köle ve çocuk işçilik talebinin ötesinde eğitime ayrılan kaynaklara göz dikildiğinin de somut kanıtı. Sermayenin daha çok silahlanma için göz dikeceği kaynakların eğitim alanıyla sınırlı kalmayacağından da emin olabilirsiniz.
En temel sağlık hizmetlerine ulaşmakta dahi yaşadığımız güçlükler, bütçeden sağlığa ayrılan payın patronlara kâr transferi gözetilerek harcanmasıyla birebir bağlantılıdır. Patronların cebine aktarılacak her kuruşumuz hastane kuyruklarının uzamasının, sağlık hizmetine erişimin güçleşmesinin, yalnızca parası olanın sağlıklı kalabileceği bir düzen inşasının garantisidir.
Bunun yanında, tam da şu sıralarda konuşulan emekçi ve emekli maaş/ücretlerine zam yapmak için kaynak bulunmadığı yalanının NATO zirvesinde alınan silahlanma harcamalarının artırılması kararıyla doğrudan ilişkisi vardır. Üstelik bu salt Türkiye için değil, bütün NATO üyesi ülke hakları için geçerlidir. Emperyalizm kendi politikalarıyla yarattığı tehdidi bahane ederek yarattığı savaş için ayıracağı kaynakları, örnek olsun ABD veya Fransa halklarının da en temel haklarını budayarak elde edecektir.
NATO sadece dünyaya terör ve şiddet saçan bir örgüt değildir. NATO aynı zamanda üye devletlerin halklarını da yoksullaştırmanın, sermayenin kör kuyu misali kasalarını doldurmanın da aracıdır. NATO silahla öldüremediklerini yoksullukla öldürme örgütüdür.
Türkiye ve dünya haklarının NATO’suz bir gezegen için örgütlü bir mücadeleye girişmelerinin, silah baronlarını ve onların hizmetindeki iktidarları sırtlarından atmalarının tam zamanıdır.