Engin Solakoğlu
NATO bir, NATO iki, NATO üç, NATO hiç!
Yayın Tarihi: 28.06.2026 , 23:14 Güncelleme Tarihi: 29.06.2026 , 00:00
Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü, İngilizce kısaltmasıyla NATO her yıl bir zirve yapıyor. Geçen yıl Lahey’deydi, ondan önce Washington’da. Örgütün merkezinin bulunduğu Brüksel de NATO zirvelerine ev sahipliği yapıyor zaman zaman. Bugüne kadar 2004 yılındaki İstanbul Zirvesi de dahil hiçbirinde ev sahibi ülkenin kendi halkı üzerinde bu derece hesapsız ve gaddarca güç denemesi yaptığına tanık olunmamıştı.
NATO sermaye düzeninin daha açık bir deyişle burjuva diktatörlüğünün çıkarlarını korumak için 1949’da kurulmuş bir savaş örgütü. Savaş denildiğinde aklımıza sadece top, tüfek, füze, uçak gelmesin. Bunun psikolojik boyutu var, onun altında propaganda, sanat, kültür boyutları, gayrı nizami yöntemlerle yürütüleni, terör boyutu var. Savaşını sadece “düşman” olarak tanımladığı ülkelere veya sisteme karşı yürütmüyor. NATO aynı zamanda üye ülkelerin halklarıyla da savaş halinde. Hatta örgütün ana mücadele hattı buradan çiziliyor.
Şu sıralara çok sık duyduğumuz “iç cephe”, “iç cephenin tahkimi” gibi söylemlere baktığımızda da NATO’yu rahatlıkla görebiliyoruz. Esasen bu söylemlere başvuranların da NATO’nun doğurduğu, beslediği, kolladığı ve yönlendirdiği siyasal hareketlere mensup olduğunu da biliyoruz.
7-8 Temmuz’da milli mücadelenin başkenti Ankara’yı işgal altında bir kente dönüştürmesi hedeflenen zirve bağlamında çok sık dile getirilen bir husus var. NATO 3.0. Bu zirve örgütün bir nevi güncellenmesini simgeleyecek. NATO 2.0’dan 3.0’a “yükseltilecek”.
Bunların ne anlama geldiğini açıklamaya çalışalım.
Kuruluş dönemi NATO’su 1.0 olarak tanımlanıyor. Başta söylediğimiz gibi, sosyalizme ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne karşı bir yapılanma. 1990’a kadar bu versiyon geçerli. Somut olarak Sosyalist ülkelerin içini karıştırma, blok içi ülkelerde ise emek hareketlerini dizginleme ana hedefler.
NATO’nun güneydoğu kanadındaki Türkiye halkı da NATO’nun teröründen payını fazlasıyla alıyor. Ülkede emekçi hareketlerin güçlenmemesi için her türlü yöntem kullanılıyor. Bugün Gladio veya kontrgerilla diye bildiğimiz yer altı yapılanmaların dışında, yer üstünde de kimi parti ve örgütler de destekleniyor. Fethullah Gülen’e bir tür kariyer gelişimi olanağı sağlayan Komünizmle Mücadele Dernekleri bunlardan sadece biri. NATO 1.0’ın Türkiye defterinde sayısız cinayet ve katliam var.
NATO 1.0, Türkiye’yi sosyalizmin Ortadoğu halklarına yayılmasını engellemek için bir bölgesel bir jandarma karakolu şeklinde tasarlıyor ve işletiyor.
NATO 1.0 bu savaşı kazanıyor. Sadece Türkiye’de değil elbette. Daha Sovyetler tarih sahnesinde çekilmeden Avrupa’daki emek güçlerinin ve Komünist partilerinin beli kırılıyor. Bu kırılmayı iki şekilde anlatmak mümkün. Bu hareketler sadece küçülmüyorlar. Aynı zamanda ideolojik anlamda seyreltiliyor ve kitleyle bağları zayıflatılıyor.
