Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Temmuz: Yerli karpuz ve Kıbrıs mevsimi

Sizi orada meşru kılacak tek şey uluslararası hukuk değil Ada’nın meşru sakinlerinin “rıza”sıdır. Bunu her eyleminizle reddedip, Kıbrıs Türk halkının kimliğini, kişiliğini, yurtseverliğini hiçe sayıp, iktidarıyla muhalefetiyle Kıbrıs’ın kuzeyine kelepir askeri üs gözüyle bakıp sonra da “dünya bizi anlamıyor, biz işgalci değiliz” diye alınganlık yapmanın gerçek hayatta karşılığı yoktur.

Yayın Tarihi: 12.07.2026 , 23:29 Güncelleme Tarihi: 13.07.2026 , 01:16

Ankara’daki NATO Zirvesi bitti. Zirvenin Türkiye ve bölge halkları bakımından somutlaştırdığı derin sorunları görmezden gelenler hediye tabanca, zirve yemeğinde sunulan mezeler, tatlılar ve yemekte içki servisi yapılıp yapılmadığı üzerinde tepinmeyi sürdürürken tam da istedikleri gibi gündemi değiştirme fırsatı yaratan bir gelişme yaşandı.

Oraya geçmeden şu tabanca konusuna bir değinelim. Tabanca hediyesi çok ayıplandı. Eleştiriler NATO zirvesi vesilesiyle ülkemizi ziyaret etme inceliğini gösteren “zarif, barışçıl ve medeni” Batılı liderlerin bu hediye yüzünden ne kadar zor durumda kaldığına, ülkelerindeki “gelişkin” mevzuat nedeniyle silahı bırakmak veya kullanılamaz hale getirmek mecburiyetinde kaldıklarına odaklandı ve kaçınılmaz olarak “bu Akepe yine bizi ecnebilere rezil etti” makamından terennüm edildi.

Aynı çevrelerin büyük çoğunluğu, NATO Zirvesi’nin açılışının milyarlarca dolarlık silah pazarlığının yapıldığı bir forumla açılmasına, üye ülkelerin sadece 2026 yılı için 1,8 trilyon ABD doları tutarında silahlanma harcaması yapılacağını duyurmalarına, zirve bildirisinin Rusya ve İran’a karşı içerdiği savaş tehditlerine benzer tepkiler verdi mi? Belki de ben atlamış olabilirim ama rastlamadım.

Bunu bir kenara not edip asıl konumuza geri dönelim. Malum aylardan Temmuz. Memleketimizde Haziran ayı kiraz ve şeftali, Temmuz ayı yerli karpuz ve Kıbrıs mevsimidir.

Avrupa Parlamentosu, tam da Kıbrıs’ta yeni bir müzakere masası kurulurken bir karar kabul etti. AP Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (FEMM) Komitesi tarafından parlamento gündemine getirilen ve AP’nin Yunanlı üyesi Eleonora Meleti'nin imzasını taşıyan metinde, Kıbrıs'ta 1974'te Rum kadın ve kız çocuklarına cinsel şiddet uygulandığı iddialarına yer veriliyor ve Türkiye, "uluslararası hukuku ihlal etmekle" suçlanıyor.

Kararda ayrıca askeri operasyonlar ve sonrasındaki süreçte kadın ve çocukların yaşadığı hak ihlallerine vurgu yapılıyor, Türkiye'nin uluslararası hukuk kapsamında mağdurlara tazminat ödemesi ve onların haklarını gözetmesi yükümlülüğü olduğu savunuluyor.

AP'de 575 lehte, 33 aleyhte ve 43 çekimser oyla kabul edilen kararda, TSK'nın adadan derhal ve tamamen çekilmesi talep ediliyor. Kararda, Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyindeki askeri varlığı "hukuka aykırı" olarak nitelendiriliyor ve bunun AB-Türkiye ilişkileri için engel oluşturduğu vurgulanıyor.

Kararın içeriğine girmeden önce akılda tutulması gereken temel bilgileri sıralayalım.

Avrupa Parlamentosu Avrupa Birliği’nin parlamenter kanadını oluşturur. 1951’de kurulmuş, zaman içinde hem fiziken hem de yetki anlamında genişlemiştir. Kâğıt üzerinde AB üyesi ülke halklarının doğrudan seçtiği üyelerden oluşur. Pratikte ise nadir istisnaların dışında Avrupa siyasi partilerin içerde ortalıkta dolaşmasını pek de arzu etmediği için listelere koyduğu siyasetçilerden müteşekkildir. AP üyelerinin belirlendiği seçimler ayrıdır. Bu seçimlere katılım ortalamaları genel seçimlere kıyasla daha düşüktür ve yüzde 45-50 civarında dolaşır. Bu da genellikle ulusal seçimlerden 10-15 puan daha aşağı bir orana tekabül eder.

Son genişlemelerin ardından 720 üyeli hale gelen Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri de zamanla artırılmıştır demiştik. Gerçekten de AP’nin AB Bütçesi ve Avrupa Birliği’nin yürütme organı niteliğindeki Avrupa Komisyonu’nu denetleme yetkileri geniştir. Üye ülke hükümetlerini önerdiği Komisyon üyeleri görevlerine başlayabilmek için Parlamento’dan onay almak zorundadır. Parlamento üçte iki çoğunlukla Komisyonu istifaya da zorlayabilir.

Yalnız iş genel siyasi yönelim ve dış politikaya geldiğinde değişir. Avrupa Parlamentosu o konularda kürsüye çıkanın kafasına göre nutuk attığı bir Hyde Park’a dönüşür. Bu konularda kabul edilen karar tasarılarının yaptırım gücü, bağlayıcılığı yoktur. Özetlemek gerekirse yağmasa da gürler.

Elbette bu gerçekler, Kıbrıs konusunda 8 Temmuz’da kabul edilen kararın vahametini ortadan kaldırmıyor. Kabul etmeliyiz ki, içerdiği spesifik suçlamaların ötesinde kararın özü, BM Genel Kurulu dahil, birçok uluslararası örgüt, kuruluş veya platformda kabul edilen kararlarınkiyle uyumludur. Bizim “Kıbrıs sorunu” dediğimiz meselede uluslararası algı basitçe büyük bir devletin küçük bir komşusuna saldırıp topraklarını işgal altında tutmasından ibarettir.

Buradan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” “hiç kimse bizi sevmiyor”, “meseleyi tam anlatamamışız” ya da “iktidar ya da muhalefet gerekeni yapmadı” hikayesi çıkartıp sızlanmanın ve bağırmanın bir faydası olmadığını son 52 yılda anlamış olmamız gerekirdi ama böylesi herkese daha kolay geliyor.

Uzun uzun Kıbrıs anlatacak değilim. Bu konunun Türkiye’de yıllardır sinek kaçıran tütsü etkisi yaptığı malum. Meselenin uluslararası ortamlarda bu hale gelmesi ile Kıbrıs konusunda asgari bilgiyle bir hayal dünyasında yaşama tercihi ve yapılan hataları düzeltmeme aksine derinleştirme inadı arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu bilelim yalnız!

Türkiye’nin Kıbrıs’a 20 Temmuz’daki müdahalesi Garanti Anlaşmasına dayandırılabilir ama 52 yıl kalmasını uluslararası hukukla savunmanın ikna edici bir yönü yoktur. Bu garip tutumdan vazgeçilmelidir. Bir yandan çoğu zaman haklı sebeplerle “uluslararası hukuk mu kaldı?” diye sızlanıp diğer yandan başka bir ülkede yarım yüzyıldan uzun süre asker bulundurmaya uluslararası hukuk şapkası giydiremezsiniz.