Sermaye diktatörlüğünün ideolojik düşmanı yenildikten sonra aslında örgütün görünürdeki varlık sebebi de ortadan kalkıyor. Zurnanın zırt dediği ve tarihsel gerçeğin propagandadan soyunduğu yer de burası. NATO’nun devam etme ve bunun için yeni bir gerekçe uydurma kararlılığının temelinde bu gerçek yatıyor. NATO’nun sermaye çıkarları için üye ülkelerin emekçi halklarını baskı altında tutma ihtiyacında bir değişiklik yok. Örgütün temel niteliği bu. O yüzden NATO’ya devam etmek için bir bahane gerekli.
NATO 2.0 meşru bir devam gerekçesinin nihayet uydurulabildiği döneme verilen isim. Çok havalı da bir etiketi var: Kriz yönetimi. Kapitalizm ve yeni sömürgecilik anlayışının yarattığı krizleri artık emperyalizmin silahlı kolu NATO çözecek, böylelikle Batı odaklı sermaye düzeninin bekası sağlanacak deniliyor. NATO 2.0’un ana faaliyet alanı ağırlıkla Ortadoğu ve Asya’nın batısı. Dünyanın “küresel bir köye dönüştüğü” teranelerinin yeri göğü tuttuğu bir dönem. O dönemin bir özelliği de, dünyada ve Türkiye’deki sol örgütlerin ezici çoğunluğuna o teranenin ezberletilmesi. Sınıf savaşının kültür savaşıyla ikame edilmesi bu dönemin en başarılı icraatı.
NATO 2.0 döneminde izlenen bu politikaların “Arap Baharı” kendi açısından başarılı sonuçları var. Batı hegemonyasına çeşitli sebeplerle direnen rejim ve devletlerin yıkımı tam gaz gerçekleştiriliyor. Dönemin Türkiye bakımından etkisi ise bir tür paradigma değişikliği. Daha dindar, daha az laik ve daha da çok antikomünist bir Türkiye’nin Batı’yla tam uyumlu bir bölge inşasında daha verimli olabileceği hesabı. Orhan Gökdemir bunu önceki gün o kadar ayrıntılı ve açık yazmış ki başka söylenecek bir şey kalmamış. Şuradan okuyabilirsiniz demeyeceğim, okumazsanız olmaz!
Yalnız son birkaç yıldır NATO’nun içinde bulunduğu sıkıntılara bakarsanız 2.0’ın bilançosunun da çok parlak olmadığını görebilirsiniz. Özetlersek, ulaşılan hedefler örgütün ömrünü uzatmak bir yana geleceğini tehlikeye sokmuş gibi sanki.
Dünyada ve Türkiye’deki ilerici çevrelerde bir türlü giderilemeyen sendromlardan bir tanesi emperyalizmin çok zeki, çok kurnaz olduğu, ince hesap yaptığı, bu yüzden de yenilmediği yanılsamasıdır.
Oysa NATO 2.0’un bilançosuna ve bulunduğu noktaya baktığımızda ciddi aksamalar görüyoruz. Kısa bir süre önce NATO dağıldı, dağılacak dedirten çekişmeler de o aksamaların ürünü. Hep kazanmaya alışmış bir takım puan kaybetmeye başlayınca suçlu arayışı ve bundan kaynaklanan çatlaklar çoğalıyor. Hiç uzatmadan adını koyalım. Emperyalizmin hegemonyası zayıflıyor zira ekonomik rekabet gücü geriliyor. Bunun yarattığı panik de hataları, hatalar ise daha çok gerilemeyi beraberinde getiriyor. NATO 1.0 ve 2.0 dönemi başlarken dünyanın ekonomik ve teknolojik merkezi, örgüte ismini de veren Kuzey Atlantik bölgesiydi. Şimdi bambaşka bir noktadayız. 1991’de, 2004’te doğru kabul edilen reçetelerin bugün geçerli olmadığı kesin. Yitirildiği açık olan ekonomik dinamizmin yeni bir silahlanma hamlesiyle geri kazanılacağı beklentisi bununla da ilişkili.
İşte NATO 3.0 bu manzaranın bir sonucu. 80 yıldır dünyayı haraca kesen NATO’nun “kurtuluş planı”. NATO 3.0 daha fazla silahlanan, daha saldırgan ve cüretkâr bir politika arayışı. Bu yeni versiyonun hazırlıkları dün başlamadı elbette. İşin Rusya’ya karşı Ukrayna operasyonunun belirli bir olgunluğa ulaştığı 2013’e kadar rahatlıkla götürülebilir. Dolayısıyla 3.0’un fikri altyapısının oluşturulması geçen yıl Haziran ayında yapılan İran saldırısı ve bu yılki 100 gün savaşının çok öncesine dayanıyor. İşte bir sorun da orada.
Emperyalizmin planları dünyada yaşanan yeni dönüşümün kaprislerine ziyadesiyle tabi. Onlarla sınanacak, hatta sınanmaya başladı bile. İran büyük ölçüde kendi kaynaklarıyla ama yaklaşan tehlikeyi gören Rusya’nın ve nihai hedefin kendisi olduğunun bilincindeki Çin’in küçük dokunuşlarıyla bu emperyalist saldırıyı yenilgiye uğratmış görünüyor. Kapris gibi, kapris!
Savaşın sona ermesi çok iyimser bir beklenti. Esasen Ankara Zirvesi, Rusya’ya yönelik saldırganlığın ötesinde bu savaşı da farklı ve daha etkili olacağı umulan yöntemlerle sürdürme arayışına sahne olacak. Yine de şimdiki durumun, ana çizgileri yıllar önce belirlenmiş 3.0 tasarımına ağır bir darbe vurduğu açık. İran’ın ezilmeden yenilmesini ve boyun eğmesini uman bir dizi bölge rejimi, Tahran’ı zaferi sonrası bütün yumurtalarını Batı sepetine koymak dışında alternatifler arıyor. Bu da ABD/NATO hegemonyasında şu aşamada fiziki olmasa dahi psikolojik anlamda ciddi gedikler açıldığını gösteriyor.
NATO 3.0’ın ilan edileceği Ankara Zirvesi’nin Türkiye’ye etkilerine bir göz atalım. Gerçekten de Türkiye NATO’nun Rusya’ya ve Ortadoğu halklarına karşı tırmandıracağı savaşa dair planların orta yerinde duruyor. Türkiye’nin kanı ve canı enjekte edilmeden bu planların yürümesi mümkün değil. Kanı derken sermaye çıkarları için feda edilecek çocuklarımızdan, canı derken de derinleşecek yoksulluğumuzdan söz ediyorum. NATO için feda edilmesi istenecek hayatların içerisinde tek bir zengin kopili bulunmayacağına, NATO için harcanacak devasa kaynakların sermaye sınıfından alınmayacağına kesin gözüyle bakabilirsiniz.
Bütün bunların garantilenmesi ise ancak direnç noktalarının etkisizleştirilmesi ve Türkiye halkının köleleştirilmesiyle mümkün. ABD’nin Bölge Valisi Barrack’ın dile getirdiği “iyiliksever hükümdarlık” beklentisi de tam bu. Yalnız o iyilikseverliğin halka değil emperyalizme yönelik olduğuna şüphe yok.
Zirveye yaklaşık 10 gün kaldı. Hazırlıklar sürüyor. Kuruluş ilkeleri arasında “dimohraaasi” filan bulunan NATO’nun toplantısında önce araziyi yurtseverlerden temizlemek için işgal işbirlikçileri tarafından olağandışı bir gayret gösteriliyor. Trump memnun, onun baş yalakası Genel Sekreter Rutte memnun, Türkiye’nin Batı’dan bir türlü umudunu kesemeyen liberal ve sosyal demokratları yasta. Ama gıkları da çıkmıyor.
Yalnız hatırlatalım. Tarihin çok pis huyları, dünyanın bin bir türlü kaprisi var. İnsanlık bu kadar kolay boyun eğmez!
Ne diyordu önceki gün aramızdan ayrılan Kadir İnanır’ın canlandırdığı Tatar Ramazan karakteri? “Ben bu oyunu bozarım!”
Biz bu oyunu bozarız. Türkiye’de de, Yunanistan’da da, ABD’de de, Fransa’da da bozarız.
NATO 3.0’ın sağdaki sıfırı bir değer ifade etmez. Yani aslında kastedilen NATO 3’tür. NATO 3 önünde sonunda NATO “hiç”e dönüşür. Sadık hizmetkârlarını elebaşılarını da beraberinde götürür.