Sizi orada meşru kılacak tek şey uluslararası hukuk değil Ada’nın meşru sakinlerinin “rıza”sıdır. Bunu her eyleminizle reddedip, Kıbrıs Türk halkının kimliğini, kişiliğini, yurtseverliğini hiçe sayıp, iktidarıyla muhalefetiyle Kıbrıs’ın kuzeyine kelepir askeri üs gözüyle bakıp sonra da “dünya bizi anlamıyor, biz işgalci değiliz” diye alınganlık yapmanın gerçek hayatta karşılığı yoktur.

Karar tasarısındaki suçlamalara da değinelim. Kıbrıs’ta taciz de, tecavüz de gerçektir. Kıbrıs’ta kayıplar da vardır, infaz edilen esirler de. Sivil halkın yaşadığı yerlerde gerçekleşip de bu suçların işlenmediği bir savaş da ne yazık ki yoktur.

Kıbrıs meselesinde “Şanlı ordumun Kıbrıs’ta bir zaferi var”ın ötesine geçme ihtiyacı duymayanlar bunları bilmiyor olabilir. Bunların acı öykülerini sadece görece dürüst yazılı tanıklıklardan değil, savaşa katılmış Kıbrıslı Türk Mücahitlerden de öğrendiğim için kendimi şanslı sayarım. Onlara göre savaş sırasında bu suçlar işlenmiştir ancak çoğunluğunun faili TSK mensupları değildir. Bu da savaşın insanı nasıl insanlıktan çıkarttığını gösteren bir örnektir.

Gerçekle ilişkisi bulunmayan şey,  bu suçları 20 Temmuz 1974 ve sonrasına tarihleyerek tek bir tarafın sırtına yüklemektir.  Yunanlı milletvekilinin yaptığı ve ezici çoğunluğu Kıbrıs meselesinin “k”sını bile bilmeyen 575 avanağın el kaldırdığı sahtekârlık tam da budur. Uluslararası planda hâkim olan anlatı, 19 Temmuz 1974’e kadar sokaklarda neşe içinde birlikte misket oynayan Kıbrıs halklarının ertesi gün büyük bir komşu devletin işgali sonucu düşman haline geldiklerine dayanır. Bu yanılsama ve basitleştirme tıpkı bizim taraftaki gibi bir konfor hissi yaratır.

Bu algıyı değiştirmek için salt söylemde değil, eylemde de değişiklik gerekir. Bunun için de niyet, akıl ve bilgi şarttır ama nerede?
Yeri gelmişken hatırlatayım. Avrupa Parlamentosu ile Türkiye’nin de içinde yer aldığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi arasındaki tek ortak nokta her ikisinin de Strazburg’da toplanmasıdır. Birbirleriyle hiçbir organik bağlantıları yoktur. Bunu bilmek için Avrupa üzerine master yapmak filan da gerekmez. Herhangi bir arama motoruna sormak yeterlidir.

Türkiye’de muhalefet yapıyormuş gibi görünerek manşetten dış politika ahkâmı kesip 70 yılı aşkın süredir var olan iki kurumun ayrımını bilmemek veya görmezden gelmek iki şekilde açıklanabilir. Birincisi cehalet, ikincisi halkı kandırma niyetidir. 

Türkiye’nin iktidar ve muhalefete mensup NATO’cularının gerçekten uzman oldukları tek konu da bu ikincisidir.

***

Şair Ahmet Telli’nin ardından birkaç kelam: Yaşımız ilerledikçe her ölüm gençliğimizden bir parça kopardığı hissi veriyor. Ahmet Telli’nin gidişi ise büyük bir parçayı beraberinde götürdü hayatımdan. İki gündür söylenip duruyorum kendi kendime:

Deli kuş bilir misin nedir türküler kadar sevdalanmak
Duyabilmek yüreğinde bir depremin uğultusunu...

Başımız sağ, direncimiz sağlam olsun!

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları